Muhalif Kemalizm'in dine bakışı: “Gerçek İslam” el değiştirirken...

Ceren Kenar

“Atatürk'ün sayesinde, özgürlüğün adımıyım. Türk anası payesinde, aydın bir Türk kadınıyım.

İster yetmiş olsun yaşım, ilerici ve çağdaşım, yoksa haram olur aşım. Aydın bir Türk kadınıyım.

Mukaddestir mücadelem, yurt ağlarken nasıl gülem, son bulsun ıstırap, elem. Aydın bir Türk kadınıyım.

Allah'ımın izni ile, hayatımı versem bile, cahil diye düşmem dile. Aydın bir Türk kadınıyım.

Şükür ben de Müslümanım, tanrıya tamdır imanım, Türkiye'me kurban canım. Aydın bir Türk kadınıyım

Meş'aleyiz sönemeyiz, başka rejim denemeyiz, hilafete dönemeyiz. Aydın bir Türk kadınıyım...”

Güftesi ve bestesi Meliha Şen Sancakoğlu'na ait, yukarıda sözleri alıntılanan, “Aydın bir Türk kadınıyım” şarkısı “28 Şubat dönemi sanatının” ve “Kemalist sanat genre'nın” en öne çıkan parçalarından.

Şarkının sözleri, bir karikatür denilip geçilemeyecek kadar önemlidir. Zira bu güfte, Kemalist orta sınıfların kendilerini nasıl algıladıklarına dair bir manifesto işlevi gören bir metindir. Her cümlesinden ayrı bir doktora tezi konusu çıkacak bu şarkının, en çarpıcı kısmı ile Sancakoğlu'nun çağdaşlık ve dindarlık konusundaki görüşlerini aktardığı kısımlar olsa gerek. “İster yetmiş olsun yaşım, ilerici ve çağdaşım.  Allah'ımın izni ile, hayatımı versem bile, cahil diye düşmem dile. Şükür ben de Müslümanım, tanrıya tamdır imanım... başka rejim denemeyiz, hilafete dönemeyiz.”

Türkiyeli dindarların bir kısmı bu konuda farklı düşünebilir, lakin Kemalizm ateizm veya dinsizlik üzerine kurulu bir ideoloji değildi. Aksine “gerçek Müslümanlığı” sadece ve sadece kendi mensuplarına yakıştıran, “doğru İslam'ın” anahtarının kendi elinde olduğunu savunan bir ideolojiydi.

Kemalizm'in kurucu babalarının dindarlık veya İslam'la ilişkisinden bağımsız, Kemalizm kendi geliştirdiği “resmi İslam'ı” kitlelere dayatmayı amaçlayan bir devlet ideolojisiydi. Devletin kimliği gayrimüslimlere ve Aleviler'e karşı Sünni Müslüman, mütedeyyinlere karşı ise katı laikçi idi.

Atatürk bir yandan Türkiye Cumhuriyeti tarihinde minberden cemaate hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıdır. Diğer yandan, Ezan'ı Arapça dışında bir dile çevirerek, ibadeti Arapça dışında bir yerel dilde (Türkçe) mecbur tutan, tek dünya lideridir.

Çelişkili mi? Evet ve hayır.

Kemalizm, bir yandan Müslüman kimliği, Türk olmanın ön şartı olarak saydı. Bu yüzden ne gayrimüslimler, ne Aleviler, ne de ateist veya Agnostikler hakiki Türk ve gerçek vatandaş olarak görülmedi. Nüfus cüzdanlarındaki din hanesi bu ayrımın resmileşmiş bir tezahürü idi. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu metinlerinden olan Lozan Anlaşması ile Türkiye'de azınlıkların sadece dini kimlik üzerinden tanımlanması ve gayrimüslümler olarak belirlenmesi tesadüf değildi. Varlık Vergisi gibi uygulamalarda gayrimüslimler için özel hazırlanan muameleler ile, hakiki vatandaşın sadece Müslüman olabileceği mesajını çok net verdi. Misyonerlik faaliyetlerini bir ulusal güvenlik sorunu olarak gördü. Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçen Türkiye vatandaşlarının, Türklüğe hakaretten yargılanması (eski TCK'nın 301. maddesi), Kemalizm'in Türk kimliğinden ne anladığını sarih bir şekilde göstermektedir.

