Müdahalenin Stratejik Dönüşümü: İstisnadan Olağana “Başsızlaştırma”
Sadık Şanlı / Perspektif
Donald Trump yönetimindeki ABD, 3 Ocak’ta gerçekleştirdiği özel operasyonla Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini tutuklayıp kaçırdı. Bu gelişmenin ardından, İsrail’le birlikte 28 Şubat’ta İran’a başlattığı ikinci dalga saldırılar ise bu sürecin devamı niteliğinde. Saldırının ilk gününde İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in yanı sıra 50’ye yakın politik ve askeri karar alıcının öldürülmesi, farklı operasyonel vakalar olarak değil, müdahalenin stratejik doğasında yaşanan dönüşümün göstergeleri olarak okunmayı gerektiriyor. Zira bu gelişmeler, lider hedefli askerî operasyonların istisna olmaktan çıkarak olağanlaştığı bir eğilimin en görünür tezahürleri.
İşgal Modelinin Krizi ve Yeni Arayış
Günümüze değin uluslararası müdahale, coğrafyanın kontrolünü esas alan bir anlayışla yürütülegeldi. İşgal olgusu; rejim devirmeyi ve ardından yeniden inşayı hedef alan temel araç olarak öne çıktı. ABD’nin 2001’de Afganistan’ı, 2003’te Irak’ı işgali, bu modelin yakın dönemdeki iki zirve örneğini temsil ederken, her iki işgalin sonuçları ‘işgal politikasını’ daha da tartışmalı hale getirdi. Zira işgal edilen ülkelerde hedeflenen iyileşmenin sağlanamaması bir yana, ortaya çıkan yıkım, milyonlarca insanın ölümü, yaralanması ve zorunlu göçe maruz kalması, oluşan yerel, bölgesel ve küresel politik istikrarsızlıklarla yüzleşildi. ABD açısından ise uzayan işgaller nedeniyle artan maliyetler, meşruiyet krizleri, iç ve uluslararası kamuoyu tepkileri işgalin tasarlanan stratejik fayda üretme kapasitesini sınırlayan etkenlerdendi. Bu durum kaçınılmaz olarak ABD başta olmak üzere küresel güçleri, sonuç üretirken maliyeti daha düşük olan alternatif müdahale biçimleri aramaya yöneltecekti.
Bu yönelim, geldiğimiz noktada müdahale edilen ülkelerde doğrudan işgalle devletin tamamını hedef almaktan ziyade karar üretme kapasitesini hedef alan yeni bir müdahale tarzını öne çıkarmış görünüyor. Venezuela ve İran örneklerinde görülen yaklaşım, doğrudan işgalle coğrafyanın değil, liderliğin hedef alındığını gösteren iki rafine örnek. Hedeflenen şey ise deyim yerindeyse “başsızlaştırmayı” esas alıyor.
Başsızlaştırma, geniş manada bir devletin coğrafyasını işgal etmeden, liderlik merkezini hedef alarak, devlet mimarisinin işleyişini ve karar alma kapasitesini kesintiye uğratmaya yönelik sınırlı bir müdahale stratejisi olarak betimlenebilir. Bu yönüyle klasik rejim değiştirme ya da işgal stratejilerinden ayrışıyor. Amaç ise fiziksel varlığı süren devleti felce uğratarak, stratejik davranışı yeniden şekillendirmek.
İstisnai Taktikten Sistematik Stratejiye
Başsızlaştırma elbette salt bugüne yönelik bir kavram değil. Geçmişte daha çok istisnai bir taktik olarak kullanılıyordu. Devletler bu metodu çoğunlukla örtülü biçimde ve daha çok devlet dışı (terörist, ajan vb. olarak isimlendirdikleri) aktörlere karşı uyguluyordu. Genel anlamda, son çeyrek yüzyılda yükselişe geçen İHA/SİHA teknolojileriyle birçok coğrafyada belirgin biçimde artan lider hedefli operasyonlar müdahalenin değişen ruhu ve yöntemine yönelik birçok şey söylüyor.
