Hızlanan hayat temposu, dijitalleşen ilişkiler ve aşınan değer dünyası… Modern çağda aile, yalnızca yapısal değil; duygusal, ahlaki ve kültürel düzeylerde de derin bir yorgunluk yaşamaktadır. Günümüzde aileye dair tartışmalar çoğu zaman “çözülme”, “dağılma” ve “işlev kaybı” kavramları etrafında şekillenirken, bu süreç aynı zamanda ailenin hangi yükler altında yorulduğunu ve bu yorgunluğun ilişkiler üzerindeki etkilerini de görünür kılmaktadır. Aile, modern dünyanın hız, performans ve haz odaklı talepleri karşısında hem anlamını hem de taşıyıcı değerlerini korumakta zorlanmaktadır.
Bu bağlamda Celalettin Vatandaş, aile kurumunun modern dünyada maruz kaldığı dönüşümü ve aşınmayı ele alan dört çalışmasıyla kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır.
Bu tanıtım yazısı, söz konusu eserler arasında yer alan 2. kitaba “Aile Yorgunluğu: Tükenen Değerler ve Çözülen İlişkiler” adlı çalışmaya odaklanmaktadır. Bu değerlendirme, aile kurumunun modernleşme, bireyselleşme ve dijitalleşme süreçleri içinde nasıl bir “yorgunluk hâli” yaşadığını; bu yorgunluğun sevgi, sadakat, sorumluluk ve mahremiyet gibi temel ilişki dinamiklerini nasıl etkilediğini ele almayı amaçlamaktadır. Aileyi yalnızca çözülen bir yapı olarak değil, ağırlaşan beklentiler ve tükenen değerler altında varlığını sürdürmeye çalışan bir kurum olarak okumayı öneren bu yaklaşım, modern dünyada aileye dair daha derinlikli bir düşünme imkânı sunmaktadır.
AİLE YORGUNLUĞU
Kitabın giriş bölümünde ailenin yalnızca bireylerin doğup büyüdüğü fiziksel bir birliktelik alanı değil; toplumların kültürel sürekliliğini, kimlik inşasını ve etik dayanışmasını mümkün kılan tarihsel bir form olduğu vurgulanmaktadır. Ancak günümüzde ailenin, yapısal dönüşümler ve ideolojik müdahalelerle anlamı zayıflatılmış, yükü ağırlaştırılmış ve sistematik bir biçimde yorulmuş bir kurum haline geldiği ifade edilir. Bu "yorgunluk" sadece demografik değil; ontolojik, epistemolojik ve etik düzeylerde hissedilen çok katmanlı bir aşınmadır.
Girişin devamında, Michel Foucault’nun biyopolitika ve Guy Debord’un gösteri toplumu kuramları üzerinden, ailenin gerçek ilişkiler yerine reklam ve medya aracılığıyla sunulan "idealize edilmiş imajlar" ve sahte mutluluk senaryoları üzerinden bir simülasyona dönüştüğü anlatılır. Byung-Chul Han’ın yorgunluk toplumu analiziyle paralel olarak, modern bireyin üzerindeki performans baskısının ve "pozitif şiddetin" aileyi bir sığınak olmaktan çıkarıp, bireyin kendini sömürdüğü ve sürekli bir "yetersizlik" hissi yaşadığı bir alan haline getirdiği belirtilir.
Metinde ayrıca, Erich Fromm’un "sahip olmak" yerine "olmak" felsefesi ışığında, sevginin artık bir emek ve sorumluluk süreci değil, piyasada tüketilen bir nesne gibi algılandığı dile getirilir. Emile Durkheim’ın "anomi" ve Anthony Giddens’ın "saf ilişki" kavramlarıyla, toplumsal değerlerin çözülmesi ve aile bağlarının geleneksel zorunluluklardan koparak karşılıklı doyuma dayalı, ancak bu nedenle her an sona erebilecek "akışkan" bir yapıya evrildiği üzerinde durulur.
Modernleşmenin getirdiği riskler bağlamında, Ulrich Beck’in "risk toplumu" perspektifiyle ekonomik ve sosyal güvensizliklerin aileyi nasıl sarstığı; Niklas Luhmann’ın sistem teorisiyle de ailenin dış sistemlerin (ekonomi, hukuk vb.) baskısı altında bir "iletişimsel tükenmişlik" yaşadığı aktarılır. Son olarak Louis Althusser’in aileyi devletin en temel ideolojik aygıtı olarak tanımlaması ve Ivan Illich’in ailenin geleneksel işlevlerini (eğitim, sağlık vb.) profesyonel kurumlara devretmesiyle oluşan "kurumsal bağımlılık krizi" analiz edilir. Giriş bölümü, ailenin tüm bu çok boyutlu baskılar altında direnmeye çalışan, toplumsal hafızanın korunduğu ancak giderek yorgun düşen kritik bir birim olduğu tespitiyle tamamlanır.