Bununla beraber, Kemalizm iktidardayken, bu ülkenin mütedeyyin insanlarını da gerçek vatandaş olarak görmedi. Örneğin, “Kemalist fıkıh'a” göre, başörtüsünün dinde yeri yoktu. Dolayısıyla başörtülü kadınlar ne gerçek Müslümandı, ne de hakiki vatandaş. Cami imamlarına her Cuma okuyacakları hutbeler, Ankara'dan gönderildi. İrtica bir numaralı ulusal tehlikeydi. İrtica diye tanımlanan ise aslında devletin resmî dini yorumundan farklı bir dini anlayışa sahip olmaktı. Akademik sebeplerden dolayı Arapça ve Farsça öğrenenler fişlendi, devlet memurlarının içki içmesi bir liyakat unsuru olarak görüldü.

Kemalizm iktidardayken, laiklerin dindar bir ülkede siyaset yapma şekliydi. İktidarda uzun süre kalmasını, sınırlarını bilmesine borçluydu. Boyundan büyük işlere hiç girmedi. Günün sonunda pragmatizm ağır bastı, ezanın Türkçeleştirilmesi gibi tepki çeken uygulamalardan geri adım atmayı bildi. Bolşevik tarzı bir kültürel dönüşüm planı uygulamadı. Aksine dindarları bir şekilde sisteme bağlamaya da çalıştı. Bir yandan Mehmet Akif'in İslami tonları epey kuvvetli şiirini milli marş belledi, diğer yandan PKK ile savaşta ölen çocukları şehit ilan etti. Gerektiğinde okullarda zorunlu din dersi koydu. Aleviler ve gayrimüslimlere karşı uygulanan orantısız şiddeti üzerinden Müslümanlara “günün sonunda bu ülkenin gerçek vatandaşı sizsiniz” mesajı verdi.

Bu Kemalizm'in iktidarken dine bakışıydı, peki ya Kemalizm muhalefetken din ile ilişkisi nasıl gelişecek?

İlginçtir, son on yılda bu ülkede sadece dindarlar sekülerleşmedi, sekülerler de hızla sekülerleşti.  Meliha Şen Sancakoğlu, 28 Şubat'ta, Refah Partisine muhalefet ederken, aslında kendisinin de dindar olduğunu vurguluyordu. Muhtemelen bunu son derece samimi bir şekilde de söylüyordu. 28 Şubat döneminde, siyasi İslamcılığın görünür olması bu ülkede laikler açısından sadece siyasi rejim açısından bir tehdit değildi. Kendilerinin gerçek Müslüman olmadığını ima eden bir meydan okumaydı. Laik hayat biçiminin de İslami olduğu yönünde ‘fetva'lar veren, seküler din adamlarının bu dönem kadın programlarının demirbaşı olması tesadüf değildi.

Fakat işler değişiyor. Meliha Şen Sancakoğlu kuşağının çocukları, hem sekülerleşme hem de ifade özgürlüğü alanının genişlemesi nedeniyle, artık kendilerini din üzerinden meşrulaştırmıyor. Açıkça dine kayıtsız olduklarını, hatta ve hatta ateist ve agnostik olduklarını ifade ediyor. Doğan Gürpınar'ın, Serbestiyet'te yayınlanan, “Kemalizm, ateizm ve dine kayıtsızlaşma” başlıklı yazısında dediği gibi: “Böylece, bir epistemolojik kırılmanın akabinde İslam’la manevi bir bağı olan bu ulusalcı dalganın kitlesinin çocukları Türkiye’nin İslam’la herhangi bir rabıtası olmayan, dine kayıtsız, ya da din dışılaşmış ilk kuşağı olmuştur. Bu yeni kuşak, ebeveynlerinin ve özellikle annelerinin (“cumhuriyet teyzelerinin”) aksine “hakiki İslam” veya “daha hakiki Müslümanlık” iddiasında bulunmamaktadır. İslam’ı referans almamalarıyla ve bundan mahcubiyet duymamakla kendilerini ayrıştırmaktadırlar. Yani bir önceki kuşağa göre Türkiye’de kültürel makas açılmıştır. Bir önceki kuşakta spektrum üzerindeki dağılım daha dar bir aralığa yayılmaktayken, yeni kuşakta bu aralık çok daha genişlemiştir. Bu aslında çok kritik bir kültürel kırılma eşiğine denk gelmektedir.”

