Müslüman’ın Tahakkümle İmtihânı -1

BÜLENT ŞAHİN ERDEĞER

Bosna’da 1991 yılında soykırım yapılıyordu. Bu soykırım karşısında nasıl bir tavır ve söylem geliştirileceği konusunda Marksist çevrelerde hararetli bir tartışma ortaya çıkmıştı.  Halkların kendi kaderini tayininden, ezilenlerin iktidarından ve enternasyonalizmden bahseden Sosyalist çevrelerin bir çoğu Miloseviç Sosyalfaşizminin Marksist literatüre göre “gerici ve faşist” eylemleri karşısında tam bir kafa karışıklığı yaşıyordu. Öyle ki Yugoslavya’nın resmî ideolojisi olan Titocu Sosyalizminin de etkisiyle yani bir bakıma “ideolojik akrabalık” vesilesiyle Türkiye Sosyalistleri sosyalizm tezinin üzerine inşa edildiğini ifade ettikleri insancıllığı mı yoksa ideolojik reel-politiği mi önceleyeceklerdi?

Bu sınavdan maalesef çoğu grup ahlaki zeminini/temel mantıksal tutarlılığını kaybederek, reel-politik ideolojik çıkarları tercih ederek olumsuz biçimde çıktılar.

Benzeri bir durumu bugün İslâmî olduğunu ifade eden, en azından dindar duyarlılıklara hitâb eden çevreler yaşıyor. 20. Yy’ın son yarısından bu yana İslami harekelerin geneli dünyadaki kirli reel-politikle bir şekilde kirlenmiş durumdalar. Ulus Devlet çıkarları, mezhebçi ideallerin İslamcı ideallerin önüne geçirilmesi, cemaat/örgüt çıkarlarının ahlaki öncüllerin de önüne geçirilmesi gibi durumlardan bahsediyorum. İstisnasız Şiisi Sünnisi Sufisi Selefisi tüm renkleriyle bu coğrafyanın kirlenmiş gerçeğinden yani…

Oysa İslâmî Kimlik, teorisi gereği kendi tutarlılığını Fıtrî, evrensel ilkeler üzerine binâ eder. Bu ilkeler bir bakıma kurucu ana maddelerdir. Bu kurucu ilkelerin ihlal edilmesi, etiketi ve iddiası ne olursa olsun her türlü söylem ve pratiği gayri-islami/gayri meşru yapar.

Yaşadığımız coğrafyada ya da geniş planda yeryüzünün herhangi bir yerinde insânî/fıtrî olmayan, onun çatışan her ne varsa hadd-i zatında doğası gereği İslâm’a aykırıdır:

O halde sen yüzünü hanif-olarak dine çevir; Allâh’ın insanları üzerinde yarattığı o fıtrata. Allâh’ın yaratışı için hiç bir bozulma yoktur. İşte dimdik ayakta duran din! Ancak insanların çoğu bilmezler.” 30/30 Rûm

Bu sebeple, fıtrat evrenselliği ve adalet üzerine binâ olunan Tevhidi dünya görüşünün diğer adıdır İslâm. Şayet “İslâmcılık/İslamiyyûn” olarak adlandırılan sosyal-siyasl talepler de doğal olarak böylesi bir evrensel çağrının toplumsallaşma talebi ise o halde gündem maddeleri her zaman fıtrata ve adalete ayarlanmış olmalıdır. Öylesi bir Adalet ki ahlakiliği yani fıtratı merkeze alan, en yakınımız bile yapsa zulme, haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı çıkan en uzağımızdaki bile yapsa hakkın, doğrunun hakkını veren bir anlayıştır.

İşte bu altyapıyı, değişmez ilkeleri koyduktan sonra zorlu bir sınav başlamaktadır. Tutarlılık ve sebât sınavı…

Allah’ın kurduğu ve her dem yenileyerek ayakta tuttuğu “Sistem” her hücresi bir diğeriyle bağlantılı ve anlamlı bir yapıdır. Bu sebeple Allah tasavvuru, insan tasavvurunu, o, doğa, toplum ve devlet tasavvurunu doğrudan şekillendirmektedir. Bu açıdan biim kafamızdaki sistemin her hangi bir yerindeki “açık” diğer tüm tasavvurlara da etki etmektedir.

Rabbimizin Kur’ân vesilesiyle inşâ ettiği tasavvurumuzda, kullar hukuk (haklar) karşısında eşittirler. Kâinat Allah’ın tüm kullarını okuması için verdiği bir işarettir/ayettir. İnsanın insana ve insanın doğaya tahakkümünü ortadan kaldıran yegane anlamlandırma tüm kulları yani doğayı var eden Yaratıcı tarafından yapılmıştır. Allah, Ekolojik sistemin içinden bilinçli bir varlığı öne çıkartmış ve doğa’nın/yeryüzünün Halifesi yani sözcüsü kılmıştır. Bu halife öyle bir halifedir ki asli görevi yeryüzündeki tüm tahakküm girişimlerine karşı aslî eşitliği korumak ve bu tahakkümsüzlüğün sözcüsü olmaktır. Bu halifelik Bilinci ve Özgür iradesi sebebiyle kendisine verilmiştir. Allah, Adem’i yani “İnsân”ı bu sebeple kendi kendisini yönetebilme özgür iradesiyle var etmiştir. Bu öylesine özgür bir iradedir ki kendi sorumluluğunu ve yaratıcısını reddedebilme özgürlüğünü dahi içinde taşır. Allah’ın izin verdiği bu mutlak özgürlüğün bilinçli kullanımının sonucu öteki hayattaki saklı bahçelerdir…

