Orada da, Müslümanlar Var Uzakta!

AHMET MARUF DEMİR

 “Şu insanlara ne oluyor da Allah’ın kitabına gelin çağrılarına kulak tıkıyorlar.” Hayıflanma ve hafif sitem barındıran bu cümleyi, İslam davasına bedenini ve ruhunu vakfeden her birey çoğu zaman yüreği acıyarak söylemiştir. Bunun en başat örneği ise Allah Resulü’dür. Öyle ki, insanların vahye olan duyarsızlığı, kendisini nasıl bir halet-i ruhiyeye gark eylemişse artık “Şimdi onlar bu söze (Kur'an'a) inanmayacak olurlarsa sen, onların peşi sıra üzülerek kendini kahredeceksin (öyle mi) ? ”(Kehf-6)  ayeti ile Allah bir yandan kendisini uyarırken, bu ayet ile bir yandan da sıkışan yüreğini teskin etmişti.

Bir insanın kendisini bu denli kahretmesi? Peki, ama ne için? Para-mal, kadın-erkek, itibar-makam için olabilir mi? Mezkûr şahsın hayatını biraz irdelediğimizde, bu sorunun cevabının hayır olduğu rahatlıkla görülüyor. Sonuçta Kitap’a/Kuran’a çağıran bu mübarek münadiye yapılan teklifler zaten hep bu yönde. Kendisi ise tüm bu tekliflere karşılık; “güneşi sağ elime ayı da sol elime verseniz vallahi ben davamdan vazgeçmem” pratiğiyle kendisini kahreden şeylerin bu olmadığını ifade buyuruyor.

Peki, o zaman, bir başka soru soralım. Mesela; insanların Muhammed (sav) gibi bir münadinin nidasına sessiz kalması bu insanın kendisini kahretmesine yeterli bir sebep miydi? Bu soruyu biraz daha açalım. Demek istediğimiz; bu kahır, kırk yaşına gelmiş ve o yaşına kadar da ahlakıyla, cömertliğiyle, cesaretiyle, mertliğiyle, eminliğiyle maruf bir insanın muhatap alınmamasının bir tezahürü olabilir miydi? Bu soruların cevabı da Allah Resulü’nün hayatına şöyle bir baktığımızda ‘hayır’ olarak karşımıza çıkıyor. Bu ‘hayırın’ en büyük kanıtı ise; Ebu Kubeys tepesine çıkıp, etrafını çeviren insanlara: “Şu dağın arkasından bir ordu, size hücum etmek üzere geliyor dersem bana inanır mısınız?” Herkesin hep bir ağızdan “Evet inanırız. Çünkü senin hiç yalan söylediğini duymadık.” Demesine şahit olmamızda kendisini gösteriyor. Bunlar gibi daha nice örnekler ile öğreniyoruz ki, Allah Resulü’nün kendisini üzmesi ve hatta kahredecek noktaya gelmesi benmerkezci nedenlerden değildi. Bilakis, “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” Ayetlerine haiz olan Kitap’a/Kuran’a insanların kayıtsız kalmasıydı..

Böylesine bir ruh halinin İslam davasına baş koymuş er kişilerde, Allah Resulündeki gibi bir mesabede olduğu elbette söylenemez. Ama vahyin terbiyesinden, tedrisatından geçmiş ve dava bilincine erişmiş er kişilerde, hür bireylerde de bu kahrın bir şekilde kendisini gösterdiği de hak götürmez. Allah Resulü ile diğer dava erlerinde bu kahrın boyutlarının farklı olmasının nedeni ise çoğu kez gözden kaçan çok küçük bir nüans. O da; Allah Resulünün hem kendisine hem de Allah’ın kullarına yol gösteren kitaba çağırdığı zaman kendi döneminde tek başına olduğu gerçeği ve mücadelesini ilk zamanlarda bir başına verdiği hakikati.

