Neden Mücteba Hamaney?

“Mücteba Hamaney’in seçimi, sıradan bir halefiyet meselesinin çok ötesine geçti. Her şeyden önce, belirsizliğin stratejik bir tehdit oluşturduğu bir anda sistemi istikrara kavuşturma çabasının ürünüydü.”

Mücteba Hamaney Nasıl Rehber Oldu?

Hamidreza Azizi / Iran Analytica - Çev: Perspektif


Mücteba Hamaney’in yükselişinin önemi, her şeyden önce temsil ettiği süreklilik türünden kaynaklanıyor. Atanması hem İslam Cumhuriyeti’nin kurumsal mimarisini hem de son yirmi yılda bu mimariye hükmeden güç yapılanmasını korudu. Bu açıdan geçiş, yalnızca sistemin hayatta kalmasını değil, giderek güvenlikçileşen karakterinin pekişmesini de işaret ediyor.

İslam Cumhuriyeti’nin uzun yıllar boyunca Dini Liderliğini sürdüren Ayetullah Ali Hamaney, ofisine yönelik ABD-İsrail saldırılarında hayatını kaybettikten bir hafta sonra, oğlu Mücteba onun halefi olarak seçildi. Yıllarca Ali Hamaney’den sonra kimin Rehber olacağı sorusu kasıtlı biçimde belirsiz bırakılmıştı. Elit çevrelerde ve uzman tartışmalarında pek çok isim gündeme geldi; ama hiçbiri yaşlı Ayetullah’ın onlarca yılda biriktirdiği din adamı otoritesini, kurumsal nüfuzu ve ideolojik ağırlığı bir arada taşıyamadı. Sistem bu yüzden meseleyi askıda bıraktı: Açık bir rekabetten kaçınırken esnekliğini de korudu.

Savaş bu dengeleri alt üst etti. Eş zamanlı dış baskı, iç kırılganlık ve rejimin nihai hakemi işlevi gören figürün ansızın yitirilmesiyle yüz yüze kalan İran’ın siyasi ve güvenlik elitleri saflarını hızla kapatmak zorunda kaldı. Bu bağlamda Mücteba Hamaney’in seçimi, sıradan bir halefiyet meselesinin çok ötesine geçti. Her şeyden önce, belirsizliğin stratejik bir tehdit oluşturduğu bir anda sistemi istikrara kavuşturma çabasının ürünüydü.

Mücteba’nın yükselişi, İslam Cumhuriyeti’nin kriz anlarında köklü bir eğilimi yansıtıyordu: Varoluşsal baskıyla karşılaşıldığında rejim, deneme-yanılmayı değil sürekliliği tercih eder. Sistemin güvenlik ve bürokratik ağlarına derinden kök salmış merhum rehberin oğlunu seçerek elit, kurumsal uyumu ve ideolojik sürekliliği her türlü güç yeniden düzenlemesinin önüne koydu.

Savaş ve Daralan Seçenekler

Olağan koşullarda İslam Cumhuriyeti’nde haleflik meselesi daha uzun bir süreç içinde ve çok daha karmaşık bir elit pazarlığı aracılığıyla çözüme kavuşabilirdi. Yıllarca Ali Hamaney’in olası halefleri olarak çeşitli isimler telaffuz edildi; kıdemli din adamlarından sisteme içkin siyasetçilere uzanan geniş bir yelpaze söz konusuydu. Ancak evrensel kabul gören tek bir adayın bulunmaması, sistemin bir miktar manevra alanı korumasına olanak tanıdı. Barış döneminde bu durum, rejimin güç merkezlerinin uzlaşı aramasına, farklı seçenekleri sınamasına, hatta geçici bir liderlik konseyi ihtimalini de kapsayan kurumsal düzenlemeleri değerlendirmesine kapı aralayabilirdi.