Bunda yanlış ve tuhaf bir şey yok. Ancak burada dine kayıtsızlaşma halinin nasıl tanımlandığı önemli. “Senin dinin sana, benim dinim bana”vari bir yaklaşım mı hakim olacak, yoksa eski kuşak Kemalizm vari bir hoyrat, hoşgörüsüz ve “tek doğru benim doğrumdur” anlayışı mı hüküm sürecek?

CHP özeline baktığımızda bir yandan başörtüsü meselesi gibi konularda daha hoşgörülü bir yaklaşım olduğunu görmek mümkün. Lakin bu resmin sadece bir yüzü.

Bu dinden kayıtsızlaşma ve ateistleşme dalgası, bir “misyoner ateist” kanadı da daha görünür hale getiriyor. Bu radikal, dogmatik ve misyoner ateizm Türkiye'ye özgü değil. Amerika'da Sam Harris, İngiltere'de Richard Dawkins gibi 19. yy ilkel pozitivizmini günümüz şartlarını uyarlayan temsilcileri ile, dindarlığın bir geri kalmış, cehalet unsuru olduğunu kanıtlamaya hayatını vakfetmiş insanların temsilcisi olduğu akımdan bahsediyoruz.

Bunun Türkiye'de yansıması ise neo-Kemalizm'in, klasik Kemalizm'den en temel farkı olacak.

CHP ve MHP'nin ortak adayı olan Ekmeleddin İhsanoğlu'nun kampanyasının sloganlarını bulan bir ismin attığı tweet, bu farkın ne kadar derin olduğunu gösteriyor, “IŞİD: Gerçek İslam... İster inan, ister inanma...”

İlginçtir, gerçek İslam'ın IŞİD tarafından temsil edildiğini savunan iki grup var, birincisi IŞİD'in lider tayfası, ikincisi ise radikal İslamofobikler. Benzer şekilde İslam'ın özü itibari ile demokratik değerler ile uzlaşamayacağını savunan da iki grup var: Radikal İslamcılar ve İslamofobikler.

Bu görüşün yansıttığı derin cehalet ve ırkçı zihniyet bir yana, böylesi bir bakış açısı Kemalizm içi bir kırılmayı göstermektedir.

Kemalizm iktidardayken, “gerçek İslam'ın” kendinde olduğunu vadediyordu. Hatta ve hatta “gerçek İslam'ı” tekeline alıyordu. Muhalefette iken ise, en azından bir grubu, görünen o ki, “gerçek İslam'ın” en radikal unsurlar tarafından temsil edildiğini iddia edecek. Eski kuşak Kemalistler, hakikaten samimi bir şekilde, kendilerinin de Müslüman olduğunu kanıtlamaya çalışırken, dini dindarların itibarsızlaştırdığı iddiasında idi. Yeni kuşak Kemalistler ise, dinin kendisinin problem olduğunu savunurken, “gerçek İslam'ın” en radikal ve korkunç unsurlarda temsil edildiği iddiasındalar. Ve ılımlısı ve radikali ile İslam'ı tümden, külliyen reddetme eğilimindeler.

Klasik Kemalistler'in bile din konusunda daha hoşgörülü olduğunu düşündürten yeni bir radikal genç kitle geliyor. Bu kitlenin ideolojik mühimmatı, Orta Doğu'da yaşanan krizler, IŞİD gibi radikal örgütler olacak. Hedefi ise AK Parti, dindarlar ve Suriyeli mülteciler. Bu kitle Türkiye'deki dindarlardan ziyade, sekülerler için bir tehlikedir. Sekülerleri dindar çoğunluktan duygusal olarak kopartacak, marjinalleştirecek ve dogmatikleştirecek bir akımdır. Böylesi bir radikalizme bu ülkede ilk olarak Türkiyelileşmeyi arzulayan sekülerlerin itiraz etmesi gerekir...

TÜRKİYE