Vahiy; size nasıl ki iman ettin, insanları da öyle imana çağır… Vahiy; size nasıl ki terbiye oldun, insanları da öyle terbiye et… Vahiy; size nasıl ki ahiret merkezli bir tasavvura sahipsen, insanları da bu tasavvura öyle sahip kıl der. Siz ise bu ilahi mesajlar karşısında insanlığı düştükleri cahili kirlerden arındıran… Onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran davete başladığınız zaman tek başınıza olduğunuzu tahayyül ettiğinizde; Allah Resulünün kendi şartlarında karşı karşıya kaldığı durum daha bir iyi anlaşılıyor. Öyle bir atmosfer ki daha önce insanları vahye çağırıyorsunuz ve insanların çoğu sizin davetinize icabet etmiyor. Akabinde o üzüntülü halinizle geri dönüyorsunuz. Ve tam da burada işin en vahim olanı, bu üzüntünüzü teselli edecek ilk zamanlarda kimseniz olmaması. Sonrasında ise etrafınızda bir elin parmağını geçmeyecek kadar insan adedi. Derdinizi dökecek sığınağınız… Sizi anlayacak arkadaşınız sadece birkaç kişi. Aman Allah’ım; bu ne ağır bir yük!

Tahayyül edin ki; daha önce sözünüze, kutsal atfedilen Hacer-ul Esvet taşını yerine bırakmanız kadar değer verenler, daha sonra sözünüzle Kuran’a davet etmeye başladığınız için sizlere sırtlarını çeviriyorlar. Tahayyül edin ki; daha önce ahlakınızı örnek vererek sizi çocuklarına parmaklarıyla gösterenler, ahlakınızla Kuran’a davet etmeye başladığınız için çocuklarına sizleri taşlatıyorlar. Tahayyül edin ki; daha önce eminliğinizi size bir unvan olarak layık görenler, eminliğinizle Kuran’a davet etmeye başladığınız için size suikast düzenliyorlar.

Böylesine ibret dolu manzume ve tarihi tecrübeden sonra günümüz koşullarına baktığımızda, Rabbimize ne kadar şükretsek az gelecek bir durum ile karşı karşıya olduğumu görüyoruz. Allah’a hamdolsun ki dava ve davet bilincine sahip bireyler, kendilerinin vahye dönük çağrılarına kayıtsız kalındığı süreçlerde aynı dava ve davet bilincine sahip bireyleri -bir elin parmaklarından fazla- yakın ve uzak çevrelerinde görebiliyorlar… Aynı dert sahipleri olarak birbirlerinin dertlerini paylaşarak rahatlayabiliyorlar... Aynı sorunlar karşısında birbirlerinin sığınağı olabiliyorlar…

Bu hissiyatı yakın çevremizde yakinen yaşadık, yaşıyoruz. Cabası ise yakın bir zamanda gerçekleştirdiğimiz bir haftalık gezi/ziyaretlerimizde de bu dava bilincine sahip Müslümanların uzak diyarlarda da olduğuna, gözlerimizle de şahit olup bunun bahtiyarlığını yaşamamız oldu.

Yıl boyunca ailece yaşadığımız yoğun bir temponun ardından kalben yakın fakat gözden ırak olan davadaşlarımızı ziyaret edeceğimiz bir gezi/ziyaret programı düzenledik. Bu programa göre D.Bakır’dan yola çıkıp, ilk olarak Elazığ ve sonra sırasıyla Malatya, Sivas, Amasya, Ordu, Giresun/Eynesil merkezlerindeki ve bu merkezlerin yakın çevrelerinde bulunan Müslümanları ziyaret edecektik. Geri dönüş yolunda da bu kez Erzincan, Tunceli, Erzurum, Muş, Bingöl merkezlerinde ve çevre yörelerde bulunan Müslümanları ziyaret edip D.Bakır’a varış yapacaktık. Fakat ‘evdeki hesap çarşıya uymaz’ misalinde olduğu gibi ziyaret etmek istediğimiz bu merkezlerden sadece üç tanesine uğrayabildik. Bunlar da Sivas, Amasya, Giresun/Eynesil ve çevreleriydi.

