NATO’da veto hakkının fayda ve sınırına dair

KENAN ALPAY

Türkiye’nin etrafında kan ve barut kokusunun büyüdüğü aşikâr. Bölgede milyonlarca insan mülteci konumunda nereye gideceğini şaşırmış durumda ve geçici bile olsa güvenilir bir liman buluncaya kadar sürekli olarak hareket ediyor. Gerilim ve çatışmalar küresel düzeyde hızla yükselirken Türkiye’de bu sürecin yıkıcı etkilerine maruz kalıyor. Son on yıldır Amerika ve Avrupa tarafından önü iyiden iyiye açılan Rusya güç sarhoşluğu ve emperyal hırslarını harmanlayarak bir baştan diğerine Ukrayna’yı işgale kalkışınca kafasını sağlam bir duvara toslayacağına tabii ki hiç ihtimal vermiyordu. Avrupa ve Amerika’nın arasındaki ihtilafı süratle arttırmaya, Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerini sarsıcı bir korkuya sürükleyip yutmaya yönelik Putin’in yüksek stratejik planları Ukrayna’da patır patır dökülüyor, hüsrana uğruyor resmen.

Avrasya’nın Yükselen Yıldızı Kararmaya Yüz Tutarken

Ukrayna’da saplandığı bataklığın Rusya için uzun ve yıpratıcı bir savaşa dönüşeceği şimdiden belli gibi. Üstelik bu süreçte ambargoların daha da ağırlaşmasıyla askeri kayıpların ağır ekonomik ve toplumsal sorunları tetikleyeceği kehanet sayılmamalı. Fakat içine girdiği panik havasıyla bazen kamuoyuna deklare edilen bazen geri çekilen nükleer tehditler savurmaya kadar pervasızlaşan saldırgan tutumlar birçok ülkeyi NATO gibi bir şemsiyenin altına sığınmaya doğru itekliyor. İsveç ve Finlandiya’nın da siyaseti ve toplumuyla bu süreçte NATO’ya girme hususunda en çok korkuya kapılan, en acele eden ülkeler oldukları iyice belirginleşiyor. İsveç ve Finlandiya’da beliren yüksek korku Avrupa Birliği’nden önce Amerika ve İngiltere’nin şekillendirip kontrol altına almak istediği Rusya karşıtı cephenin işini kolaylaştırdığını söyleyebiliriz.

NATO’nun ne kadar genişleyebileceği ya da bu genişlemenin maksada hizmet edip etmeyeceği ayrı bir tartışma konusu. Fakat mevcut durumda İsveç ve Finlandiya için de Amerika ve İngiltere için de aciliyet kesbeden mesele NATO şemsiyesinin bu iki ülke için de kapsayıcı olmasını gerekli kılıyor. Fakat bu süreci Türkiye elindeki veto kartıyla en azından yavaşlatıyor ve muhatapları açısından ağır sayılabilecek belli şartlar dâhilinde müzakere masasına yatırmak istiyor. Her ne kadar İsveç ve Finlandiya’ya karşı itirazlar yükseltiliyor, birtakım talepler dile getiriliyorsa da asıl muhatabın öncelikle Amerika, NATO ve hem tek tek hem de kurumsal olarak Avrupa Birliği ülkeleri olduğu besbellidir.

Türkiye daha önce Yunanistan’ın NATO’ya dönüşü hakkında yaptığı yanlışı tekrarlamama konusunda kararlı olduğunu ifade ediyor. Ancak gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerekse Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun bütün açıklamalarında muhatap İsveç ve Finlandiya gibi gözükürken bütün müzakerelerin Amerika’yla yürütüldüğü, NATO’ya yönelik talepler kadar Avrupa Birliği’yle ilişkileri normalleştirme yönünde gündemlerin oluşturulduğu rahatlıkla görülebiliyor. Eğer isterse Türkiye bu süreci bir krize dönüştürebilir. Fakat zuhur edecek krizin faturası Türkiye için de ağır sonuçlar doğuracağı için kontrollü bir gerilim stratejisi izleniyor doğal olarak.

Israrla Talep Edileceklerde Öncelik Sıralaması

Türkiye’nin elindeki veto kartının önemli fakat sınırlı birtakım imkânları elde etmeye fırsat tanıyacak nitelikte olduğunu unutmamak gerekiyor. Burada Amerika, NATO ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı oluşturduğu doğrudan veya dolaylı ambargoları kırma yönündeki taleplerin öne çıkarılması daha makul ve faydalı olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Türkiye’nin F-35 projesine dönüşü gibi elinde bulunan F-16 filosunu gerek yeni alımlarla gerekse modernizasyon kitleriyle kuvvetlendirme yönünde ısrarcı olması öncelikli tercih olmalıdır. CAATSA yaptırımların kaldırılması kadar hava savunma sistemlerinin ortak üretimi yönünde anlaşmaların akdedilmesine sağlam zemin hazırlamak gerekiyor. PKK-PYD’nin Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmasına verilen askeri, lojistik ve istihbari desteğin kesilmesi yönündeki baskıyı arttırmak bu sürecin doğal ve zaruri parçası görülmelidir.

Avrupa ve Amerika’da PKK ve FETÖ örgütlerinin finanse edilmesi, propaganda ve dezenformasyon faaliyetlerinin bloke edilmesine yönelik talepler kadar haklarında kırmızı bülten çıkarılanların iadesinde de ısrar edilmelidir elbette. Lakin bu iade taleplerinde fazlaca ısrarcı olmanın Türkiye’nin elini zayıflattığı da görülmelidir. Bu taleplerde ısrar etmek yerine kapsamlı bir af yasası çıkarıp yurt dışına kaçmış olan örgüt yönetici kadrolarını, elemanlarını ve sempatizanlarını ülkeye döndürecek bir zemin hazırlanması her açıdan daha mantıklı ve faydalıdır. Siyasal ve örgütsel sebeplerle yurt dışına kaçan hemen bütün kadrolar (hangi ideolojik angajmana sahip olurlarsa olsunlar) gittikleri ülkelerin istihbarat faaliyetlerine kolay, ucuz ve uzun vadeli malzeme olmaya en yakın adaylar olmaktan kurtulamazlar. Mesele küçük veya büyük, seküler veya mistik bu tür ideolojik-örgütsel yapıların yabancı istihbarat örgütlerinin kullanımına açık olmaktan uzak tutacak esneklik ve genişliği de gösterebilmektir.

Türkiye elindeki veto hakkı ile gerek İsveç ve Finlandiya üzerinden Avrupa Birliği’yle müzakereleri makul bir zemine çekme gerekse Amerika’nın PKK-PYD üzerinden Irak ve Suriye’de çevirdiği garnizon devlet oyununu bozguna uğratma yönünde önemli bir imkân ele geçirmiştir. Fakat diğer yandan Rusya’nın da PKK-PYD’ye destek verdiğini ama daha önemlisi Esed rejimin ayakta tutmak üzere Hmeymim ve Tartus’taki askeri üslerinden bölgeyi ceset tarlasına çevirdiğini unutmayalım. Amerika ve AB’yle geriliminin ölçüsü kaçarsa Rusya’nın hegemonyasını, Rusya’yla ilişkilerdeki gerilimin ölçüsü kaçarsa Amerika ve AB’nin hegemonyasını perçinleyecek bir sürece hizmet edileceği göz ardı edilmemeli. Veto hakkı renksiz ve edilgen bir üye değil aktif ve haklı taleplerini için sonuna kadar diretecek bir Türkiye gerçeğini muhataplarına gösterecektir.

Yeni Akit