Bu bağlamda başsızlaştırmanın uzun süredir devlet dışı aktörlere veya gölge çatışma alanına sıkışmış bir operasyonel tarz olarak benimsendiği görülüyor. Ancak Venezuela ve İran örneklerinde yeni olan, bu pratiğin devletlerin esasen diplomatik dokunulmazlıkları olan üst liderlik katmanına doğru genişlemesi ve istisnai bir araç olmaktan çıkarak açık stratejik müdahale biçimine dönüşmesinde yatıyor. Doğal olarak, geçmişte istisna olan bir tarz, günümüzde sistematik bir operasyonel araç haline geliyor. Böylece lider hedefli müdahaleler, savaşın marjinal unsuru olmaktan çıkarak, stratejik repertuarın merkezine yerleşiyor. Üstelik bu dönüşüm yalnızca belirli bir aktöre özgü de kalmıyor. Farklı güçlerin lider hedefli operasyonlara yönelmesi, başsızlaştırmanın çok aktörlü rekabet ortamında yaygınlaşan bir müdahale formu haline geldiğini gösteriyor. Bu nedenle başsızlaştırma, hegemonik bir tercih olmaktan ziyade, düşük maliyetli rekabetin rasyonel aracı olarak beliriyor.
Diğer yandan, başsızlaştırma olarak isimlendirdiğimiz stratejik dönüşümün arkasında yapısal birtakım dinamikler de bulunuyor. Uzun süreli işgallerin maliyet krizi, hassas vurucu kapasite teknolojilerindeki gelişmeler ve nükleer eşik altında rekabet zorunluluğu, sınırlı fakat etkili müdahaleleri teşvik ediyor. Ülkelerin kamuoylarının uzun savaşlara gösterdiği tepkiler hızlı sonuç üreten operasyonlara yönelimi artırıyor. Modern devletlerin işleyişi de bu müdahale tarzını mümkün kılıyor. Zira devletler yalnızca toprak kontrolüne dayanan yapılar olarak değil, karar üreten sistemler olarak işliyor. Bu yapılar yeni teknolojilerle ağ benzeri hale geliyor fakat diğer yandan kritik düğüm noktalarına da bağımlılığını sürdürüyor. Liderlik bu düğümlerin başında yer alıyor. Dolayısıyla liderliğin hedef alınması, devletin işlevselliğini tamamen ortadan kaldırmadan stratejik kesinti üretme kapasitesi taşıyor. Nitekim, Trump’ın İran’a yönelik saldırı sonrası yaptığı “Operasyon o kadar başarılıydı ki, İran’da yönetimi devralabilecek adayların çoğu ilk saldırıda öldürüldü. Düşündüğümüz isimlerin hiçbirisi artık hayatta değil.” açıklaması, başsızlaştırma stratejisinin yalnızca mevcut liderliği değil, potansiyel liderlik havuzunu da hedef aldığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Diğer yandan başsızlaştırma stratejik etki yaratma imkânı sunuyor. Kısa süreli, istihbarat yoğun ve sınırlı kuvvet kullanımına dayanan bu müdahale biçimi, diplomasi ile eşzamanlı yürütülüyor. Müdahale sonrası yeniden inşa hedeflenmiyor. Bunun yerine davranış değişimi amaçlanıyor. Bu durum, haliyle stratejik rekabetin doğasını dönüştürüyor. Güç kullanımı artık coğrafyayı kontrol etmekten ziyade devlet mimarisinin işleyişini kesintiye uğratmaya yöneliyor. Böylece savaş mekânsal olmaktan çıkarak zamansal ve bilişsel bir niteliğe bürünüyor. Bu gelişmenin uluslararası sistem açısından önemli sonuçlar doğurması da kaçınılmaz görünüyor.
Bu noktada şu notu düşmemiz gerekiyor: Başsızlaştırmanın her durumda davranış değişimi üreteceği varsayımının elbette çok boyutlu biçimde tartışılması gerekiyor. Bazı rejimler lider kaybını zayıflama değil, mobilizasyon fırsatı olarak kullanabilir zira. Örneğin İran özelinde, “şehadet söylemi” üzerinden iç konsolidasyon sağlayabilir ya da devleti daha sert ve öngörülemez bir politika hattına yöneltebilir. Özellikle kurumsallaşmış ya da ideolojik olarak sıkı örgütlenmiş yapılarda liderlik kaybı sistem çöküşü değil, kolektif dayanıklılık üretme kapasitesini de tetikleyebilir. Bu nedenle başsızlaştırma, otomatik bir sonuç değil, bağlam ve rejim tipine bağlı olarak farklı stratejik çıktılar üreten bir müdahale formu olarak da değerlendirilmelidir.