Savaşın patlak vermesi bu manzarayı kökten değiştirdi. Yoğun dış baskı ve iç kırılganlık koşullarında rejimin belirsizlik toleransı sert biçimde daraldı. İslam Cumhuriyeti zaten derin bir meşruiyet kriziyle boğuşuyordu. Yalnızca birkaç hafta önce ülke, cumhuriyetin tarihindeki en büyük protesto dalgasına tanıklık etmiş; ardından son on yılların en ağır bastırma operasyonlarından biri yaşanmıştı. Devlet ayaklanmayı bastırmak için harekete geçerken binlerce kişi hayatını kaybetti. Protestoların boyutu ve müdahalenin vahşeti, rejimin toplumsal meşruiyetini 1979’dan bu yana görülmemiş bir dibe çekti. Öte yandan İran, aynı anda dünyanın en güçlü ordusuyla doğrudan bir çatışmanın içindeydi.

Böyle bir ortamda sistemin tepesindeki uzun soluklu belirsizlik ciddi riskler barındırıyordu. Haleflik sorunu çözümsüz kaldıkça elit parçalanması, politika tutarsızlığı ve stratejik hesap hataları olasılığı büyüyordu. Savaş koşulları, rejimin zaten yaşadığı kırılganlıkları derinleştirdi ve güvensizlik duygusunu perçinledi. Sistem; koordineli bir söyleme, net bir komuta zincirine ve siyasi ile güvenlik kurumu içindeki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturacak tek bir otoriteye muhtaçtı.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ı kapsayan yakın tarihli bir tartışma, böyle bir otoritenin yokluğunun ne denli hızlı sorun yaratabileceğini gözler önüne serdi. O dönemde geçici liderlik üçlüsünün de bir üyesi olan Pezeşkiyan, İran’ın komşu ülkelere yönelik saldırıları için özür diler ve bu saldırıların durabileceklerini ima eden açıklamalar yaptı. Bu açıklamalar sistem içinde anında tartışma yarattı. Kıdemli askeri komutanlar ve siyasi elitten diğer isimler, bölgede ABD kuvvetleri bulunduğu sürece saldırıların süreceğini vurgulayarak resmi tutumu hızla netleştirmeye girişti. Bu gelişme, savaş döneminde koordinasyonsuz mesajların yarattığı riskleri gözler önüne serdi ve liderlik boşluğunun tehlikelerine dair elit kaygıları pekiştirdi.

Bu arada Uzmanlar Meclisi —yeni Yüce Rehberi seçmekle görevli organ— daha kapsamlı bir stratejik ikilemle yüzleşiyordu. Bir halef belirlemekten öte, asıl mesele İslam Cumhuriyeti’nin mevcut kurumsal mimarisini koruyup korumayacağı ya da bir tür yapısal dönüşüme yönelip yönelmeyeceğiydi. Yıllar içinde İranlı analistler, Hamaney sonrası dönem için birkaç farklı senaryo çizmişti: Toplu bir liderlik konseyinin ortaya çıkması; güvenlik kurumunun perde arkasında yönetirken büyük ölçüde sembolik bir figürheykel lider atanması; ya da sistemi açıkça askeri tahakküme doğru götürecek kademeli bir geçiş.

Oysa bu seçeneklerin her biri zaman, müzakere ve büyük olasılıkla anayasal revizyon gerektiriyordu. Hiçbiri, savaşın dayattığı aciliyetle bağdaşmıyordu. Ulusal güvenlik krizinin tam ortasında kurumsal deneme-yanılmaya gitmek, elit bölünmeleri derinleştirebilir ve devlet aygıtının tutarlılığını zedeleyebilirdi.

Sonunda rejim elindeki en güvenli yolu seçti: Yüce Rehberlik kurumunu ve onu ayakta tutan velayet-i fakih doktrinini korumayı. Bu karar alınır alınmaz uygun aday havuzu önemli ölçüde daraldı. Sistem; otoriteyi hızla devralabilecek, bürokratik ve güvenlik elitini güvenceye alabilecek, baskının had safhaya ulaştığı bu anda sürekliliği cisimleştirebilecek bir isme muhtaçtı.

