Müflislerin Feryadına Hazırlıklı Olun

KENAN ALPAY

İyiden iyiye tırmandırılan gerilim kaçınılmaz olarak 30 Mart’ı kiminin rüyası kiminin de kâbusu olarak tecelli ettirecek. Her şey orada bitmeyecek veya başlamayacak elbette. Ama yakın siyasi tarihte yaşadığımız ciddi kırılma noktalarından biri olarak kayıtlara geçecek, bu kesin.

En temel vasfı ‘Erdoğan karşıtı olmak’ olan cephenin hedefi 30 Mart’a varmadan, seçime fırsat tanımadan Erdoğan Hükümeti’ni düşürmekti. Balyoz’la, Sarıkız ve Ayışığı’yla, 27 Nisan e-Muhtırası’yla, Cumhuriyet Mitingleriyle, 367 Kriziyle, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasıyla, Danıştay ve Dink cinayetleriyle, Oslo görüşmelerinin sızdırılmasıyla, 7 Şubat kriziyle, Gezi Ruhu’yla hedeflenen fakat yarım kalan operasyonları 17 Aralık’ta kesinlikle kemale erdireceklerini düşündüler.

Meydan Alerjisi ve Sandık Korkusu

Hesaplar tutsaydı seçimle gelen fakat bir türlü seçimler yoluyla gönderilemeyen Başbakan Erdoğan ve AK Parti Hükümeti 30 Mart’ı göremeyecekti bile. Sandığı göstermeden, seçime eriştirmeden işini bitirmeye her zamankinden daha çok niyetliydiler. Üstelik bu sefer cephe çok genişti. Yıkım ekibi sabırla, azimle her türlü mühimmatı işaret fişeğini gördüğü anda kesin zafer kazanıncaya kadar düşman üzerine yağdırmak üzere yığmıştı.

Gözlerden kaçırılmak istenen hususlardan biri de ideolojik-sınıfsal manada hemen herkesin fabrika ayarlarına dönüşüydü. Kemalist iktidar sınıfları küstürüp “Siyasal İslamcı AKP”ye yanaştırdıkları liberal sol çevreleri de Fethullah Gülen camiasını da tekrar aslına yani laik-devletçi reflekse rücu ettirmeyi başarmışlardı.

Kemalizme angaje olmuş ulusolcu ve liberal cenahlar bu kez de Fethullah Gülen’e bağlı bürokratik kadrolar marifetiyle toplumsal tercihlere ve siyasal iktidara haddini bildirmeye soyunmuşlardı. Tapeler, ses kayıtları, gizli çekimler eşliğinde yazılan senaryoları psikolojik harekât taktikleri eşliğinde inşa edilmek istene atmosfer şuydu: “Hükümetin derhal istifası Başbakan Erdoğan’ın ya hapse ya da helikopterle yurt dışına kaçması.” Başka bir seçeneğin gündeme dahi alınmasına tahammül edecek gibi değillerdi.

Madem eski-yeni bütün darbeciler safları sıklaştırmış, madem Mustafa Kemal’in Askerleri’yle Fethullah Gülen’in Fedaileri kucaklarına oturttukları liberallerle birlikte seçimsiz, sandıksız, halksız bir siyasal iktidar kurmak üzere bildik ihtilal taktikleriyle kavgaya soyunuyorlar o zaman “öncelikli tehdit konsepti” dâhilinde yok etmek istedikleri Başbakan Erdoğan ve Hükümeti’ne nasıl bir karşılık vermek düşer?

Savaşın tarafları mücadelelerini en güçlü oldukları sahada gerçekleştirmek ister” ilkesi mucibince bürokratik oligarşi cephesindekiler Başbakan Erdoğan’ı sicili boğazına kadar kanlı-kirli “yüce Türk Adaletine” boyun eğmeye davet ettiler. Doğal olarak Başbakan Erdoğan da topluma ve toplumsal iradenin tecelli ettiği meydanlara ve seçim sandığına yöneldi. Çünkü Başbakan Erdoğan hem meydanlara çıkan ‘cahil halk’ın hem de sandığa giden ‘koyun sürüsü’nün yine oyunbozanlık yapacağını gayet iyi biliyordu!

Tükenmeyen Klişe: İflasa Az Kaldı

Esasen Türkiye’deki ‘Makbul Vatandaş’ oranı çok düşük olduğu için Mustafa Kemal’in Askerleri de Fethullah Gülen’in Fedaileri de bu ikisi arasında bir sarkaç gibi gezinen liberaller de meydanlardan alerji duyuyor, sandıklardan korkuyordu. Meydanlarda toplanan coşkulu kitlelere ilişkin sosyolojik tahlil adı altında yapılan aşağılayıcı, itibarsızlaştırıcı değerlendirmelerin temelinde de bu elitist alerji ve seküler korku yatmaktadır.

Şahin Alpay, Murat Belge, Hasan Cemal gibi ak saçlı liberaller arasında ölçüyü en çok kaçıranlardan biri olarak Cengiz Çandar, Gezi’den bu yana kendini inkar edercesine öfke ve düşmanlıkla çıktı karşımıza. Bütün çelmelere rağmen ülke seçim için son düzlüğe girdiğinde o tespit maskesi giydirdiği şu temennisiyle çıkıyordu okurunun karşısına: “Türkiye’nin ipleri, Tayyip Erdoğan’ın elinden ne kadar kısa süre içinde alınabilirse Türkiye’de demokrasinin 'yeniden kurulması', Ortadoğu’da 'itibarını geri alması' süresi de o ölçüde kısalabilir.” (26 Mart, Radikal)

Geçen hafta Radikal İki’de Baskın OranErdoğan nasıl hala kalabiliyor” üzerine kafa yormuş ve “Kemalizm 80 yıl boyunca bu seçmene cüzzamlı muamelesi yaptı. Recep Tayyip Erdoğan’ı hiç kimse değil bu muamele iktidara getirdi. Erdoğan şimdi bu 80 yılın nemasını yiyor” sonucunu çıkarmış. Bunun üzerine yine Radikal’den Ezgi Başaran espri yeteneğini konuşturmuş ve demiş ki; “Daha kaç yıllık iktidar, kaç milyon Euro, kaç devlet kadrosu, kaç kupon arazi, kaç dönüm rant lazım ki Kemalizmin ezdiği mağdur sınıf söylemi bitsin” (26 Mart, Radikal)

İşte daha dün Zaman “Yasaklara Doğru Adım Adım” manşetiyle çıktı. Fethullah Gülen Camiası’nın resmi yayın organına bakarsak bu seçimlerde yüksek oy alacak bir AK Parti “Türkiye’yi Baas rejimine dönüştürecek” ve “başta devlet kurumları olmak üzere ülke çapında cadı avı başlatacak”mış. Yani seçim yapmak, sandığa gitmek, siyasi rekabete fırsat tanımak halkın da hukukunda aleyhine işler.

Başbakan Erdoğan nezdinde Siyasal İslam’ın İflası için şehvetle yanıp tutuşanların, “demokratik (ve liberal) değerler” çerçevesinde halkı terbiye etmeye çok hevesli beylerin seçim sonuçlarını görünce basacakları feryada şimdiden hazır olun.