1.
Kitabın birinci bölümünde, “Ailenin Doğal Dinamizmi ve Uyum Kapasitesi” başlığı incelenir. “Ailenin tarih boyunca fırtınaların içinden geçerken kökleri toprağın en derin katmanlarına uzanan bir ağaç gibi eğildiği ama kırılmadığı" ve kültürel ile insani dayanışma ihtiyacının son sığınağı olarak varlığını sürdürdüğü vurgulanır. Aile, toplumsal düzenin sadece pasif bir taşıyıcısı değil; sahip olduğu içsel direnç ve yüksek uyum kapasitesi sayesinde toplumsal sürekliliğin aktif bir üreticisi olarak tanımlanır.
Bölümün devamında, ailenin ekonomik krizler, savaşlar, göçler ve doğal afetler gibi travmatik süreçlerde nasıl bir "ekonomik tampon" ve psikososyal destek merkezi haline geldiği anlatılır. Pierre Bourdieu’nun "sosyal sermaye" yaklaşımıyla ailenin, bireylere hem ekonomik hem de kültürel destek sağlayan bir dayanışma ağı olduğu belirtilirken; Granovetter’in sosyal ağ teorisi ve Portes ile Rumbaut’un çalışmaları üzerinden ailenin, göç edilen yeni coğrafyalarda barınma, iş ve eğitim gibi hayati alanlarda bireyi nasıl koruduğu örneklendirilir. Modernleşmenin getirdiği bireyselleşme baskısına rağmen, ailenin Anthony Giddens’ın ifadesiyle "anlaşmaya dayalı" bir yapıya evrilerek de olsa dayanışma işlevini bireysel beklentilerle yeniden tanımladığı aktarılır.
Ayrıca ailenin, Berger ve Luckmann’ın vurguladığı gibi bireyin dış dünyayı anlamlandırmasını sağlayan ilk sosyalizasyon alanı ve kültürel değerlerin aktarım merkezi olduğu üzerinde durulur. Paul Connerton’un toplumsal hafıza kuramı bağlamında; aile ritüellerinin, bayramların ve aile içi iletişim biçimlerinin kültürel kodları kuşaktan kuşağa aktaran ve hafızayı tazeleyen araçlar olduğu belirtilir. Sanayileşme ve kentleşme ile aile yapısı genişten çekirdeğe doğru küçülse de, ailenin krizlere karşı esneklik ve direnç gösterme yeteneğini kaybetmediği savunulur.
Alvin Toffler’ın "gelecek şoku" ve "geçicilik" kavramları üzerinden, modern dönemdeki hızlı değişimlerin ailede bir "kültürel şok" ve rol belirsizliği yarattığı; ancak ailenin bu yoğun baskılar altında dahi sürekliliğini koruma çabasının onun dinamik karakterini kanıtladığı ifade edilir. Birinci bölüm, "insan kırıldığında onu yeniden kaldıran ilk elin hep aile olduğu" ve tüm dış sistemlerin baskısına rağmen ailenin hâlâ en sahici dayanışma mekanı olma vasfını koruduğu tespitiyle tamamlanır.
2.
Kitabın ikinci bölümünde, “Aileye Yönelik Yıpratıcı Müdahalelerin Kavramsal ve Tarihsel Çerçevesi” irdelenir. Ailenin tarih boyunca iktidarın ve çeşitli ideolojilerin müdahalesine en açık alanlardan biri olduğu gerçeği derinlemesine analiz edilmektedir. Bölümün girişindeki şu çarpıcı tespit, ailenin maruz kaldığı bu tarihsel baskıyı özetler niteliktedir: "Tarih, aileye hiçbir zaman kendi kaderini yazma özgürlüğü vermedi; iktidarın kalın parmak izleri hep onun üzerinde kaldı." Bu müdahalelerin yalnızca yasal düzenlemelerle sınırlı kalmadığı; devletin, piyasanın ve ideolojik söylemlerin aileyi kendi rasyonel amaçları doğrultusunda sürekli şekillendirmeye çalıştığı ifade edilir.
