AYDIN ÜNAL / YENİ ŞAFAK
Doktorlar teşhis koyduğunda ya da ilaç yazdığında insanlar ilme ve uzmanlığa itibar ederek itaat ederler. Sanayide güvenilir bir usta araçla ilgili bir tespitte bulunduğunda tecrübeye, ustalığa itibar edilir ve itaat edilir. Ancak mesele örneğin ilahiyat olduğunda, örneğin hukuk olduğunda, çoğu kişi kendisini fikir yürütmeye, düşünce beyanına yetkin görür. Doktora, mühendise, ustaya itiraz edilmez ama sosyal bilimlerde hayatını o alana adamış bir profesör konuşurken “Hocam size katılmıyorum”, “Ben öyle düşünmüyorum” ya da “Yanılıyorsun, bak o iş öyle değil” türünden cüret sergilenir.
Yargılama, sanılanın aksine son derece teknik bir süreçtir. İlim gerektirir, tecrübe gerektirir, uzmanlık gerektirir. Bir sistematik içinde veriler toplanır, değerlendirilir, tartışılır, aksi görüşler dinlenir, örnekler gözden geçirilir, külliyat taranır, kanuna bakılır, işin içine sonra akıl girer, vicdan girer ve bir karar verilir. Şüphesiz dışardan, uzaktan herkes görüşünü söyler, tahminde bulunur, zan üzerine kanaat belirtir, herkes konuşur, kimi anında, kimi de süreci bir miktar takip ederek gönlünden geçen kararı verir ama mahkemede işler çok daha karmaşık ilerler.
Hukuk, linçi engellemek için vardır. Özellikle infial oluşturan bir suç işlendiğinde kalabalık galeyana gelir, kendisine işaret edilen zanlıyı büyük bir öfkeyle ve hızla darağacına götürmek ister. Galeyan, masumun cezalandırılmasına, suçlunun yaptığının yanına kar kalmasına neden olabilir. Bunun önüne geçmek için hukuk vardır. Mahkeme soğukkanlıdır, sabırlıdır. Süreci tamamlayana kadar zanlıyı “masum” kabul eder.
Diyarbakır’da vahşice katledilen Narin’in davası, hukuk toplumu ile linç kültürü arasındaki farkın belirginleştiği bir süreç oldu. Olayı aydınlatmak için yetkililer hassas ve hukukî bir çaba sarf ederken meseleye uzaktan ve dışardan bakanlar zanlıları, olağan şüphelileri linç ettiler. Şimdi karar ortaya çıkmışken, Yargıtay’da onanmışken, tartışmalar devam ediyor, kararın yanlış olduğu söyleniyor ve çok sayıda iddia ortaya atılıyor.
Kendimle çelişmeyeyim: Hukukçu değilim. Ki bu dava için tek başına hukukçu olmak da yetmez. Dolayısıyla zan veya kanaat belirtmekten kaçınalım. Ama bildiğimiz şu: Jandarma çalıştı, polis çalıştı, Adli Tıp çalıştı. Başka kurumlardan da destek alındı. Savcı bir iddiada bulundu. Sanıklar, tanıklar dinlendi. Avukatlar itiraz etti. Hâkim bir karar verdi. Karar İstinaf’a gitti, bir kez de orada ele alındı. İtirazlar konuşuldu. Karar onandı ve Yargıtay’a gitti. Orada da mesele tekrar değerlendirildi.
Bütün bu süreç hatalı olabilir mi? Yanlış yapılmış, yanlış karar verilmiş olabilir mi? Bu kadar insan, bu kadar heyet gerçeği kaçırmış olabilir mi? Evet olabilir. Ama iki noktayı kaçırmayalım: Birincisi yargı süreci devam ediyor. Dosya Anayasa Mahkemesi’ne de gidecektir. İkincisi, bu kadar insanın, bu kadar heyetin çabası karşısında konuşanlar, iddiada bulunanlar hariçten gazel okumaktadır. Kasıtlı, bilinçli şekilde oluşturulmaya çalışılan algı, Narin kızımızın katilini bulmaktan, hakikatin ortaya çıkmasından, adaletin tecellisi arzusundan ziyade Jandarma’yı, yargıyı, siyaset kurumunu töhmet altında bırakmaya, güvensizlik oluşturmaya, “olayın üstü örtüldü” ya da “birileri kayırıldı” şüphesi oluşturmaya yönelik bir kampanyaya dönüşmüştür ve maalesef bunda başarılı da olunmuştur. Karar öncesi süreci etkilemek için sergilenen linç, şimdi de karara yönelik bir linçe dönüşmüştür. Şüphesiz her ikisi de yanlıştır.
Tekrar edelim: Yargı yanılmış ya da halen yanılıyor da olabilir. Mümkündür. Ama varsa hatayı düzeltecek olan da yargıdır. Nitekim Adalet Bakanı “Yeni delil çıkarsa yeniden yargılama olur” diyerek ilkeyi ortaya koymuştur.
Narin davası vesilesiyle ortaya çıkan, hukuka bu çapta bir güvensizlik duygusunun üzerinde özellikle durulmalıdır. Eğer bu kadar insan, bu kadar heyet gerçekten yanılmışsa, yargının kararlarını tartıştıran yargının bizzat kendisiyse durum vahimdir. Yok eğer bu kadar insan ve heyetin çabası haksızca sorgulanıyorsa, yargıya güvensizlik bu kadar kolay örgütlenebiliyorsa, kurumlarımız bu kadar kolay yıpratılıyorsa, tehlikenin farkına varılmalı ve tedbir alınmalıdır.
Linç, hukukun önüne geçemez. Bunu engelleyecek yargının kendisidir.