Diğer yerlere uğrayamayışımızın nedeni son dönemlerde tekrardan cereyan eden PKK’nin saldırıları ve buna karşılık T.C Devletinin operasyonlarıydı. Özellikle de çatışmaların söz konusu merkezlerde yaşanması ve yaşanan üzücü hadiselerin de bu merkezlere yakın yerlerde ve ana arter yollarında vuku bulması rotamızı değiştirmemize neden olmuştu. -Hazır yeri gelmişken bu olaylar karşısında çok basit gelecek ama şunu da ifade etmek istiyorum. Rotamızı değiştirmek zorunda kalmamış olsaydık dört kişilik bu aile geçecekleri bu güzergâhlarda mola verecekti. Mola verdikleri yerlerin lokantalarından karınlarını doyuracaklardı. Büfelerinden içme suyu alacaklardı. Çocuklarının olası sakız ve çikolata isteklerini bu güzergâh üstündeki marketlerden birinde alışveriş yaparak yerine getireceklerdi. Bu yol üzerindeki herhangi bir petrol istasyonunda durup araçlarının yatkını dolduracaklardı. Manevi zararın yanında işin birde ufacık dahi olsa böyle bir maddi boyutu da var. Son tahlilde ise sorunun vahameti ortada zaten- Bu üzücü hadiselerden dolayı bizler de yol güzergâhlarımızı değiştirmek zorunda kaldık. İstediğimiz tarzda bir program gerçekleştirememiştik. Fakat buna rağmen Sivas, Amasya ve Giresun/Eynesil’de ziyaret ettiğimiz Müslüman kardeşlerimizin yoğun ilgisi ve misafirperverliği diğer dostlarımızı görememenin üzüntüsünü dindirmeye yetmişti. Onları görmemenin eksikliğini gidermişti.

Bu seyahatte ilk durağımız Sivas oldu. Sivas’ta misafir olduğumuz Necmettin Ceran amcamızın bizlerle hoş sohbetleri ve değerli ailesinin de eşimi, içten ve yüzlerindeki tebessümlerini hiç eksiltmeden ağırlamaları; Elazığ/Hazar Gölü, Elazığ/Harput Kalesi gezisinden sonra, Malatya üzerinden Sivas yolculuğumuz sırasında üzerimize çöken yorgunluğumuzu alıp götürmüştü. Öyle ki evlerine konuk olmamız daha bir saat olmamıştı ki Necmettin Ceran amcamız, kızlarımızın tonton amcası dahi oluvermişti.

Bu hoş sohbet amcamız ile muhabbet ederken bir müddet sonra kapı çaldı. Gelen, o sırada kendiside ziyaret amaçlı Sivas’a bulunan Özgür-Der Antalya Temsilciliğinden Barış Hoyraz’dı. Kendisiyle de hasbihal etme fırsatı yakalıyoruz. Sohbet bir ara radyo programcılığına gelince, Necmettin Ceran amcanın radyoya olan muhabbetini telefon ile katıldığı radyo programlarından ve radyo özelinde medya üzerine yaptığı tahlillerden anlıyoruz. Bir ara söz Necmettin Ceran amcamızın oğullarından olan Süleyman Ceran’a geçince, onun da 28 Şubat döneminin kasvetli günlerinde radyo programcılığını yaptığını öğreniyoruz. Hatta o dönemlerde arşivden en hit İslami ezgileri seçip ‘Güldeste’ adıyla 3 bölümlük CD’ler haline getirdiğini ve bunun dağıtımını az sayıda da olsa yaptıklarını anlatıyor bizlere Süleyman Ceran. Bir keresinde ise üniversiteden arkadaşlar ile beraber bu ezgileri barındıran CD ve kasetleri, Kuranı Kerim ve Seyyid Kutup’un Fizilal Kuran Tefsirini, belki hepimizi idam ederler de gelecek nesiller bulabilsinler diye toprağa gömmeyi düşündüklerinden bahsediyor. İlerleyen saatlerde konu bu kez Suriye’den açılıyor. Sivaslı Müslümanlar olarak, Suriye için yaptıkları yardım organizasyonlarının detaylarını konuşuyoruz. Sivas Özgür-Der olarak birçok defa birkaç tır yardım malzemesi toplayarak Suriye’ye göndermişler. Sivas Belediye Başkanının eşinin de kendileriyle beraber Suriye’deki yardım organizasyonlarına katıldığını bu arada öğreniyoruz.

Ceran ailesi babadan oğla, anneden kıza tüm bireyleriyle İslam davasına gönül verenlerden (Allah daim etsin). Yine bu aile Sivas Özgür-Der temsilciliğinin de kurucu ve yöneticilerinden. Şuanda da Sivas Özgür-Der temsilciliğini yine bu ailenin büyük oğlu olan Şair-Yazar Sinan Ceran yapıyor. Sinan Ceran ile buluşma fırsatımız maalesef olmadı. Bizler Sivas’a gelmeden kendileri ve ailesi de başka memleketlerdeki Müslümanları ziyarete gitmişler. Kendisi ile bulaşamasak da, o gece, Ekin Yayınlarından çıkan “Suyun Suya Kavuştuğudur” kitabını okuma fırsatını yakalıyoruz!