Mücteba Hamaney’in adaylığı tam bu koşullardan beslenip güçlendi. Adı yıllardır haleflik tartışmalarında dolaşıyordu; ama beklentileri çoğunlukla belirsiz olarak değerlendirildi. Bunun başlıca nedeni, hanedan devşirmesinin İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik ve dinî temelleriyle —en azından Ayetullah Humeyni’nin ilk öngördüğü biçimiyle— pek bağdaşmamasıydı. Savaş koşullarında ise hesaplar değişti. Mücteba’nın Yüce Rehber makamını çevreleyen ağlara derin aşinalığı ve güvenlik kurumunun kilit unsurlarıyla köklü bağları, onu sistemin tepesindeki belirsizliği en aza indirebilecek bir figür hâline getirdi.

Bu açıdan bakıldığında, bazı gözlemcilerin ileri sürdüğünün aksine Mücteba Hamaney’in yükselişi, büyük olasılıkla uzun süredir hazırlanan bir hanedan geçişinin ürünü değildi —ya da en azından yalnızca bu değildi. Aksine, savaşın siyasi seçenekleri daraltmasının bir sonucuydu. Artan iç ve dış baskılar karşısında İran’ın iktidar eliti, kurumsal sürekliliği korumayı —ve hızla net bir otorite merkezi kurmayı— tartışmalı bir halef çıkarmakla ilişkili risklerden daha önemli gördü.

Güvenlik Eliti ve Mutlak Süreklilik Mantığı

Savaş kurumsal seçenekleri daralttıysa, İslam Cumhuriyeti’nin iç güç dengesi sonucu biçimlendirdi. Haleflik meselesi hiçbir zaman yalnızca din adamlığı nitelikleri ya da ideolojik sembolik değer açısından ele alınmadı. Devletin hangi fraksiyonunun Hamaney sonrası düzeni tanımlayacağı sorusu da tartışmanın tam merkezindeydi.

Geçici liderlik yapısı içinde Pezeşkiyan en zayıf figür olarak değerlendiriliyordu. Reformist kanatla kurumsal bağlantısına karşın, konumu aslında ılımlılar ve reformistlerin yıllardır izlediği bir stratejinin ürünüydü: Ali Hamaney’in ölümünden sonra oluşabilecek herhangi bir geçici liderlik düzenlemesinde yer kazanabilmek için cumhurbaşkanlığını ele geçirmek. Amaç, bu konumun haleflik sürecini biçimlendirmede bir manivela sağlaması için kullanılmasıydı. Bu çerçevede eski cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin torunu Hasan Humeyni ya da görece ılımlı bir itibarı olan diğer din adamları çoğunlukla daha tercih edilebilir alternatifler olarak görüldü. Bu isimlerin seçimi, İslam Cumhuriyeti’nin kurumsal yapısını korurken siyasi yönelimini potansiyel olarak yumuşatabilirdi. 

Devlet içindeki diğer güç merkezleri ise meseleye bambaşka bir perspektiften yaklaştı. Yargıda, güvenlik aygıtında ve özellikle İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nda (IDMO) yerleşik aktörler için öncelik, sistemin mevcut güç yapılandırmasını korumaktı. Baş Yargıç Gulam Hüseyin Muhseni Ejei ve vekâleten IDMO Başkomutanı Ahmad Vahidi bu görüşle yakın hizalanmıştı. Eski Muhafız komutanı ve meclis başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da Mücteba Hamaney’i destekleyen ağlarla uzun süredir özdeşleşen bir isimdi.

Bu hizalanmaların ideolojik bağlılıktan çok kurumsal çıkarlarla ilgisi vardı. Son yirmi yılda güvenlik aygıtı —her şeyden önce IDMO— İslam Cumhuriyeti’nin en güçlü direği hâline geldi. Etkisi askeri alanı, istihbarat aygıtını ve ekonominin büyük bölümünü kapsıyordu. Bu aktörler açısından haleflik sorusu özünde şuydu: Kendi otoritelerinin ve ağlarının bütünüyle korunacağı siyasi ortamı sürdürmek.