Bu sebeple Kur’ân’ın inşâ ettiği bir zihinde yönetim asla ve asla başka kulları tahakküm altına alan bir yönetim olamaz. Bu İnsan’ın Halifeliğine aykırıdır. Bu sebepledir ki Kullar arasında kurulan adalet mekanizmasının adı olan “Hilâfet” asla modern anlamda bir “devlet” değildir. Hilâfet’in amacı madem her türlü tahakküme karşı insanlığın fıtri haklarını ayrım yapmaksızın korumak ve sadece insanlığın değil tüm kozmosun sözcülüğünü yapmaktır o halde nasıl oluyor da Müslümanların yaşadıkları beldeler yüzyıllardır etekleri öpülen despotlardan, sultanlardan, efendi hazretlerinden geçilmiyor?!

İşte işin sırrı burada. Çünkü Allah tasavvuru, insan tasavvurunu, o, doğa, toplum ve egemenlik tasavvurunu doğrudan şekillendirmektedir. Ahlakîliği değil Kudretine yoğun vurgu yapılan, Hikmetine değil Cebbârlığına büyüteç tutulan bir Allah anlayışı hikmetinden sual olunmaz, adaleti hikmetiyle değil de istediği zaman istediğini yapan bir “Allah’ın” adına yeryüzünde hüküm koyanlar önce kendilerini yeryüzünün sözcülüğünü bırakıp Allah’ın halifesi/sözcüsü sonra daha da ileri giderek Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ilân etmediler mi dostlar?

Bugün Hamza Türkmen’in çok isabetli bir tespitle söylediği gibi, Davet fıkhı, İslam Devlet Hukuku vb. isimlerle İslam dünyasında telif edilmiş eserlerin hemen hemen hepsi bu algı hatası üzerine inşa edildiler. Çünkü bu eserler, despot yönetimler altında yaşayan ve sürüleştirilmeye zorlanan toplumlarda kaleme alınmışlardı. İnsan’ın özgür iradesine ve tüm kâinatın sözcülüğüne dikkat çekmek yerine egemen güce itaate ya da olası/iktidara geçirilmesi gereken/ güce itaati vurguladılar. Bu vurgu Ehl-i Sünnet tasavvurunda Sultan’a denk düşüyordu. Bu konunun ayrıntılı analizi için Ahmed el-Kâtib’in “Sünnî Siyasal Düşüncenin Gelişimi: Demokratik Hilafete Doğru” (Mana Yay. İst. 2010) isimli hacimli eseri tetkik edilebilir.

Bu algı kırılması, Karşılıklı rızâ ve sözleşme yerine Boyun eğdirme, zorla ele geçirme, sorgulanamazlık, istişarenin bağlayıcı değil danışmanlık seviyesine indirilmesine yola açtı.

Kur’ân’da sıcak savaşta ihanet suçunu ifade eden irtidat, bir savaş suçundan zorla din dayatmaya dönüştürüldü. Böylelikle Din özgürlüğünü/tercih serbestliğini güvence altına alan Kur’ân hükümleri unutuldu, İslam tercih edenin çıkamadığı, çıkanın öldürüldüğü bir örgütmüş gibi algılanır oldu. Fetih, zulüm altında olan insanları kullara kulluktan kurtarmak iken bu algı kırılmasıyla birlikte bir emperyalizm istilasına dönüştürüldü. Bu sebepledir ki tüm yeryüzünün/ cansızların, bitkilerin, hayvanların ve insanlığın sözcüsü olan İnsân’ın her türlü tahakkümden özgürleşmesinin tercihi olan İslâm, tahakkümcü dinlerden bir din olan yerel bir inanca dönüştürüldü.  Bu sebepledir ki bir coğrafyada bir grup insan özgür iradeleriyle kendi kendilerini yönetmek istediklerinde tercihleri “yanlış” dahi olsa Şeytana izin veren, küfrün varlığına ve kafir olma özgürlüğüne izin veren Rabbimiz bu tercihe de özgürlük vermiştir. Tercihlerin öte dünyada karşılığını vermek kaydıyla…

Doğru tercihler yapmak ve hilafet sözcülüğünü devam eden kullarına da hatırlatma, davet etme uyarma ve öte dünyadaki bedellerle korkutma görevi vermiştir. Baskıyla boyun eğdirme, zorlama ya da kâfirden münafık yapma görevi değil!

Bu sebeple bugün Müslüman coğrafyalarda gerek şahıs adına Allah’a kafa tutularak kurulan despotizmler gerekse de Allah adına yeryüzünün halifesi insana kafa tutularak kurulan despotizmlerin özünde bu anlayış kırılması yatmaktadır.

Diğer yazıda devam etmek niyetiyle selam ve dua ile…