Sabah yola çıkmadan da ‘Sivas’ın Müslümanları Hatırası’ niyetine Sinan Ceran ağabeyimizin şiir kitabını Necmettin Ceran amcamız imzalayarak hediye ediyor. Son olarak Necmettin Ceran amcamız ile yaptığımız kısa bir park yürüyüşünde yerdeki çöpleri toplayarak çöp kutusuna atmasını aklımızın bir köşesinde tutup, şu sözleriyle Sivas ziyaretimizi noktalıyoruz: “Kapımız Müslümanlara her zaman açık. Sakın çekinmeyin. Burada her zaman bir eviniz olduğunu bilin. Ve sadece size değil sizin selamınız ile buraya gelen herkesin başımızın üzerinde yeri var.”

Birkaç saatlik yolculuktan sonra ikinci durağımız Amasya oluyor. Amasya’da bizleri Amasya İHH Temsilciliği Başkanı Serdar Benli karşılıyor. Karnımızın aç olup olmadığı sorusuna aç olmadığımız cevabını alınca, yine de atıştırmalık olarak bizlere ekmek arası döner ısmarlıyor. Ardından Amasya’nın tarihi yerlerini dolaşmamız için bizi serbest bırakıyor! Ve saat tam 17.00’de söylediği yerde hazır olmamızı tembih ediyor.

Amasya’nın tarihi mekânlarını kısa bir şekilde dolaştıktan sonra kendisiyle sözleştiğimiz yerde buluşuyoruz. Arabasıyla bizleri Amasya’yı kuşbakışı izleyeceğimiz bir yüksekliğe çıkarıyor. Amasya tüm güzelliğiyle ayaklarımızın dibinde bitiyor. Saat: 18.00 civarı Amasya Özgür-Der Temsilciliği’nin de çiçeği burnunda başkanı olan Araştırmacı-Yazar Mustafa Siel Hocamızın evine misafir oluyoruz.

Kürt bölgelerinde son dönemlerde yaşananlar karşısında ve olayların tekrardan yaşanmasına neden olanlara karşı tavrımızın aynı olduğuna şahit oluyoruz. Yemek anında farklı tatlardan hoşlanmamız ve evin sıcaklığı hususunda aynı tepkimeyi göstermeyişimiz dışında ahkâm hususlarda farklı düşünmüyoruz. Bundan dolayı da fikir ayrılığı gibi gözüken birçok basit mevzu da yapılan kısa münazaralarla hemen çözüme kavuşuyor!

Yemekten sonra Mustafa Siel Hocamızın dernek binasında yapacağı tefsir dersine katılıyoruz. Dernek binasında bayanlara da ayrı bir bölme tahsis edilerek onlarında bu derslerden istifade edilmesi sağlanmış. Mustafa Siel Hocamız Araf Suresi 160-162 ayetleri bağlamında İsrailoğulları’nın nimetlere olan nankörlüğünü güncelleyerek, İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıktıktan sonraki tarihsel süreci kısaca özetliyor. Bunu yaparken de ayetler arasında duraksayıp işlenen ayetler ile alakalı katılımcıların düşüncülerini öğrenmek istiyor. Bu şekilde ders işleyişini Özgür-Der camiasının hemen hemen bütün Kuran Sohbetlerinde rastladığımızdan bu durum bizleri şaşırtmıyor. Ve erkekler olarak derse katılım göstermeye çalışıyoruz. Ders bitiminde ise güncel meselelerden ve birazda fıkh-i mevzular üzerinde konuştuktan sonra Mustafa Siel Hocamızın Ekin Yayınlarından yeni çıkan İbadet İlmihali kitabını imzalatıp dernek binasından ayrılıyoruz. Serdar Benli başkanımız ve değerli eşleri her ne kadar razı olmasalar da; gece kalmak için dönem itibari ile boş olan öğrenci evine ısrar ederek geçiyoruz. Özgür-Der Amasya Temsilciliğinin üniversiteli öğrencilerin kalması için açmış olduğu üç tane öğrenci evi bulunuyor. Bizim kaldığımız evde bunlardan biri. Eve yerleştikten sonra gözümüze hemen çalışma masası üzerindeki kitaplar çarpıyor. Kuran ve Kuran meallerinin yanında edebi kitaplar ve farklı kaynakların olmasına seviniyoruz. Geceyi burada geçirdikten sonra sabah 09.00 sularında Amasya’dan ayrılıyoruz.