Savaşın Yeni Mantığı: Ağ, Hız ve Bilişsel Alan
Savaşın değişen niteliğine tekrar dönecek olursak, bu değişim yalnızca retorik bir vurgu değil, modern askeri düşüncede uzun süredir tartışılan bir dönüşüme işaret ediyor aynı zamanda. 1990’lardan itibaren geliştirilen “network-centric warfare” (ağ merkezli savaş) yaklaşımı, savaşın coğrafi alan kontrolünden ziyade bilgi üstünlüğü ve ağ içi koordinasyon hızına dayandığını ileri sürmektedir. Arthur K. Cebrowski ve John J. Garstka’nın 1998’de yazdıkları ve Pentagon doktrin belgelerinde de sıkça atıf yapılan “Network-Centric Warfare: Its Origin and Future.” (Ağ Merkezli Savaş: Kökeni ve Geleceği) isimli makalede detaylıca işlenen bu perspektifte belirleyici olan, toprağın değil, ağın merkezindeki düğümlerin kontrolüdür. Başsızlaştırma stratejisi de tam olarak bu mantıkla örtüşmektedir: Fiziksel alanı işgal etmek yerine karar ağının kritik düğümünü hedef almak.
Benzer biçimde John Boyd’un geliştirdiği “Gözlemle–Yönlendir–Karar Ver–Harekete Geç” (OODA / Observe–Orient–Decide–Act) döngüsü, çatışmanın özünü karar döngüsünü hızlandırma ve rakibin karar döngüsünü bozma mücadelesi olarak tanımlıyor. Bu çerçevede savaş, karşı tarafın “karar üretme hızını kırma” yarışına dönüşüyor. Lider hedefli operasyonlar, rakibin OODA döngüsünü kesintiye uğratarak “stratejik körleşme” yaratmayı amaçlıyor. Böylece üstünlük, mekânı ele geçirmekten ziyade zaman üzerinde üstünlük kurma meselesine dönüşüyor.
Yine 2010 sonrasında özellikle NATO çevresinde sistematikleşmiş bir stratejik tartışma başlığı olan “cognitive warfare” (bilişsel savaş) yaklaşımı ise bilişsel alanı kara–deniz–hava–uzay–siber alanlardan sonra “altıncı operasyonel alan” olarak tartışıyor. Temel iddia, çatışmanın fiziksel alanın ötesinde bilişsel alana taşındığını savlıyor. Bu perspektife göre, hedef artık yalnızca askeri kapasite değil, karar üretme süreci, algı yönetimi ve toplumsal irade olarak öne çıkıyor. Geleceğin savaşlarının yalnızca fiziksel altyapıyı değil, insan zihnini, algıyı, karar üretimini ve toplumsal bilişsel dayanıklılığı hedef alacağına dikkat çekiyor. Bu bağlamda başsızlaştırma, yalnızca fiziksel bir tasfiye değil, aynı zamanda bilişsel bir şok üretme aracı olarak konumlanıyor. Devletin komuta zincirinde oluşan belirsizlik, iç rekabet riski ve algısal kırılma, askeri yıkım olmaksızın stratejik etki üretme kapasitesi taşıyor. Bu çerçevede lider hedefli müdahaleler, yalnızca fiziksel bir tasfiye değil, karar mimarisinde şok ve yönelim kaybı üretmeyi amaçlayan bilişsel bir operasyon olarak da okunabilir.
Bu üç yaklaşım birlikte okunduğunda, başsızlaştırmanın yalnızca taktiksel bir tercih değil, çok katmanlı bir dönüşümün ürünü olduğu görülüyor. Ağ merkezli savaş anlayışı, çatışmanın yapısal mimarisinin değiştiğini, alan kontrolünden ağ düğümlerinin kontrolüne geçildiğini ortaya koyuyor. Bu yapısal dönüşüm, devletin coğrafi bir varlık olmanın ötesinde, karar düğümleri etrafında örgütlenen bir sistem olarak hedef alınmasını mümkün kılıyor.
Boyd’un OODA çerçevesi bu yapısal dönüşümün zamansal boyutunu açıklıyor. Zira çatışma, rakibin karar döngüsünü yavaşlatma ve kendi karar alma hızını artırma mücadelesine dönüşüyor. Böylece üstünlük, mekânsal genişlemeden ziyade zamansal kesinti üretme kapasitesi üzerinden tanımlanıyor. Başsızlaştırma tam da bu noktada, karar döngüsünü kesintiye uğratarak, stratejik körleşme üretmeyi amaçlayan bir araç olarak beliriyor.
