Müslümanlar ve Siyaset II

SİNAN ÖN

Kur’an’ın Ahkâmı Siyaset Teorisine İndirgenebilir mi?

Siyasetle alakalı hararetle tartıştığımız konulardan biri de; “Kur’an ve Sünnet, siyasi bir teori sunar mı yoksa bazı siyasi öğretiler mi vaazeder?” sorusudur. Siyasi teori derken neyi kast ediyoruz öncelikle onu ortaya koymaya çalışalım.

Siyasi teoriye hedefleri açısından bakacak olursak; siyasi topluma kapsamlı, kuşatıcı bir bakış açısı ve ufuk sunmayı amaçlar. Siyasi bir toplumun ne olduğunu, siyasi değişimlerin nasıl meydana geldiğini ve bu değişimlerin temel dinamiklerini anlamaya çalışır.  Yine insan doğasının siyasi alanda nasıl iş gördüğünü, adalet için doğal kıstaslarının olup olmadığını, bireylerle toplum arasında bulunması gereken en ideal ilişkinin hangisi olduğu, iktidar ve siyasi güç dağılımının nasıl olacağı ve kötü niyetli yöneticilerin topluma zarar vermesinin nasıl engelleneceğinin sorularını sorar, cevaplar arar.

Dolayısıyla “Kur’an ve Sünnet’te bu şekliyle bir siyaset teorisi var mıdır?” sorusu üzerinde yoğun tartışmalar yapılmıştır. Evet diyenler; Kur’an ve Sünnet’ten kendilerine, mümkün deliller getirerek ilahi bir siyaset teorisi üretmişler, uygulama ve kararların buna dayandırılmasını dini bir yükümlülük olarak telakki etmişlerdir.

Bunun yanında böyle bir siyaset teorisi olmadığını ifade edenler ise; Kur’an ve Sünnet’te siyasi öğretilerin bulunduğunu ancak bunların yukarıda anladığımız tarzda bir teoriye karşılık gelmediğini ifade etmektedirler. Onlara göre, en nihayetinde bir siyaset teorisini meydana getiren en önemli unsur insan anlayışıdır ki, haksız da sayılmazlar.

Meşhur siyaset teorisyenlerinden Hobbes, siyasi teorisini insanın “saldırgan bir canlı” olduğu anlayışı üzerine bina eder. Bu yüzden Hobbes güç ve iktidar teorisyenidir. Diğer bir örnekte Rousso, başka bir insan anlayışından hareketle, “bütün kötülük ve fesadın kaynağı” olarak insanı görür. Kurtulmanın yolunu ise insanın doğal haline dönüşünde arar. Bu yüzden Rousso sıkı bir doğa hayranıyken, amansız bir modernite ve medeniyet düşmanı olarak karşımıza çıkar. Ona göre, doğadaki doğal insan ne kötü, ne bencil, ne de diğerlerine zarar vermeyen ideal bir canlıdır. İnsanı bencil ve kötü yapan aldığı yanlış eğitimdir. Modern medeniyetin eğitimi!

Bunun dışında farklı siyaset teorisyenlerinden ortaya atılmış, farklı insan anlayışlarından beslenen siyaset teorilerini de saymak mümkün. Ancak bunlar genel itibariyle insan olgusuna tekil bir bakış açısıyla yaklaşmakta ve insanı belirli bir şablona indirgemektedirler.

Oysa Kur’an ve Sünnet’te insan yeri gelir acımasız, yeri gelir aceleci, yeri gelir umutsuz, yeri gelir zalim, yeri gelir nankör olarak tarif edilir. Ya da; Rum suresi 41. Ayettindeki; “insanların kendi elleriyle yaptıklarından dolayı karada ve denizde düzen bozuldu ve fesad ortaya çıktı” ifadesi tek başına bir siyaset teorisine konu olamaz. Çünkü siyasi teoriler bir kısım ahlaki kavram ve kurallardan ibarettir ki; insan davranışları sonucu olarak yeri gelir Hobbes, yeri gelir Rousso haklı çıkabilir.

Aynı konu çerçevesinde sorulan sorulardan bir diğeri de; “Kur’an ve Sünet’te bulunan siyasi öğreti ve kavramların önceden belirlenmiş bir anlamları olup olmadığı?” meselesidir. Eğer bunlar önceden tanımlanmış sabit içeriklere sahiplerse, her durumda aynı şekilde tatbik edilmeleri gerekir. Aksi durumda ise, mevcut durumun şartları doğrultusunda her daim yeniden tanımlanacaklardır.

Mesela adalet kavramının sabit bir tanımı var mıdır? Her toplum ve dönemde bu tanım üzerinden mi adalet sağlanmalıdır? Adaleti tesis etmek, bir mühendisin yaptığı gibi plan ve proje dâhilinde toplumu dizâyn etmek midir? Bu sorulara; “adalet evrenseldir” tabi ki her zaman ve mekânda tesis edilmelidir,  şeklinde evet demek mümkün. Oysa soru işin nasıllığına dair bir soru ve toplumsal realiteyi atlayarak hareket etmek sağlıklı sonuçlar vermeyecektir sanırım?

Toplumsal realiteyi oluşturan potansiyeller yani gerçekleşmesi mümkün olanlar, zaruretler yani gerçekleşebilecekleri sınırlandırılanlar, realiteler yani varlıkları zorunlu olarak dayatılanlar. Bu yüzden imkânlar yani potansiyelleri mümkün kılan şeyler göz önünde bulundurulmadan adalet gibi soyut ve tümel kavramları tanımlamak oldukça zordur.

İşte bu minval üzerine tanım yapabilenler, mevcut toplumu ıslah etme ve iyileştirme peşindedirler. Çünkü her toplumda aynısıyla uygulanabilecek bir adalet ve özgürlük reçetesi bulunmamaktadır. Bu kavramlar her toplumun reel şartlarına göre farklı anlam kazanacaktır. Bu yüzden adalet ve zulmü tanımlamanın en doğru yöntemi bir yandan reel durumu göz önünde bulundurmak, diğer yandan da insanların hassasiyetlerini dikkate almaktır.

Adalet evrenseldir. “Adaleti tesis etmek” ilahi bir emir ve sabitedir. Nasıllığı ise; Müslümanların istişare temelli şura prensibi ile çözebileceği bir değişkendir.

Kur’an ve Sünnet’in Müslümanların siyasetine de yön veren ahlaki öğretileri, modern zamanlarda ortaya çıkan siyaset teorilerine indirgenebilecek bir olgu değil. Böyle bir çabanın olması ve sonucunda ortaya çıkan teori de ilahi değil,beşeri bir insan anlayışıdır. Bu teorileri mutlaklaştırmak, “Allah adına konuşmak” anlamına geleceği için sakınılması gereken bir tavırdır ki, Rabbim bizi muhafaza etsin.