Samsun istikametinden Karadeniz sahil yolunu takip ederek saat: 17.00 sularında Giresun/Eynesil’e varıyoruz.  Özgür-Der Eynesil Temsilcisi Şükrü Uzun Hocamız, babasının rahatsızlığından dolayı Trabzon’da bulunduğundan, bizi Eynesil Özgür-Der Temsilciliği üyelerinden olan Yılmaz Dede karşılıyor. Yılmaz Ağabeyin, eşimi ve çocuklarımızı Şükrü Uzun’un muhterem eşi Vesile Hanım’ın evlerinde kendilerini beklediklerini söylemesi üzerine, ilk etapta onları Uzun ailesinin evine bırakıyoruz. Biz de Yılmaz ağabeyimizin yolu göstermesiyle Şükrü Uzun Hocamızın Trabzon’dan dönmesini beklemek üzere ofisine yerine geçiyoruz.

Şükrü Hocamızı beklerken ikindi namazı ezanı okunuyor. İkindi namazımızı, işyerinin hemen yanındaki ve Eynesil’in fedakâr Müslümanların infakları ile yaklaşık yirmi altı yıldır süren Yeşil Camii’nde cemaatle ikame ediyoruz. Yeşil Camii’nin hem iç hem de dış mimarisinin oluşturan taşlar özel olarak işlenilip getirildiği için kendinizi tarihi bir camideymişsiniz gibi hissediyorsunuz. Yapımının yirmi altı yıl sürmesi başlı başına tarihi! bir olay olmasına rağmen asıl sebep bu değil. Hem maliyet hem de emek açısından özverili bir çalışmanın ürünü Yeşil Camii. Camiye iki ayrı ana kapıdan giriş yapabiliyorsunuz. İki kapı da bu coğrafyalarda hüküm sürmüş iki ayrı büyük medeniyetten izler taşıyor. Daha büyük olan kapı Selçuklu Dönemi mimarisin işçiliği ile süslenmişken; ondan biraz daha küçük olan kapı ise Osmanlı Dönemi mimarisi işçiliğinden izler taşıyor. Bu camii ile alakalı bir diğer önemli ayrıntı ise camii imamının aynı zamanda bu caminin inşaatında da yıllardır çalışması!

Dışarında camii hakkında bilgi alırken Şükrü Uzun Hocamız geliyor. Selam ve musaffalaşmadan sonra tekrardan Şükrü Uzun Hocamızın iş yerine geçiyoruz. Yılmaz Dede, asıl işi aşçılık olmasına rağmen hobi olarak balık tuttuğunu anlatıyor. Konu balık ve balıkçılıktan açılınca kendisinin bu konularda master düzeyde bir bilgiye sahip olduğunu görüyoruz. Yeni geliştirilen bir cihazdan bahsediyor. Bu cihazı bir avlanma yöntemi olarak balıkçılar son dönemlerde kullanıyormuş. Cihaz denize bırakıldıktan sonra tek bir düğmeyle denizde şok dalgaları yayarak balıkların sürüler halinde o nokta gelmesini sağlıyormuş. Bu cihaza sahip balıkçılar ağlara giren bu balıkların hesabını yine bu cihaz ile suyun altındayken yapıp istedikleri oranda bir kar bırakıyorlarsa çekiyorlarmış. Yoksa balıkları salıyorlarmış. İşin buraya kadar olan bölümünü ağzımız açık dinliyoruz. Ama hemen sonra saldıkları bu balıklar cihazdan yayınlan şok dalgalarından etkilenip bir müddet sonra öldüklerini de ilave edince biz de bir şok geçiriyoruz! Bu cihazı da Japonlar üretiyormuş. Kendi denizlerinde kullanmalarını yasaklayarak! Bir şok daha! Son olarak; Türkiye’de balık rezervine ve birçok çeşit deniz ürünlerinin barındıran bu denizlere Japonlar sahip olsaydı eğer sadece balık ticaretiyle dahi olsa bu ülke doyardı, diye ekliyor Yılmaz Dede. Bu da üçüncü bir şok! Sudan çıkmış balık gibiyiz artık!