Bu bölümde, aileye yönelik kuşatma "doğrudan" ve "dolaylı" müdahaleler olarak iki kategoride incelenir. Doğrudan müdahalelerin; hukuksal reformlar, Medenî Kanun düzenlemeleri ve nüfus planlama politikaları aracılığıyla ailenin normatif yapısını kökten dönüştürdüğü belirtilir. Dolaylı müdahalelerin ise reklamlar, dijital platformlar ve popüler kültür içerikleri üzerinden daha sinsi bir biçimde işlediği; geleneksel aile yapısını bir "kriz mekanı" olarak sunarken, çocuksuz yaşamı veya "post-aile" modellerini idealize ettiği vurgulanır. Bu süreçte, ailenin mahremiyetine yönelik saldırıların "modernleşme" kılıfı altında yapıldığına dikkat çekilerek şu ifadeye yer verilir: "Her müdahale 'düzenleme' adıyla meşrulaştırıldı, oysa çoğu zaman mahremiyetin kalbine saplanan bir hançerden farksızdı."
Ayrıca, Michel Foucault’nun "biyopolitika" ve Louis Althusser’in "ideolojik aygıtlar" kuramları çerçevesinde, ailenin bireyi toplumsal normlara göre terbiye eden ve disipline eden bir mekanizma haline getirilişi ele alınır. Max Weber’in rasyonalizasyon kavramı üzerinden, evliliğin artık kutsal bir bağdan ziyade bireysel konfor ve haz eksenli "bürokratik bir sözleşmeye" dönüştüğü aktarılır. Modernitenin sunduğu "özgür birey" mitinin, bireyi aile bağlarından koparırken onu aslında ontolojik bir boşluğa ve toplumsal bir kimsesizliğe sürüklediği savunulur. Bölümün sonunda, ailenin tüm bu sekülerleşme ve bireyselleşme baskıları altında kendi sahiciliğini koruma mücadelesi veren, ancak sürekli başkalarının çizdiği sınırlarda yaşamak zorunda bırakılan kadim bir kurum olduğu tespiti yapılır.
3.
Kitabın üçüncü bölümü, "Ailenin Normatif Yorgunluğu" başlığıyla aileyi bir arada tutan ahlaki ve etik değerlerin modern dünyadaki aşınmasını mercek altına almaktadır. Bu bölümün temel savı, bir zamanlar aileyi birbirine kenetleyen fedakârlık ve sadakat gibi "görünmez harçların", günümüzde kişisel tercihlere ve geçici tatmin arayışlarına dönüştüğüdür. Değerlerin bu şekilde pragmatikleşmesi ve kutsaldan koparılması, aileyi pusulasını yitirmiş ve belirsiz bir denizde sürüklenen bir yapıya büründürmüştür.
Metinde, Emile Durkheim’ın "anomi" ve George Herbert Mead’in "benlik" kuramları üzerinden, ailenin artık bireyin dış dünyayı anlamlandırdığı bir "normatif laboratuvar" olma vasfını yitirmeye başladığı anlatılır. Aile içindeki değer aktarım mekanizmalarının bozulması; ebeveynlik, evlilik ve kardeşlik gibi rollerin kolektif bir sorumluluk olmaktan çıkıp "keyfi beklentilere" indirgenmesine yol açmıştır. Bölümde bu durum şu etkileyici ifadeyle dile getirilir: "Ailenin yorgunluğu yalnızca ilişkilerde değil, anlamın kendisinde; kutsaldan koparılan değerlerin boşluğunda ağır ağır hissediliyor".
Ayrıca dijitalleşmenin, sekülerleşmenin ve neoliberal yaşam biçiminin mahremiyet üzerindeki yıkıcı etkisi tartışılır. Byung-Chul Han’ın "şeffaflık toplumu" ve Jean Baudrillard’ın "simülasyon" kavramları ışığında, ailenin bir "özel alan" olmaktan çıkıp sosyal medyada gönüllü olarak teşhir edilen bir imaja dönüştüğü vurgulanır. Mahremiyetin bu şekilde kamusallaşması ve "görünürlük" rejimine tabi olması, aileyi etik bir bağlılık merkezi olmaktan çıkarıp performans odaklı bir iletişim koduna hapsetmiştir. Peter Berger ve Max Weber’in analizleriyle paralel olarak, evliliğin artık dini veya etik bir ahit değil, "rasyonel amaçlara hizmet eden bürokratik bir sözleşme" olarak algılanması, bu normatif yorgunluğu derinleştiren temel unsurlardan biri olarak sunulur.
