Ömer bin Abdülaziz’in gölgesinde...

Amasya Hüdayi Vakfı'ndan iş adamı Zafer Özer, devrimden sonra ziyaret ettiği Suriye'de edindiği izlenimleri kaleme aldı.

Ömer bin Abdülaziz’in Gölgesinde
Devrimin Yıldönümünde Suriye’ye İkinci Yolculuk

ZAFER ÖZER / HAKSÖZ-HABER


Bu sefer yolculuğumuzun vesilesi bambaşkaydı.
Maarratu’n-Nu‘man’da, Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’nin savaşta yakılıp yıkılan türbesinin ve mescidinin, Hüdayi – Kalem Vakfı’nın öncülüğünde yeniden ihyası tamamlanmış; açılışa katılmak üzere davet almıştık.

Bir yanda, eski sadeliğiyle yeniden ayağa kaldırılan mütevazı türbe…
Hemen yanı başında, dışı Suriye’nin taş ve renk dokusuna uygun, içi ise adeta Üsküdar İLAM camisinin ferahlığını taşıyan bir cami…
Caminin etrafında; kız ve erkek talebeler için Kur’an kursu sınıfları, kütüphane, her gün ekmek dağıtımı için yakında kurulacak olan fırın, gönüllerin ve bedenlerin birlikte doyacağı bir aşevi…

Ve o gün; Suriye halkının, yerel yöneticilerin, Halep Başkonsolosu Hakan Cengiz, Kalem Vakfından Dr. Musa Şahin Abimiz, Halep müftüsü İbrahim Şaşu’nun, Evkaflar Genel Müdürü’nün, belediye başkanının, çocukların, gençlerin, kadınların, yaşlıların katıldığı bambaşka bir atmosfer vardı…


Türkiye’den Üstadımız Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’miz  ve Abdullah Sert Hocamız da, büyük bir memnuniyet, huzur ve sevinç ile açılışta hazır bulundular. Yapılan konuşmalar, kardeşlik hukuku, Ömer bin Abdülaziz’in hayatından ibretler ve verilen mesajlar; artık “iki ayrı milletin” değil, aynı ümmetin iki parçasının, yeniden tek bir millet şuuru ve hafızasında buluştuğunu hissettirdi bize.

Oralar bize artık çok uzak değil…
Tam aksine, her gidişimizde daha çok yaklaştığımızı, bu topraklarla olan ilgimizi, alakamızı, derdimizi her geçen gün artırmamız gerektiğini gönlümüzde daha derinden duyuyoruz.

Bu mayalanmanın en büyük sermayeside, 15 yıllık muhacir hayatının pişirdiği Suriye nesli…Hem nitelik, hem nicelik açısından bu neslin eğitimine daha çok özen göstermemiz; bugünkü temel ihtiyaçlarda (yeme, barınma, güvenlik) vakıflarımızla yanlarında olduğumuzu hissettirmemiz gerekiyor. Tıpkı Osmanlı’da kurulan 26.000 vakfın asırlar boyunca yaptığı gibi… İnşallah bu topraklarda da aynı ruhla hizmet devam edecek….

Yolculuğun Başlangıcı: Yeniden Halep’e

Gezimiz 3 Aralık sabahı, 06.20 uçağıyla İstanbul’dan Halep’e doğru başladı.

Baas rejiminin devrilmesinden sonra, Suriye’ye yaptığımız bu ikinci ziyaretti; hem de devrimin yıldönümünde… İlki, “fethin sevinci”nin hâlâ taze olduğu 2025 Mayıs’ının ilk haftasındaydı. O günlerde, devrimin ilk izlerini ve heyecanını solumuştuk. O yolculuk karayoluyla olmuş, Cilvegözü sınır kapısından özel izinle geçip İdlib’den güneye inmiştik…

Bu kez gökyüzü şahitlik etti yolculuğumuza.
Uzun bir aradan sonra Türk Hava Yolları – AJet’in Şam ve Halep seferlerini yeniden başlatması, uçakta neredeyse boş koltuk kalmamış olması bizi hem şaşırttı, hem sevindirdi. İnsan trafiği başlı başına bir mesajdı: “Suriye kapıları, yavaş yavaş yeniden açılıyor…”

Saat 08.00 gibi Halep’e indik. Pasaport kapısında yaklaşık bir buçuk saat bekledik. Bilgisayar sistemleri ve otomasyon hâlâ oturmadığı için vize işlemleri eski usul; kâğıt, kalem, dosya arasında yürüyor. Buna rağmen görevli memurların kibarlığı, nezaketi, yardımseverliği dikkat çekiciydi. Eski Baas memur tipinin o mesafeli ve soğuk yaklaşımından çok uzak, mütevazı ve saygılı bir üslup… Bu bile, içeride bir şeylerin değişmekte olduğuna dair küçük ama anlamlı bir işaretti.

