Mutluluk Reçetesi, Refah ve Aydınlık Rotasına Bakın Hele!

KENAN ALPAY

Kısa ve kolay formülleri, hap gibi çözümleri, sloganlarla yaşatmayı veya kahretmeyi pek seviyoruz. Üstelik bunlara sıkı sıkıya sarılarak garantili bir biçimde yol alabileceğimizi de sanıyoruz. Bu da bir tercihtir elbette. Ancak bu tür tercihlerin hem maliyeti ağır oluyor hem de ideal hedeflere ulaştırmak bir tarafa genellikle hüsranla sonuçlanıyorlar, hiç akla getirmek istemesek de.

Kemalizmin derin ve kronik yanılgısı Batı’nın aydınlanma-ilerleme, sekülerizm ve ulusçuluk paradigmasından kotarıp yalapşap bu ülke ve topluma giydirmeye çalıştığı köksüz değerlerle ideal bir kimlik yaratabileceğini sanmaktı. Savaştan bitap düşmüş bir toplumu kılık kıyafetle kalkındırmaya yönelmek, ishal gibi en basit hastalıklardan binlerce çocuğun öldüğü bir ülkede resim ve heykelle refah seviyesini yükseltmeye koyulmak gibi traji-komik inkılaplar böyle bir şeydi. Muhalefeti ezip, basını ve sivil toplumu ezince adını cumhuriyet koydukları Tek Adam ve Tek Parti despotizmiyle mucizeler yaratabilecekleri üzerine hesaplar yapabilecek kadar uçuk kaçık fikir ve politikalara sonucu acı, yokluk ve gözyaşı olduğu halde sarılmalarının sebebi de buydu.

Simyacılar Takipçilerini Hüsrana Sürükler

Alfabelerini, takvimlerini, tarih ve müzik anlayışlarını değiştirince koskoca Müslüman bir toplumun varlık tasavvurunu da kökünden değiştirebileceklerini zannettiler. Faşizm ve Komünizmin hâkim olduğu Berlin, Roma ve Moskova’dan ithal edip kanun zoruyla meydanlarda kitleleri tabi tuttukları gösteri ve geçit törenleriyle “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” gibi marşlar eşliğinde simyacılığı yeniden ürettiler. Şapka ve frakla toplumu ilim ve irfan sahasında ileriye taşımayı, balo ve dansla ülkenin refah düzeyini arttırmayı becerebileceklerini sanacak kadar sarhoştular çünkü. Tabii sarıldıkları simya formüllerini İslam’a, tarihe, lisana, müziğe, kültüre uygulamaya girişiyorlardı ama sağlık, sanayi, tarım, hayvancılık, ulaşım, ticaret gibi alt yapı hizmetlerine hemen hiç ilişmiyorlardı.

Atatürk’ün modern Türkiye’siyle elde edildiği ilan edilen büyük başarı özetle İslam’ın kamusal hayatın dışına itilmesi, İslami sembol ve değerlerin tarih ve toplumdan silinip atılması demekti. Ulu Önder’in makbul vatandaş saydığı Türk ulusu, Afet İnan ve Şevket Aziz Kansu başkanlığındaki bir heyetin Anadolu’nun değişik bölgelerinde 64 bin insan üzerinde gerçekleştirdiği antropolojik araştırmalar neticesinde şöyle tanımlanmıştı: “Damarlarında asil kan dolaşan, brakisefal kafatası yapısıyla Alpin ırkının mükemmel temsilcisi.” İşte modern ve seküler Türk ulus kimliği potasında eritmek üzere bütün bir ülkenin farklı etnik-kültürel unsurlarını inkâr edip asimilasyona yönelen Kemalizmin bu ırkçı-ayrımcı ve despotik karakteriydi. “Atatürk milliyetçiliği asla ırkçı değildir, Mustafa Kemal’in milliyetçiliği saldırgan değil barışçıdır” türü söylemler tamamen aldatmacadan ibarettir. Hiç kimse bir asırdır halka tahakküm eden ulusalcı-milliyetçi devlet politikasını temize çıkarıp faturayı Recep Peker, Reşit Galip veya 12 Eylül cuntasının şefi Kenan Evren gibi üç beş günah keçisine çıkarmaya yeltenmesin.