Cognitive warfare yaklaşımı ise dönüşümün üçüncü katmanını, yani bilişsel alanı görünür kılıyor. Yapısal mimari (ağ), zamansal tempo (OODA) ve bilişsel etki birlikte düşünüldüğünde, savaşın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel ve algısal bir mücadeleye dönüştüğü anlaşılıyor. Başsızlaştırma bu çerçevede, ağın kritik düğümünü hedef alarak karar alma ritmini bozan ve bilişsel şok üreten çok katmanlı bir müdahale formu olarak okunabilir.
Devletler Ne Yapmalı?
Diğer yandan, gelinen noktada yalnızca “ne oluyor?” sorusu değil, “devletler ne yapmalı?” sorusu da ön plana çıkıyor. Çünkü başsızlaştırmanın sıradanlaşması, devletlerin güvenlik mimarisinde önceliklerin yeniden yer değiştirmesini kaçınılmaz kılıyor. AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in “Çatışmaların hukuki temele dayanmamasının yanı sıra devlet mimarisinin hedef alınması kaosu amaçlamakta. İsrailli yetkililerin ifade ettiği şekilde o toplumu [İran’ı] ayaklanmaya çağırarak devlet mimarisini çökertmeye çalışmak daha büyük felâketlere yol açacaktır.” vurgusu bu anlamda olan bitenin görüldüğü ve doğru okunduğunu ortaya koymakla birlikte, devletlerin güvenlik mimarisinin yeniden tanımlanıp tasarlanacağı bir sürecin kaçınılmaz olduğunu da ortaya koyuyor. Zira klasik savunma anlayışı büyük ölçüde fiziksel tehdidi, şehirleri ve altyapıyı korumaya odaklanıyordu. Oysa bu yeni ortamda korunması gereken yalnızca sınır hattı değil, aynı zamanda devlet mimarisinin işleyişinin sürekliliğinin korunması olarak da öne çıkıyor. Bu nedenle politika önerileri, liderlik güvenliğini dar anlamda “koruma” olarak değil, geniş anlamda “devlet dayanıklılığını koruma” olarak ele almayı gerektiriyor.
Bu çerçevede ilk ihtiyaç, karar üretiminin tek bir düğüme bağımlılığını azaltmak olarak beliriyor. Devletler açısından lider merkezlilik, savaş gibi istisna ve olağandışı anlarda stratejik kırılganlığı artıran bir unsura dönüşüyor. Dolayısıyla devletlerin, karar süreçlerini kurumsal katmanlara yayarak, yetki devrini ve yedekli komuta zincirlerini güçlendirerek, başsızlaştırmanın hedeflediği “kesinti” ve “körleşme” etkisini düşürmesini kaçınılmaz kılıyor. Bu durum, liderin ve karar alıcıların fiziki korunmasının daha çok boyutlu sağlanmasını gerekli kılmakla birlikte, devletin karar sürekliliğinin kurumsallaştırılması anlamına da geliyor.
İkinci ihtiyaç, lider güvenliğini yalnızca yakın koruma veya fiziksel tedbirler düzeyinde değil, istihbarat karşıtlığı ve görünürlük yönetimi düzeyinde de yeniden ele almak olarak ortaya çıkıyor. Başsızlaştırma, askeri yığınağa değil, bilgi üstünlüğüne dayanıyor. Bu nedenle devletler, lider hareketliliği ve iletişim izleri üzerinden üretilen hedefleme kapasitesini azaltarak minimuma indirmek zorundalar. Dijital iz ve sinyal azaltımı, çok katmanlı yanıltma, sahte hedefleme ve operasyonel güvenlik disiplininin devlet protokolüne entegre edilmesinin, bu dönemin zorunlu savunma unsurları arasında yer almasını kaçınılmaz kılıyor.
Üçüncü ihtiyaç, kriz anlarında karar alma hızını koruyacak “acil durum yönetişimi” mekanizmalarının inşası olarak beliriyor. Başsızlaştırmanın etkisi yalnızca liderin yokluğu değil, onun yokluğunda oluşan belirsizlik ve iç rekabet tehlikesi oluyor. Bu nedenle devletlerin, liderlik kesintisi ve belli bir zaman aralığında yaşanacak körleşme halinde devreye girecek açık ve meşru prosedürleri güçlendirmesi gerekiyor. Çünkü yetki boşluğu, başsızlaştırmanın stratejik getirisini büyütürken, prosedürel ve kurumsal süreklilik ise bu getiriyi azaltıyor.