Mücteba Hamaney, başka çok az adayın eşleşebileceği bir çözüm sundu. Kıdemli bazı din adamlarının biçimsel din adamlığı otoritesinden yoksun olmasına karşın farklı avantajlara sahipti. Yıllarca güç merkezinin yakınında çalışmış; güvenlik kurumunun kilit unsurlarıyla ilişkilerini korumuş ve babasının makamını çevreleyen kapsamlı bürokratik aygıta derin bir aşinalık kazanmıştı. Ali Hamaney tarafından onlarca yılda inşa edilen bu aygıt, İran devletinin merkezi koordinasyon düğümlerinden biri işlevi görüyordu. Ağlara zaten dahil olmuş bir halefi, hassas bir anda aksamayı en aza indirecekti.

En az bunun kadar önemli olan bir başka husus daha vardı: Mücteba, yalnızca kurumsal düzeyde değil, elit bileşimi bakımından da sürekliliği temsil ediyordu. Onun yükselişi, sistemin güvenlik çekirdeğindeki aktörlere güç dağılımının temel hatlarıyla değişmeyeceğini güvence altına aldı. Öte yandan —başta daha pragmatik ya da reformist çevrelerle ilişkilendirilen— alternatif adaylar, ne kadar sınırlı olursa olsun devletin rakip fraksiyonları arasındaki dengeyi yeniden düzenleme ihtimalini taşıyordu.

Daha geniş stratejik konjonktür bu süreklilik tercihini güçlendirdi. İran’ın iktidar eliti eşi görülmemiş bir baskılar bütünüyle yüzleşiyordu: Büyük ölçekli bir dış çatışma, derin bir iç hoşnutsuzluk ve rejimin toplumsal tabanının dayanıklılığına ilişkin artan belirsizlik. Bu koşullarda sistemin tepesinde deneme-yanılmaya gitmek riskli görünüyordu. Kurumsal değişim —ne kadar sınırlı olursa olsun— kolaylıkla yeni rekabetler tetikleyebilir ya da rejimin giderek daha fazla bel bağladığı güvenlik aygıtının bütünlüğünü zayıflatabilirdi.

İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik çekirdeğinin desteği de bu hesabın belirleyici bir unsuruydu. Rejimin genel popülaritesi kayda değer ölçüde aşınmış olsa da, sistemi öncelikle ekonomik ve sosyal faydalar sağlayan bir kurum olarak değil dinî ve devrimci ilkeler temelinde yükselen bir proje olarak gören kararlı bir destekçi tabanına yaslanmaya devam ediyordu. Velayet-i fakih doktrinini terk etmek ya da Yüce Rehberi toplu bir otorite yapısıyla ikame etmek gibi açık bir kurumsal dönüşüme yönelmek, bu seçmen kitlesini yabancılaştırma riskini beraberinde getirirdi.

Bu bağlamda Mücteba Hamaney’in adaylığı güçlü bir simgesel avantaj taşıyordu. Merhum rehberin oğlu ve İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik anlatısıyla derinden özdeşleşmiş bir ailenin üyesi olarak, rejimin güvenlik eliti ile sadık tabanı arasında bir köprü işlevi görebilirdi. Onun seçimi; birincilere kurumsal konumlarının güvencede olduğunu bildirdi, ikincilere ise devrimci projenin kesintisiz süreceğini müjdeledi.

Bu nedenlerle Mücteba’nın yükselişi, elit manevraların sonucundan ibaret değildi. Mutlak süreklilik mantığı denilebilecek şeyi cisimleştirdi: İslam Cumhuriyeti’nin kurumsal çerçevesinin değil, onu onlarca yıldır ayakta tutan aktörler koalisyonunun da varlığını sürdürmesi. Savaş ve iç kriz ortamında bu mantık, belki ayarlama vaat eden ama sistemin özünü istikrarsızlaştırma riskini taşıyan alternatiflerin önüne geçti.