Bölümün son kısımlarında, Alasdair MacIntyre’ın "erdemsizlik krizi" ve hayatın "anlatı bütünlüğünü" kaybetmesi üzerine düşünceleri ele alınır. Modern bireyin, ahlaki pusulasını yitirmiş ve hikayesini kurmakta zorlanan bir varlığa dönüştüğü, ailenin ise bu süreçte sadece ekonomik bir paylaşım alanına indirgendiği tespiti yapılır. Sonuç olarak, ailenin bu krizden çıkabilmesi için sadece biyolojik bir birim değil, "etik ve kültürel süreklilik taşıyıcısı" olarak yeniden inşa edilmesi gerektiği savunulur.
4.
Kitabın dördüncü bölümünde, “Ailenin Medyada Yeniden Kodlanması” başlığı ele alınır. Yazar, medyanın aile kurumunu sadece yansıtan bir ayna değil, onu aktif bir şekilde kurgulayan ve dönüştüren bir "değer mühendisliği" merkezi olduğunu vurgulayarak başlar. Yazara göre modern toplumda medya, toplumsal normları yeniden üreten güçlü bir ideolojik aygıta dönüşmüştür; bu süreçte aile, televizyon dizilerinden reklamlara kadar geniş bir yelpazede sürekli olarak yeniden tasarlanmakta ve geleneksel bağlar sorgulanarak alternatif yaşam biçimleri cazip hale getirilmektedir. Bu dönüşümü yazar şu çarpıcı ifadelerle özetler: "Medyada aile artık yaşanan değil, izlenen bir sahne; hakikatin değil, kurgunun mekânı. Dizilerde ve reklamlarda aile, ya trajedinin ya alaycı bir komedinin ya da tüketim ideolojisinin fonunda yeniden icat ediliyor".
Medya aracılığıyla gerçekleştirilen bu "zihinsel kolonizasyon" sürecinde, aile içi roller ve mahremiyet algısı köklü bir değişime uğrar. Özellikle reality showlar, aileyi bir kriz alanı olarak sunarak mahremiyeti kamusal bir gösteri nesnesine dönüştürmekte, dürüstlük ve sadakat gibi erdemleri "zayıflık" olarak niteleyip stratejik ve manipülatif davranışları "başarı" olarak ödüllendirmektedir. Yazar, reality showların bu etkisini şu şekilde dile getirir: "Reality showlar, aile içindeki mahrem olanı kamusal alana taşımakta ve ailevi krizleri, çatışmaları birer eğlence objesi haline getirerek aileyi istikrarsızlaştırmaktadır". Bu programlar, kolektif ahlak sisteminde bir erozyona yol açarak genç izleyicilerin zihninde ailevi bağları "kırılgan ve süresiz bir ilişki ağına" indirger.
Bölümün devamında tüketim kültürünün aileyi nasıl bir "simülakr" haline getirdiği Baudrillard'ın teorileriyle açıklanır. Reklamlar, aileyi gerçek bir birliktelikten ziyade, satın alınan ürünler üzerinden tanımlanan estetik bir kompozisyon olarak sunar. Bu süreçte "anı yaşama" (carpe diem) felsefesi ön plana çıkarılarak, ailenin dayandığı uzun vadeli sorumluluk ve fedakarlık değerleri, yerini anlık hazlara ve bireysel özgürlük söylemlerine bırakır. Medya içeriklerinde anne ve baba figürleri de bu ideolojik dönüşümden payını alır; baba genellikle beceriksiz veya otoriter bir engel, anne ise ya aşırı duygusal ya da sadece tüketim tercihlerine göre tanımlanan bir figür olarak karikatürize edilir.
Bölümün son kısmında ise sinemanın aile değerlerini tartışmaya açan bir "toplumsal laboratuvar" işlevi gördüğü analiz edilir. Kramer vs. Kramer filminde geleneksel rollerin sarsılması, The Squid and the Whale filminde narsisistik ebeveynliğin yıkıcı etkileri, A Separation filminde gelenek ile modernlik arasındaki çatışma ve Shoplifters filminde biyolojik bağların ötesindeki "seçilmiş aile" kavramı derinlemesine incelenir. Sinema, bu temsiller aracılığıyla aileyi hem yıkan hem de yeniden kuran bir mecra olarak karşımıza çıkar. Sonuç olarak yazar, medyanın aileyi tarihsel ve ahlaki bağlarından kopararak, onu bireysel haz ve tüketim odaklı bir "gösteri" nesnesine dönüştürdüğünü savunur.