Halep Sokakları: Yıkımın İçinde Direnen Ruh

Halep’e adım atar atmaz, yedi ay önce gördüğümüz savaş izlerinin hâlâ şehrin yüzünde durduğunu fark ettik. Bir tarafta bombalarla lime lime olmuş binalar ve çökmüş mahalleler; diğer tarafta pazarlarda alışveriş yapan insanlar, açık dükkânlar, çay ocaklarında sohbet eden yüzler… Yıkım ile hayatın aynı sokakta yan yana durduğu bir şehir… Kısa bir molanın ardından Halep Ulu Camii’ne ve kentin hafızası olan Halep Kalesi’ne yürüdük. Kaleye girince dar taş sokaklar, eski çarşı izleri ve yüksek surlar bizi adeta zamanın içinden geçirdi. Tepeden baktığımızda; yok olmuş mahallelerin, moloza dönmüş cami ve medreselerin hüznü ile ayakta kalmaya çalışan insanların azmi aynı manzarada birleşiyordu. Halep küllerinden yeniden doğmak için gayret ediyor; ticaretiyle, kültürüyle, sokaklarındaki canlılığıyla…

İçimizden de şu cümle yankılandı: Halep daha farklı bir şehir, toparlanacak inşallah… Hem de düşündüğümüzden daha kısa sürede.”

Halep Ulu Cami: Yeniden Dirilişin Sessiz Tanığı

Halep Ulu Cami’ne vardığımızda, restorasyon çalışmalarının bütün hızla devam ettiğini gördük. Savaşta neredeyse tamamen yıkılan bu kutlu mabedin yeniden ihyası, şehirdeki dirilişin en güçlü sembollerinden biri hâline gelmiş. Suriye Evkaf Müdürü bizleri bizzat karşılayarak caminin tarihi, önemi ve yürütülen çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgiler verdi. Nureddin Zengi döneminin izlerini taşıyan, yaklaşık 800 yıllık mihrabın savaşın harap ettiği duvarların arasında hâlâ dimdik mücahidler tarafından korunmuş olması bizi derinden etkiledi... İnşaatın Ramazan ayına yetişmesi için gece gündüz çalışıldığını öğrenmek, Halep’in bu kadim mabedinin yakın zamanda tekrar cemaatine kavuşacağına dair içimizde güçlü bir sevinç ve ümit bıraktı.

Ömer bin Abdülaziz’in İzinde: Maarratu’n-Nu‘man – Deyr Şarkî

Halep’den Maarratu’n-Nu‘man’a, oradan Şam’ın dış banliyölerine kadar savaşın izleri zaman zaman bize eşlik etti. Suriye’de öylesine geniş enkaz alanları var ki, buraları yeniden ayağa kaldırmak hem vakit, hem de büyük bir sermaye istiyor.

Bu harap manzaraların içinden geçerek, adaletin ve takvanın sembolü bir isme; Ömer bin Abdülaziz’in kabrine doğru yol aldık.

Maarratu’n-Nu‘man’ın merkezinden Deyr Şarkî köyüne, dar ve zamanın yorduğu yollar üzerinden ilerlerken, içimizden sık sık şu cümle geçti:
İslâm tarihinde adalet deyince akla gelen ikinci Ömer’in mezarına gidiyoruz…”

Hz. Ömer’in torununun oğlu olan Ömer bin Abdülaziz (680–720); adaleti, takvası, cömertliği ve yönetimde liyakati esas alışıyla Emevî hanedanı içinde hep ayrı bir yerde durmuştur. Üç yıla bile varmayan hilafeti, İslâm tarihinde öyle bir iz bırakmıştır ki “Beşinci Raşid Halife” ve “İkinci Ömer” diye anılagelir.