Dördüncü ihtiyaç, savunma anlayışının “şehirleri korumak” ekseninden “sinyali korumak” eksenine genişlemesi olarak ortaya çıkıyor. Hava savunması, altyapı güvenliği ve siber güvenlik bu tür süreçlerde tek başına yeterli kalmıyor. Çünkü hedef artık yalnızca fiziksel saldırı değil, karar zincirinin koparılması oluyor. Bu nedenle devletlerin, komuta-kontrol sürekliliğini, alternatif iletişim hatlarını, dağıtık veri merkezlerini ve yedekli koordinasyon ağlarını güvenliğin temel unsurları olarak yeniden konumlandırması gerekiyor.
Beşinci ihtiyaç, diplomasi ve caydırıcılığın yeniden tasarlanması olarak beliriyor. Başsızlaştırmanın sıradanlaşması, egemenlik ihlallerini gri alana iterken, klasik caydırıcılık dilini de zayıflatıyor. Bu nedenle devletlerin, lider hedefli müdahalelerin “yeni normal” haline geldiği bir ortamda, caydırıcılığı yalnızca askeri güçle değil, maliyet üretme kapasitesiyle birlikte kurmak zorunda kaldıkları bir döneme kapı aralanıyor. Zira misilleme seçeneklerinin belirsizliği, karşı tarafın risk algısını yönetmenin araçlarından biri haline geliyor.
Normatif Kırılma: Egemenlik ve ‘Jus Ad Bellum’ Tartışması
Altıncı ihtiyaç ise uluslararası normlar alanında yeni bir pozisyon inşası olarak ortaya çıkıyor. Başsızlaştırma, hukuki sınırların zorlandığı gri bir müdahale alanı oluşturuyor. Bu nedenle devletlerin, yalnızca savunma tedbiri almakla kalmayıp, uluslararası söylem ve meşruiyet üretimi kapasitesini de güçlendirmesi gerekiyor. Zira müdahalenin dili değişirken, meşruiyet mücadeleleri de hız kazanacaktır. Bu ortamda sadece askeri hazırlık değil, normatif hazırlık da stratejik değer taşıyor. Zira başsızlaştırmanın sıradanlaşması yalnızca stratejik değil, aynı zamanda normatif bir kırılma da üretmektedir. Bir devletin en üst liderliğinin doğrudan hedef alınması, klasik egemenlik anlayışının merkezine yerleşmiş olan “siyasal otoritenin dokunulmazlığı” ilkesini tartışmalı hale getirmektedir. Bu tür müdahaleler, Birleşmiş Milletler Şartı’nın kuvvet kullanma yasağı ve meşru müdafaa istisnası üzerine kurulu olan jus ad bellum düzeninin sınırlarını zorlamakta ve meşru müdafaa sınırlarının genişletilip genişletilmediği sorusunu gündeme taşımaktadır.
Ayrıca lider hedefli operasyonlar, uzun süredir fiilen uygulanan ancak hukuken belirsiz kalan ‘siyasi suikast yasağını’ gri bir alana sürüklemektedir. Devlet dışı aktörlere karşı yürütülen hedefli operasyonların devlet liderliğine yönelmesi, savaş ile barış arasındaki ayrımı daha da bulanıklaştırmakta ve uluslararası hukukun silahlı çatışma hukuku ile barış zamanı hukukunu ayıran çizgiyi aşındırmaktadır. Bu nedenle başsızlaştırma yalnızca düşük maliyetli bir rekabet aracı değil, aynı zamanda uluslararası normların yeniden tanımlanmasına yol açabilecek bir pratik olarak da değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak uluslararası sistem, uzun süreli işgallerin yerini kısa süreli fakat yüksek etkili müdahalelerin aldığı bir rekabet düzenine doğru evriliyor. Başsızlaştırma, bu düzenin başat araçlarından biri haline gelme eğilimi gösteriyor. Böylece savaşın hedefi salt toprak değil, irade haline geliyor. Fiziksel mevziler değil, komuta ve kontrol düğümleri stratejik mücadele alanına dönüşüyor. Devletler açısından ise güvenliğin merkezine artık sınırlar kadar karar sürekliliği de yerleşiyor. Bu yüzden yeni dönemde başarı, yalnızca saldırıyı engellemekten değil, kesintiyi absorbe edebilmekten geçiyor.
Bu bağlamda, önümüzdeki günler İran’ın maruz kaldığı başsızlaştırma operasyonuyla başa çıkıp çıkamayacağını, ne tarz seçenekleri, hangi reaksiyonları ortaya koyacağını hem bu yeni müdahale tarzının işlevselliğini hem de İran’ı nasıl bir gelecek beklediğini gösterecek parametreleri sunacaktır.