İç Politikada Süreklilik, Dış Politikada Tutarlılık

Mücteba Hamaney’in yükselişinin önemi, her şeyden önce temsil ettiği süreklilik türünden kaynaklanıyor. Atanması hem İslam Cumhuriyeti’nin kurumsal mimarisini hem de son yirmi yılda bu mimariye hükmeden güç yapılanmasını korudu. Bu açıdan geçiş, yalnızca sistemin hayatta kalmasını değil, giderek güvenlikçileşen karakterinin pekişmesini de işaret ediyor.

Yurt içinde Mücteba, tartışmasız biçimde bu denli tam bir sürekliliği temsil edebilecek tek figürdü. Ruhani ya da Humeyni gibi alternatif adaylar, İslam Cumhuriyeti’nin yapısını korurken görece farklı bir siyasi ton ve uzun vadeli yönelim sunabilirdi. Mücteba’nın seçimi ise hem yapının hem de sistemi yöneten mantığın büyük ölçüde değişmeyeceğine işaret ediyor. Rejimin içinde bulunduğu koşullar —savaş, yaptırımlar ve vahşi iç baskının ardından kalan enkaz— göz önüne alındığında, anlamlı bir reformun önü tıkalı görünüyor. Ekonomik yeniden yapılanma, yaptırımlar ve tecrit nedeniyle kısıtlı kalmaya devam ediyor. Önemli bir siyasi liberalizasyon ise zaten derin bir toplumsal hoşnutsuzlukla boğuşan bir rejimi daha da zayıflatma riski taşıyor.

Bu koşullarda liderliğin önceliği büyük olasılıkla reformdan değil, pekiştirmeden yana olmaya devam edecek. Mücteba’nın güvenlik kurumuyla yakın bağları, yönetimin son yıllarda İslam Cumhuriyeti’ni tanımlayan denetim araçlarına ağırlıklı olarak yaslanacağına işaret ediyor. Öte yandan liderlik, seçici bir elit yeniden yapılanması yoluyla iç bütünlüğü takviye etmeye çalışabilir. Mücteba’nın babasıyla yakın çalışan eski nesil yetkililere dayanmayı sürdürüp sürdürmeyeceği ya da güvenlik aygıtı içinde daha genç bir kadroyu kademeli olarak yükseltip yükseltmeyeceği henüz belirsiz. IDMO içinde genç komutanlar sözde eski muhafızlara yönelik eleştirilerini giderek daha fazla dile getiriyor; sisteme yönelik daha sertleşmiş bir sadakati, kısmen daha milliyetçi bir bakış açısıyla harmanlıyorlar. Bu gerilimler, Mücteba otoritesini pekiştirdikçe askeri ve güvenlik hiyerarşisinin üst kademelerinde değişikliklere yol açabilir. 

İran’ın sınırları dışında ise süreklilik mantığı ayrı bir ağırlık taşıyor. İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel stratejisi, Direniş Ekseni’ndeki müttefik aktörlerin geniş ağına büyük ölçüde dayanıyor. Bu gruplar için İran’ın Yüce Rehberi yalnızca siyasi bir figür değil, merkezi bir ideolojik referans noktasıdır. Hamaney adı bu ağ genelinde kayda değer bir simgesel ağırlık taşıyor; Mücteba’nın, yaygın anlatıda “şehit” olarak resmedilen bir liderin oğlu olması bu simgesel sermayeyi güçlendiriyor. Babasıyla aynı dinî otoriteden yoksun olsa da kimliği ve soyu, bu aktörler arasında belirli bir ideolojik tutarlılığı koruması açısından onu biricik bir konuma yerleştiriyor.