Ehl-i beyt’e yapılan haksızlıkları gidermesi, minberlerdeki kötüleme geleneğini kaldırıp yerine Nahl Suresi’nin 90. ayetini (اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ…) hutbelerin bir parçası hâline getirmesi; sadece kendi dönemini değil, sonrasını da besleyen bir adalet mirası bırakmıştır. Abbasîlerin bile hürmet ettiği bir isim olması boşa değildir.

Kabri, bugün İdlib bölgesindeki bu mütevazı kasabanın bağrında saklı…
Hayatı gibi kabri de sade, gösterişten uzak ve vakur. Yanında eşi Fâtıma binti Abdülmelik, yakınında hizmetkârı ve sırdaşı Yahyâ el-Mağribî yatıyor.

Bir söz ona nispet edilir:

“Dağlara buğday serpin; ‘Müslüman ülkede kuşlar aç kaldı’ demesinler.”

Bu söz, onun adalet tasavvurunun sadece insanı değil, kâinatı da içine alan genişliğini özetler aslında.

Türbenin İhyası: Sadeliği Korumak, Ruhaniyeti Canlandırmak

Kalem Vakfı’nın Suriye şubesinin kurulmasıyla hızlanan çalışmalar neticesinde Ömer bin Abdülaziz Külliyesi kısa sürede tamamlanmıştı. Savaşta yakılıp tahrip edilen türbenin, hem eski sadeliğini koruyarak hem de daha sağlam ve estetik bir mimariyle yeniden ayağa kalktığını görmek bizde derin bir heyecan uyandırdı. Yapılan hizmet, sadece bir sandukayı onarmak değil; bir ruhun, bir hafızanın, bir adalet idealinin yeniden dirilişiydi. Türbenin hemen yanı başındaki cami, Kur’an kursları, kütüphane, yakında faaliyete geçecek fırın ve bölgenin maddî-manevî ihtiyaçlarına cevap verecek aşevi; burada bir vakıf medeniyetinin yeniden filizlendiğini gösteriyordu. Suriye’de sabahları fırınların önündeki uzun kuyrukları düşündükçe, kurulacak fırının değeri daha da anlam kazanıyordu. İkinci etapta da geniş bir medrese ve eğitim kompleksi kurulacak olması da sevincimizi katlamıştı.

Açılışta Üstadımız Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’mizin yaptığı konuşmada; Ömer bin Abdülaziz’in adaleti, tevazusu… Suriyeli kardeşlerimizi kucaklayan kardeşlik ve kardeşlik hukuku üzerinde durması, Hamdi Yıldırım Hocamızın bu konuşmayı Arapçaya belagat ve zarafetle tercüme etmesi gönüllerde derin izler bıraktı. Suriyeli kardeşlerimizin tasdik edercesine başlarını sallamaları ve gözlerindeki mahzun sevinç, sözlerin doğrudan kalplerine ulaştığını gösteriyordu. Halep Müftüsü de söz alarak bu ilgiden dolayı teşekkür etti; artık “iki millet değil, tek millet ve tek gönül” olunduğunu ifade etti.

Hem Üstadımız Osman Nuri Topbaş Hocaefendimiz’in hem de Abdullah Sert Hocamızın varlığı, Suriyeli kardeşlerimizde büyük bir güven ve sevinç doğurdu... Otobüse binerken gözyaşlarıyla bizi uğurlayan Suriyeli çocuğun hali ise, bu coğrafyanın bizden kopmadığını; bizimse oradan hiç ayrılmadığımızı gösteren unutulmaz bir sahneydi.

İnşallah bu külliye, Osmanlı vakıfları misali asırlara yayılan bir vefa zincirinin yeni halkalarından biri olur; Ehl-i Sünnet itikadı üzere ilmin, irfanın ve hizmetin merkezi olmaya devam eder.

Açılışın ardından birbirinden kıymetli gönül dostlarımızın yolculuğunun yeni yönü Humus oldu.

Maarratü’n-Nu‘mân’dan yaklaşık bir buçuk saatlik yolculukla, akşam namazından hemen önce şehre ulaştık.

