Ortadoğuda rejimlerin duvarı

Akif Emre

Her ne kadar Mısır Arap dünyasının kalbi sayılsa da Ortadaoğu'daki kördüğümü Suriye'deki gelişmelerin çözeceğini basiret sahibi herkes kabul eder. Suriye Ortadoğu'daki stratejik dengelerin alacağı şeklin göstergesi... Sadece bölgesel dengelerin değil artık iyice kendini göstermeye başlayan küresel rekabetin de bilek güreşine tutuştuğu mücadele alanına dönüşebilir.

Suriye'yi bu derece önemli bir yere yerleştiren; işgal ettiği stratejik konumu ve İsrail'le barış yapmayan (Lübnan'la beraber) kayda değer tek ülke olması. Ancak bunlar bir yana iç dengeleri Suriye denklemini doğrudan bölgesel sorun haline getiriyor. İç dengelere bağlı olarak yaşanmakta olan sürece bakacak olursak, Mısır etkisini görmemek mümkün değil. İç dinamikleri harekete geçirmede Mısır, Arap dünyasında belirleyici bir işlev üstlendi. Ancak bölgesel denklemde Suriye söz konusu olunca, belirleyici ağırlığı tek başına taşıdığı söylenemez. Zira Mısır İsrail'le barış yapmasına karşın Suriye bu sürece direnerek hala bir barış anlaşması yapmamış bulunuyor.

Suriye'nin İsrail karşısındaki pozisyonu İran ve Hizbullah denklemiyle birlikte düşünüldüğünde bölgede karşı ağırlık merkezi olma iddiasını bugüne kadar sürdürdüğü söylenebilir. Suriye'nin stratejik pozisyonunu değiştirmeye yönelik her dış müdahale, bölgesel dengeleri alt üst etmeyi göze almayı gerektireceği için bir çırpıda halledilecek bir konu değil.

Ayrıca iç dengelerinin hassaslığı nedeniyle yaşanması muhtemel bir kaos ortamının da bölgedeki etnik ve mezhebi hassasiyetleri etkilememesi imkansız. Zaten Esad rejiminin dış dünyaya karşı kullandığı en önemli kozlardan biri de bu kaos ihtimali ve komşu topraklara da sıçraması muhtemel bir tür iç savaş tehlikesidir. Ancak Suriye'nin azınlık rejiminin Batı tarafından zımnen de olsa hoş görülmesini sağlayan unsur, rejimin katı da olsa laik karakteridir. Bugüne kadar laik olmasının özellikle altının çizilmesi, rejimin en büyük muhalif gücünün bu laiklik özelliğini zedeleyeceği korkusuydu. Yani Müslüman Kardeşlerin örgütlü tek muhalif güç olması ve stratejik denklemde muhalif cephede görünmesi sebebiyle İslamcı bir muhalefetin iktidarı ele geçirme tehlikesi tüm bölgenin yumuşak karnı olarak kollanması gereken bir pozisyon oldu. Bir yanda İsrail'le de facto durumu kabullenilmiş, bu haliyle izole edilmiş bir Suriye sistem karşıtı olmakla cezalandırılırken diğer tarafta "daha büyük tehlike"yi önlediği için de "korunmaya mazhar " denilmese bile "tolere edilen" rejim muamelesi gördü. Bu çelişik durum Türkiye'nin devreye girmesine kadar devam etti.

Türkiye'nin Suriye ile ilişkisi bir bakıma rejimin sistem içine çekilmesine yol açacağı beklentisiyle özellikle Amerika'da zaman zaman teşvik bile edildi; en azından karşı çıkılmadı. Ne var ki Türkiye'nin daha kavramsal çerçevede geliştirdiği "sıfır sorun politikası"nın bölgede iflas ettiği sıklıkla dillendirilir oldu. Burada, Türkiye'nin biraz da iç politikaya yönelik olarak gücünü fazlasıyla abartarak bu politikayı hayata geçirdiğine ve bölgesel entegrasyonun önünü açtığına kimse itiraz edemez.

Mevcut durumda yaşananlar ve Türkiye'nin sıfır sorun çerçevesinde çizdiği dış politikanın Suriye örneğinde olduğu gibi tökezlemesi; bölgede tekrar çatışmacı, Türkiye'yi bölgeye yabancılaştıran geçmiş politikalara geri dönülmesini savunanları haklı çıkarmaz. Bir kere her devrim bir alt-üst oluştur ve bu tüm dengeleri bozar. Suriye'deki rejimin karakterini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Kaldı ki Suriye ya da başka bir ülkeyle yakınlaşmayla, tarihsel ve kültürel anlamda ortaklıkları paylaşan halkların birbiriyle yeniden bağ kurmasıyla, geçişkenlikleri mümkün kılmasından ortaya çıkacak kalıcı etkilerle, zaten yapay ve geçici olan rejimleri birbirine karıştırmamak gerekir.

Bu durumdan yola çıkarak, "Demek ki Ortadoğu'da ortak payda, kardeşlik gibi söylemlerin gerçekçi bir zemini yokmuş." diyerek liberal müdahaleciliğe davetiye çıkarmak bizzat bölge gerçeklerine yabancı düşmektir. Bölge ülkelerinin temel çelişkisinin kolonyalizmin mirası yapay ulusdevlet sınırlarıyla toplumlarına yabancılaşmış yönetim ve kadrolarından kaynaklandığı tespitine karşı geliştirilen bu argüman doğrudan sömürgeci müdahaleyi meşrulaştırmaya hizmet eder. Irak'ta milyonlarca insanın kanının dökülmüş olması bahasına sonuçta "demokrasi geldiği" için işgali savunanlarla kutsal toprakları ele geçirmek için bölgeye akan haçlı sürülerinin gerekçesi arasında bir fark yok. Bugün liberal müdahaleciliği savunan güçlerle bölgede halka rağmen kurulan sömürge mirası rejimler aynı küresel hegemonyanın sonuçları değil midir?

Suriye ya da başka bir komşu ülkeyle ilişkilerin geliştirilmesi kendi hakikatinin farkında olan hiç kimseyi rahatsız etmemeli. Sorun Esad'ın kamuoyunda nasıl algılandığında yatıyor. Suriye'de rejimin sallanmasının Türkiye'nin konumunu güçleştirdiğini savunan İsrail merkezli yaygara aslında statükonun devamını ve Türkiye'nin kabuğuna çekilmesini telkin ediyor.

Türkiye'de herkesin vicdanı Baas rejiminden değil Suriye halkının tercihinden yanadır. Dış politikayı halktan ayrı şekillendirmeye alışık olanlar bu gerçeği görmezden geleceklerdir. Suriye'de yaşanan kanlı olayları gerekçe göstererek yakınlaşma fikrinin çöktüğünü savunanlar bölgedeki sınırların değil, ama yapay duvarların kalkmasından rahatsız olanlardır. Hükümetin de rejimlerle halklar arasındaki derin çelişkiyi görmesi ve göstermesi luzumu dış politikanın da toplumlara dayalı olması gerçeğinin bir parçası olurdu.

YENİ ŞAFAK