Bu süreklilik, İran’ın dış ortakları için de önemli bir sinyal niteliği taşıyor. Rusya ve Çin, Mücteba’nın atanmasını hızla kabul etti; bu adımı İran’ın anayasal düzenlemeleriyle uyumlu olarak nitelendirdi. Tahran için bu güçlerin güvenini korumak, Batı ile çatışmanın yaşandığı bir anda özel bir önem kazanıyor. Hem Moskova hem de Pekin; özellikle BM Güvenlik Konseyi gibi uluslararası kuruluşlarda diplomatik koruma sağlama ve İran’ın ekonomik ile stratejik ortaklıklarını sürdürme konusunda kritik roller üstleniyor. İslam Cumhuriyeti’nin mevcut stratejik yönelimiyle yakından ilişkilendirilen bir halefi seçerek İran liderliği, bu ortaklarına Tahran’ın genel jeopolitik konumlanmasının istikrarlı kalmaya devam edeceğini güvence altına aldı.

Sonuçta tablo belirli bir ironi de içeriyor. ABD ve İsrail’in uyguladığı dış baskı, tam olarak önlemek istedikleri senaryoyu doğurmuş olabilir. Savaş, rejimin karar alma sürecini daralttı ve sürekliliğin değerini dönüşümün önüne geçirdi. Üstelik Cumhurbaşkanı Donald Trump’ın Mücteba’yı kabul edilebilir bir halef olarak tanımadığını açıkça ortaya koyan açıklaması, istemeden onun lehine iç argümanı pekiştirdi. İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik mantığı içinde dış düşmanlar tarafından en açık biçimde karşı çıkılan aday, devrimci projenin en uygun bekçisi olarak kolaylıkla konumlandırılabilir.

Şimdilik Korunan İktidar 

Mücteba Hamaney’in yükselişi, İslam Cumhuriyeti’nin siyasi evriminde tekrarlanan bir modeli vurgulamaktadır: krizler sistemi dönüştürmekten ziyade pekiştirme eğilimindedir. Aksi takdirde kurumsal yeniden değerlendirme için alan açabilecek anlar, rejimin elitlerini daha fazla uyum ve tarihsel olarak iktidarlarını sürdüren yapılara güvenmeye itmektedir. Bu durumda, dış çatışma, iç karışıklık ve elitlerin belirsizliğinin birleşimi, iktidarın yeniden yapılandırılmasına yol açmamıştır. Bunun yerine, sistemi uzun süredir tanımlayan kurumların ve ağların merkezi rolünü pekiştirdi.

Bu sonuç, İslam Cumhuriyeti’nin uyum sağlama mantığını da vurgulamaktadır. İdeolojik çerçevesi genellikle katı görünse de, rejim hayatta kalma söz konusu olduğunda pragmatik karar verme yeteneğini defalarca göstermiştir. Devletin güvenlik ve bürokrasi çekirdeğine yerleşik bir figürü seçerek, liderlik doktrinsel tutarlılık ve yenilikçilikten ziyade yönetilebilirliği ve istikrarı öncelikli hale getirmiştir.

Bu stratejinin uzun vadede başarılı olup olmayacağı belirsizliğini koruyor. Mutlak süreklilik, sistemi kısa vadede istikrara kavuşturabilir, ancak İran siyaseti ve toplumundaki çözülmemiş yapısal gerilimleri de erteler. Ancak şimdilik, geçişin mesajı açık: Tarihinin en önemli krizlerinden biriyle karşı karşıya kalan İslam Cumhuriyeti, kendini yeniden tanımlamayı değil, zaten bildiği düzeni korumayı tercih etti.

Yorum Analiz Haberleri

Kadir gecesi ve risaletin son adresi
“İran’la tırmanan gerilim küresel ekonominin sinir uçlarına dokunuyor”
“İran saldırısı bildiğimiz dünya düzenini çökertiyor”
Siyonist İsrail/ABD ekonomisi İran'la uzun soluklu bir savaşı kaldırır mı?
Gaybı taşlamak ve sorumluluktan kaçış