“Muhbir vatandaş” yetiştirmek

Bir yandan, Sultan II. Abdülhamid dönemini gizli polislerin, jurnalcilerin, ihbarcıların, ispiyoncuların kaynaştığı bir dönem olarak suçlardık, öbür taraftan “ajan” yetiştirirdik.

Milli Şef İsmet İnönü, 1950 öncesi mutlak iktidarı döneminde, istihbarat birimlerini vatandaşların izlenmesinde o denli yaygın olarak kullandı ki, bu konuda Sultan II. Abdülhamid’e taş çıkarttı...
Nüfusun neredeyse yarısı “muhbir”di...
Bu yüzden vatan sathı cezaevine dönmüştü.
Ben o günleri, bürokratik alışkanlıklar sebebiyle 950 sonrasına yansımalarıyla yaşadım: Berbattı. Herkesin içinde günün birinde “Karakola gammazlanma” korkusu vardı.
Hırsızlarla hayırsızlar halkın içindeki bu korkuya dayanarak işlerini yürütürlerdi.
Bu yüzden Hatay/Dörtyol’da dört polisin şehid edilmesinden sonra yaşananlar sırasında MHP’li bir meclis üyesinin “Jandarma muhbiri” olduğunu öğrendiğimde hiç şaşırmadım...
Başöğretmenim Hikmet Bey, öğrencilerin arasından muhbirler (ihbarcı) tutar, tatilde elif-be öğrenmek için hocaya gidenleri, ya da Lazca konuşanları ihbar etmelerini isterdi.
Hatta, Lazca konuşanı resmen ihbar etmek için seçilmiş ve koluna kolluk takılmış bir de “Lazca Kolu Başkanı”mız vardı...
Yani anadilimiz olan Lazcadan tek kelime bile konuşmamız yasaktı!
Halbuki öğretmenlerimizin de ana dilleri Lazca idi ve evlerinde Lazca konuşurlardı.
Biz de ihbarcılara karşı “birlik” oluşturmuştuk. Herhangi bir arkadaşımızı gammazlayanı bir tenhada kıstırır, ağzını-burnunu dağıtır, sonra da sıkı bir tehdit savururduk:
“Bizden dayak yediğini Başöğretmen’e söylersen, hastanelik ederiz!..”
Başöğretmenimiz Hikmet Bey, “Dediğimi yapmayanın dişlerini sökerim” diyordu, biz dediğini yapanı hastanelik etmekle tehdit ediyorduk.
Başöğretmenimiz sayesinde şiddetle de tanışmıştık.
Tüm tedbirlerimize rağmen, bazılarımızın tatillerde camie gittiğini, hocanın önüne çöküp namaz-niyaz öğrendiğini duymuştu. Hepimizi sorguya çekti. Yemin billah, yalan söyledik.
Oysa yalan söylemenin ne kadar kötü olduğunu biliyorduk. Üstelik bunu bize ailelerimizin yanı sıra Başöğretmenimiz öğretmişti...
Fakat o kadar zorladı ki, yalan bir kurtuluş gibi gözüktü o gün. Bir bakıma bizi yalancılıktan korumaya çalışan da, yalana alıştıran da Başöğretmenimizdi.
Çocuk ruhların üstüne fazlaca abanmanın yalanı davet edeceği gerçeğini Başöğretmenim Hikmet Bey acaba bilmiyor muydu?..
Yoksa bizi kendi iç çelişkilerine istemeye istemeye mi kurban ediyordu?
Bilmiyorum. Fakat zaman oldu kendimi o kadar suçlu hissettim ki, hem herkesten, hem de kendimden utandım...
Sırf kendimden kaçmak için, intiharı düşündüğüm anlar bile oldu. İnandığı gibi yaşayamamanın çocuk ruhlarda ne fırtınalar kopardığını bir bilseniz.
Tehdidin, şiddetin ve baskının çocuk ruhları nasıl alabora ettiğini keşke görebilseydik!
Başöğretmenliği jandarmalığa döndürmüştü! Tembihler vermekle, muhbirler kullanmakla, tehditler savurmakla bile yetinmez, pazar günleri bizzat camileri dolaşır, öğrencilerin yanı sıra okul çağına gelmiş çocukların —özellikle de kız çocukların— Kur’an dersi alıp almadığına bakardı. [Daha önceleri bütün çocuklara yasak olan dinî eğitim, ancak 955’lere doğru sadece okul çağındaki çocuklara inhisar etmişti] Camide rahleye diz çöküp Kur’an öğrenmeye çalışırken yakaladığı öğrenciyi kulağından tuttuğu gibi ailesine götürürdü. Gözlerinin tüm karasıyla tehditler saçarak çocuğun babasına sorardı:
“Bunun ne işi var camide?”
Hangi babayiğit, Başöğretmenin bu sorusuna dobra cevap verebilirdi ki? Kim “Dinini, diyanetini öğrenmeye gidiyor” diyebilirdi ki, devlet memurunun yüzüne? Eski cami direk ister, söylemeye yürek isterdi! Yürekler param parçaydı oysa, yürekler yalım yalım yanıyordu.
Millet ezansızlıktan daha yeni kurtulmuştu, tekrar o hicrana düşme ihtimali yüreklerini hoplatıyordu. Vakıa 1959 Mayısında Türkiye’yi yönetenler değişmişti, ama Rize’nin Pazar Kazası’nı yönetenler hâlâ değişmemişti...
Memur kısmı hâlâ “Halkçı önder”lerden gelmeydi. Bu yüzden halk, hükümetle uzaktan-yakından ilgisi olan herkese aşırı hürmetkâr davranır, onları kırmaktan, kızdırmaktan aşırı sakınırdı.
Anlayacağınız, tek parti döneminde memur kısmının halka saldığı korku, yüreklerde biraz buz tutmakla birlikte, hâlâ kıpır kıpırdı. Eh öğretmenler de memurdu ne de olsa: Halk öğretmenlerden de çekinir, hele başöğretmenlerin “baş”ından ödleri kopardı.
On“baş”ı, yahut “Baş”çavuş korkusu duyarlardı yüreklerinde.
Bu yüzden yün başlıklarını (sipersiz olduğu için) koyunlarında saklar, ellerini önlerinde bağlayıp özür üstüne özür mırıldanırlardı:
“Kusura kalma Başmuallim Bey, çocuk işte, valla evden habersiz camie gitti.”
Babalar da kızara-bozara ve inleye inleye yalan söylerlerdi: Yalnız bizim yüreğimize değil, ana babaların yüreğine de öyle bir korku salmıştı ki, “haram” saydıkları yalana, kurtuluş çaresi gibi sarılırlardı.
“Bir daha görürsem!..” der, söylene söylene giderdi...
Cümlenin sonunu asla getirmezdi. Bu yüzden bir daha yakaladığında ne yapacağını kimse kestiremezdi. Asar mıydı, keser miydi bilemezlerdi.
Sadece daha beter ürker, korkularının üzerine biraz daha kapanırlardı.

VAKİT