Peki, Türkiye Tek Adam ve Tek Parti modelinin hayırlı ve bereketli bir kurtuluş reçetesi olduğuna inanıyor mu? Bu toplum Ebedi Şef ve Ulu Önder’in kurduğu ülkü ve gösterdiği hedef doğrultusunda hiç durmaksızın yürüyerek dünya ve ahirette selamete erişebileceğine inanmakta mıdır? Mustafa Kemal ve Kemalizm eğer bu toplum için mutluluğun reçetesini, bu ülke için refah ve aydınlığın yol haritasını çizebilseydi neden siyaset ve toplum olarak ağır bedeller ödeyerek adalet, özgürlük, çok partili hayat, sivil toplum mücadelesi verdik, veriyoruz? Resmi ideolojinin anayasa, eğitim, siyasi partiler, toplumsal yapı vd. üzerindeki bunaltıcı tahakkümünü kırmak için askeri vesayete, bürokratik oligarşiye karşı elde edilen hiçbir kazanım lütuf değildi, bilakis tabiri caizse söke söke alındı.

Rahmet mi İstiyoruz, Gazap mı?

Bin yıl sürecek” diyerek höykürdükleri 28 Şubat sürecini aktörleriyle beraber tarihe gömmek kolay olmadı elbette. Ancak bir süredir tuhaf bir biçimde FETÖ ve PKK’ya karşı güya önce 28 Şubat’ın aktörleriyle sonra da bürokratik oligarşinin söylem ve sembolleriyle işbirliği arayışları göze çarpıyor. FETÖ ve PKK’ya karşı değil medet ummak yan yana dahi anılmaya tahammül edilmemesi gereken aktörlere, sembol ve söylemlere bir ilaç misali sarılmaya gidiliyor.

Bir kısmı anayasa ve kanunların değiştirilmesi suretiyle bir kısmı da hayatın olağan akışına bırakılarak gündemden çıkarılan bir takım sıkıntılı işler, ayrıştırıcı sloganlar nedense revaç bulmakta şimdilerde. Ülkenin genelinde PKK’ya karşı sürdürülen başarılı operasyonların Suriye ve Kuzey Irak’a da ümit verici bir biçimde taşındığını birlikte görüyoruz. Ancak Tunceli bölgesinde operasyonların nihayete ermesiyle beraber inkar ve asimilasyon dönemlerinden kalan bir işe tekrar soyunulduğunu hayretler içerisinde gördük. Tunceli Valisi Tuncay Sonel tarafından Pülümür’de güvenlik kuvvetlerinin dağlara taş ve kireçle “Ne mutlu Türküm diyene” sloganını yazdığına ilişkin görüntüler paylaşıldı.

Cinayet şebekesi PKK’ya karşı başarı elde etmekle dağlara tepelere, okullara, hastanelere veya yollara Türklük vurgulu sloganlar yazmanın ne alakası var? İnsanın mutlu veya mutsuz olmasının Türklük, Kürtlük, Araplık ya da Farslık gibi etnik kimliklerle bir ilişkisi olabilir mi? Türklük, Kürtlük, Araplık veya başka bir etnik-ulusal kimlik üzerinden yükseltilen siyasal mücadele asla birleştirmez ancak kesinlikle ayrıştırır ve çatıştırır, hala mı idrak edemedik?

Ramazan ikliminde bile mü’minlerin kardeşliği, beraberliği, dayanışması, müşfikliği gibi en temel ve yapıcı değerlere vurgu yapamayıp cahiliyye ideolojisinden medet ummak ne büyük bir acziyettir. Âlemlerin Rabbi “üstünlük sadece takvadadır” buyuracak, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Kutlu Elçi “mü’minler ancak kardeştir” buyuracak fakat birileri de bu mübarek hükümlere ve toplumsal gerçekliğe hiç kulak asmaksızın Ulu Önder’in ırkçı-ulusalcı öğretilerini mutluluk kaynağı diyerek dağlara-tepelere, akıllara-dillere kazımaya kalkışacak!

Eğer dağlara, tepelere, okul veya hastanelere bir şeyler yazılacaksa Allah’ın rahmeti ve Hz. Muhammed Mustafa’nın merhametiyle ilgili müjdelerini yazmak gerekmez mi? Neden dağlara ovalara sadece ve sadece Rahmet İklimi’ni hâkim kılmayı ahdeden sözler yazmayalım? Neden şehirlerin, köylerin, mezraların, vadilerin ancak kardeşlik rüzgârlarıyla kaynaşıp bereketleneceğini unutmuş gibi yapalım? Nehirlerin, çayların herkes için adalet, özgürlük ve merhamet duygularıyla çağladığı bir ülkeye hiçbir düşmanın sarsamayacağı ferahlık, huzur ve sükûnetin hâkim olacağını neden haykırmayalım?

Dürüst ve samimi olalım: İslam kardeşliğinin edebiyatını yapıp Ata/Türkçü ideolojinin ayrıştırıcı slogan ve sembollerine sarılmak olmaz.

*

(Yazar Yeni Akit’teki köşesinde yayımlanan bu yazısını Haksöz-Haber için genişletmiştir)