Akşam yemeğinden sonra biz erkekler olarak Almanya’da uzun yıllar kalan ve birkaç yıl önce Türkiye’ye dönerek artık temelli memleketine yerleşen Naci Okur ağabeyimizin evine çay içmeye gidiyoruz. Bizlere Trabzon’daki bir yakınların vefatı dolayısıyla Trabzon’a gelen ve dönüş yolunda Eynesil’e uğrayan İsmail Hakkı Karagüzel kardeşimde eşlik ediyor. Kendisi Zonguldak/Ereğli Çağrı Derneğinin Başkanlığını yürüten Abdullah Karagüzel Hocamızın oğlu. Çay sohbetimize bir müddet sonra aslen kendileri de Eynesil’li olan ve şuan da İstanbul/Küçük Çekmece Özgür-Der’in temsilcilik görevini yürüten Nabi Okur ağabeyimizde katılıyor. Bir müddet sonra da Şuayb Güdük ağabeyimiz.

Üç gece iki gün Eynesil’i merkez üssümüz olarak seçiyoruz. Eynesil Özgür-Der Temsilcimiz Şükrü Uzun Hocamızın deyişiyle; Direnişin Merkezi tabirine uygun hareket etmeye çalışıyoruz. Bu tanımın kendi içinde tutarlı olup olmadığını da merak ediyorsanız eğer arama motorundan Eynesil Özgür-Der yazmanız yeterli.

Gündüzleri ailemiz ile beraber çevredeki tarihi ve doğa harikası olan yerleri geziyoruz. Akşamları ise tekrar Eynesil’e dönüp hanımlar kendi aralarında biz erkekler de kendi aramızda hasbihal de bulunuyoruz. Ümmet’i konuşuyoruz. Ortadoğu intifadalarını… Muhammed Mursi’yi… Suriye’deki zulümleri… Kürt Sorununun çözümüne dair öneriler getiriyoruz. Çözüm sürecinden sonra tekrar başlayan çatışmaların sebep ve müsebbiplerini tartışıyoruz. IŞID belasını… AK Parti hükümetlerinin olumlu yanlarını ve hatalarını… HDP/KCK cenahını… Özellikle de mevcut sistemin değişmesi gerektiği konusunda hem fikiriz! Özgür-Der’in karşı karşıya kaldığı ithamlara da bir ara değiniyoruz. Kendimize dair de özeleştiriler yapıyoruz. Arapça’yı bilmenin öneminden bahsediyoruz. Gece ve nafile namazlarımızı , nafile oruçlarımızı artırmanın önemini tavsiye ediyoruz. Ashab-ı Kiramın hayatlarından çıkarmamız gereken dersler, kendilerinden almamız gereken örnekler akşam sohbetlerimizi süslüyor. Sohbetlerimizin bir bölümünde ise etrafımdaki insanlara dikkat ettiğimde; biri Almanya’dan, biri İstanbul’dan, biri Zonguldak’tan, biri Diyarbakır’dan gelmiş ve bir kaçı da Eynesil’de ikamet edenlerden olmasına rağmen ister Kürdistan’da olsun, ister Türkistan’da olsun… İster Fizan’da olsun, isterse de Bağdat’ta olsun aynı olaylara karşı aynı duyarlılığı gösterdiği mucizesiydi. Bunu da gerçekleştiren elbette beslenilen kaynağın aynı olmasından başka bir şey değildi! O kaynak da Kuran’dı!

Bu gezi/ziyaretimizin beklediğimizden daha verimli geçmesini sağlayan… Bizleri ağırlayan… Ve yüreklerindeki samimiyeti yüzlerinden okunan tüm Müslümanlardan kendim ve ailem adına ne kadar teşekkür etsem az. Allah ebeden ve daimen razı olsun.

Dedim ki; Tatil atalettir! Eğer rehabilite olmak istiyorsanız, vahiyle kendisini terbiye edenler ile konuşmanız yeterlidir. Çölün ortasında ya da ormanın derinliklerinde… Hiç fark etmez!