Bizi önceki ziyaretimizde tanıştığımız Ebu Abdullah; Şufan ailesinden kardeşlerimiz büyük bir samimiyetle koşarak karşıladılar. Abdestlerimizi tazeleyip Halid bin Velid Camii’ne yöneldik; Allah’ın Kılıcı Hald bin Velid (ra) mübarek huzurunda Yasin-i Şerif okuduk, dualar ettik.

Akşam namazını genç imamın içli kıraatiyle eda ettikten sonra kısa bir sohbet halkasında Suriyeli kardeşlerimiz, “Savaşta da barışta da sizi yanımızda hissettik” diyerek minnetlerini ifade ettiler.

Tam bu esnada bir müjde daha paylaşıldı: Halid bin Velid Camii’nin ve çevresinin Hüdayi Vakfı tarafından yeniden ihya edileceği haberi kardeşlerimizi son derece memnun etti; yüzlerindeki sevinç görülmeye değerdi. Ardından mücahitlerin hazırladığı sürpriz bir kortejle, askeri araçlar eşliğinde şehrin dışına kadar onurlandırılarak uğurlandık. Humus, bu ziyaretimizde daha canlı, daha umutlu ve daha diri bir şehir olarak karşımıza çıktı; devrimde ödediği ağır bedelin vakarı sokaklarına sinmişti. Suriye’nin Türkiye’ye karşı artan sevgisi ve “biz biriz” diyen kardeşlik hissi, bu toprakların aslında hâlâ bizim de olduğuna dair derin bir işaretti.

Rabbimiz Halid bin Velid (ra) ruhaniyetini bu şehrin insanlarına ve topraklara bereket eylesin…

Şam’ın Manevî İklimi ve Yolculuğun Son Demleri

Yolculuğumuzun yeni durağı Şam’dı. Şehre adım atar atmaz bizi karşılayan o derin manevî hava, kalplerimize sükûnet olarak çöktü. Perşembe akşamı—yani cuma gecesi—Şam’a giriş yapmamız, haftanın tatil başlangıcına denk geldiği için şehri alışılmışın aksine daha sakin, daha dingin bir atmosferde tecrübe etmemize vesile oldu. Otelimizi bulmakta yaşadığımız kısa tereddütten sonra yerleştik ve sabahı bekledik.

Bu defa Şam’da çok daha “sivil” bir hayat gördük. Rutin kontrol noktaları ve tedbirler elbette devam ediyordu; fakat önceki gelişimizde sokaklarda kamuflajla dolaşan gençlerin artık ortalıkta görünmemesi, düzenin yeni bir safhaya geçtiğini gösteriyordu. Buna karşılık savaşın harap ettiği altyapı şehirlerin yükünü ağırlaştırmış; elektrik ve su kesintileri hâlâ hayatın bir gerçeği. Şam gibi büyük bir merkezde bile geceleri caddelerin karanlığa bürünmesi, yeni yönetimin omzundaki yükün büyüklüğünü gösteriyordu. 

Şam’daki ilk durağımız, gönüllere asırlardır istikamet veren Muhyiddin İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin türbesi oldu. Şehre adım atar atmaz hissettiğimiz o derin manevî havanın en berrak hâli burada karşımıza çıktı. Sabah namazında camide oluşan cemaat ruhu, namazdan sonra hep birlikte okunan Evrâd-ı Şerîf ve Şam’lı kardeşlerimizin gönülden muhabbeti içimizi sıcacık kıldı. Seher vaktinde beş kişiyle bir taksiyle ulaştığımız bu kutlu mekân, tasavvuf ocaklarının yüzyıllardır kesiştiği Şam’ın adeta manevî kalbi gibiydi. Yavuz Sultan Selim’in ihyasıyla Osmanlı hafızasında derin bir yer edinen bu türbe, bugün yalnız Şamlıların değil; Halep’ten, Humus’tan, Hama’dan ve Dera’dan gelenlerin de sığınağı olmuş durumda.

Hissediliyordu ki İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin türbesi, her dönemin çalkantıları içinde insanlara dua ile sükûnet, teslimiyet ve teselli kazandıran bir liman olmaya devam ediyor.

İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin türbesinden ayrıldıktan sonra, gönlümüzü bu kez Nakşî silsilesinin büyüklerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’ne çevirdik. Dar sokaklardan küçük araçlarla ulaştığımız türbede, bizi her zaman güler yüzüyle karşılayan türbedâr Zekeriya Amca yine aynı tevazuyla kapıda bekliyordu…Türbeye girerken heyecanımız artıyordu; gönlümüzde, zihnimizde Mevlânâ Hâlid’in ilmi, zühdü, Abdullah Dehlevî Hazretleri’ne intisabı ve aldığı o büyük icazeti vardı…

Türbede edep içinde oturduk, Kur’ân hediyelerimizi takdim ettik, dualarımızı yaptık ve dergâhta namazlarımızı eda ettik. Zekeriya amcanın anlattığı hatıralar, bu ziyareti gönlümüzde bambaşka bir yere koydu.

Bir sonraki durağımız Bâbüssağîr Mezarlığı oldu. Bilâl-i Habeşî Hazretleri’nin kabri başında okunan Yâsîn-i Şerîf, dualar ve o manevi atmosfer...

Burada medfun sahabileri ve Ümmü’l-Mü’minîn Hafsa Annemizi de ziyaret ettikten sonra Cuma vaktine yetişmek üzere Hamidiye Çarşısı üzerinden Emevî Camii’ne geçtik. Müezzinlerin salavâtları, Şeyh Ömer’in Kehf Sûresi tilâveti ve farklı ülkelerden gelen cemaatle omuz omuza eda ettiğimiz Cuma namazı, yolculuğumuzun en huzurlu anlarından biri oldu. Ardından Süleymaniye Külliyesi’ni ziyaret ettik; görevli ağabeylerin gayretiyle açılan kapıdan içeri girip Mimar Sinan’ın eserini ve Sultan Vahdettin başta olmak üzere hanedan kabirlerini ziyaret etmek, gönüllerimizde derin hüzünlü bir tefekkür bıraktı.

Devrimin Yıldönümü: Kısa, Derin Bir Duygu

Devrimin yıldönümünde Suriye’de bulunmak, kelimelerin taşımakta zorlandığı bir duyguydu. Güneş, zafer gününün sabahında bu toprakların üzerine adeta yeni bir mânâ ile doğmuştu. Yıkıntıların arasında oynayan çocukların gözlerindeki ışık, yaşlıların mahzun ama teslimiyet dolu “Elhamdülillah” fısıltıları ve gençlerin kararlı bakışları aynı hakikati dile getirmişti:
Hiçbir zulüm ebedî değildir; hiçbir karanlık, doğacak güneşi söndüremez.”

O gün sokaklarda sadece şehirlerin yeniden dirilişini değil, bir milletin onurunu tekrar ayağa kaldırma çabasını gördük. Şehirlerin küllerinden doğan bu umut, kalbimize kazınan en derin şahitliklerden biri oldu.

Son Söz ve Dua

Suriye…
Bilâdü’ş-Şâm’ın incisi, İslâm medeniyetinin beşiği, ümmet hafızasının canlı şahidi…

Her ziyaretimizde iki ayrı âlemi aynı anda görüyoruz:
Bir yanda yıkılmış binalar, karanlık caddeler, eksik altyapı…
Diğer yanda dolup taşan camiler, sabaha kadar açık fırınlar, çocukların kahkahaları, vakıfların hizmetleri ve ümmetin birbirine uzanan elleri…

Biz de gönlümüzden şu duayı tekraren eksik etmedik:

“Ya Rabbi, bu toprakları özgür kıl.
Bu halkı yalnız bırakma.
Bizi de unutmayan, unutturmayan,
mazlumun yanında yer alan kullarından eyle.”

Ve son olarak, kalbimizden yükselen sözlerle Şam’a, Halep’e, Ma‘arratu’n-Nu‘mân’a ve Ömer bin Abdülaziz Hazretleri’nin mübarek türbesine şimdilik veda ettik: “Yine geleceğiz, inşallah… Bu millet sizi hiçbir zaman yalnız bırakmayacak.”

Yorum Analiz Haberleri

Nefsi temize çıkaran ıslah olabilir mi?
Kesintisiz eğitim reform mu yoksa kırsalın tasfiyesi mi?
Venezuela nasıl bugüne geldi?
Değişen konjonktür, değişmeyen sömürgecilik: Venezuela krizi
Gazze: Aynaya düşen dünya