5.
Kitabın Beşinci Bölümü ise “Nikâhın Ticarileşmesi ve Evliliğin Metalaşması" başlıklı kısmını içermektedir. Bu bölüm, nikâhın tarihsel süreçte kutsal bir sözleşmeden, modern dünyada nasıl piyasa koşullarına teslim olmuş bir tüketim nesnesine dönüştüğünü derinlemesine analiz eder. Yazara göre nikâh, artık sadece iki bireyin iradesinden ziyade "piyasanın ve vitrinin kurallarıyla" şekillenmekte; evlilik ise bir yuvadan çok "statünün ve beğeni sayılarının hükmüne teslim edilen bir ürüne" dönüşmektedir. Bölümün temel iddiasını yazar şu sözlerle özetler: "Evlilik, sadakatin değil, tüketim gücünün ve gösterişin sergilendiği bir sahne hâline geldi. Aşkın en mahrem sözü bile paketlenip satılabilir, 'lüks düğün deneyimi' adıyla pazarlanabilir oldu".
Bölümün ilk kısımlarında nikâhın dini ve geleneksel yapılardaki köklü yeri incelenir ve onun sadece biyolojik bir birleşme değil, toplumsal bütünleşmeyi sağlayan ahlaki bir sembol olduğu vurgulanır. İslam hukukunda nikâhın iradeye dayalı bir "akid" olması, Hristiyanlıkta ise bozulamaz bir "sakrament" olarak görülmesi, bu kurumun tarih boyunca taşıdığı manevi ağırlığın göstergesidir. Ancak modernleşme ve laikleşme süreciyle birlikte evlilik, dini otoritenin alanından çıkarak sivil otoritenin denetimine girmiş; kutsal bir ayin olmaktan ziyade hukuki bir sözleşme niteliği kazanmıştır. Bu durum nikâhın anlam boyutunu "kutsaldan profana" doğru kaydırmış, aile kurmanın rızaya dayalı bireysel bir tercih olarak yeniden tanımlanmasına yol açmıştır.
Bölümde üzerinde durulan en kritik konulardan biri, evliliğin bir "gösteri" ve "tüketim" nesnesi haline gelmesidir. Günümüzde nikâh törenleri, sosyal statünün sergilendiği ve ekonomik gücün pazarlandığı birer mecraya dönüşmüştür. Özellikle sosyal medya platformlarında paylaşılan lüks düğün içerikleri, bireyleri "benlik sunumu" üzerinden bir yarışa itmekte ve evliliğin asıl anlamını bu görsel şölenin gölgesinde bırakmaktadır. Yazara göre bu süreçte romantik aşk bile kapitalist sistem tarafından araçsallaştırılmıştır: "Modern kapitalizm yalnızca üretim ilişkilerini değil, aynı zamanda duyguları, ilişkileri ve toplumsal kurumları da piyasa mantığına göre yeniden yapılandırmakta, nikâhın anlamı ve işlevini değiştirdiği gibi, kültür endüstrisinin bir unsuru hâline gelmesini de sağlamaktadır".
Son olarak bölüm, postmodern kültürün etkisiyle evliliğe alternatif olan "akışkan" birliktelikleri ve cinselliğin nikâhtan bağımsızlaşmasını tartışmaya açmaktadır. Artık nikâh, sadakat ve uzun vadeli sorumluluk içeren tek seçenek olmaktan çıkmış; yerini daha esnek, geçici ve bireysel tatmin odaklı ilişki modellerine bırakmıştır. Bu dönüşüm, geleneksel aile yapısının ve ahlaki değerlerin "zihinsel bir sömürgeleşme" ile aşınmasına, ailenin toplumsal hafızadaki yerinin sarsılmasına neden olmaktadır. Yazar, modern ahlakın bu noktada büyük bir çelişki yaşadığını, bireysel özgürlük söylemi altında ailevi bağların ve çocukların psikolojik gelişimini koruyacak etik çerçevelerin zayıflatıldığını savunur.
6.
Kitabın altıncı bölümünde yazar, “Evlilikte Sevgi ve Aşkın Dönüşümü” üzerinde durur. Evlilikte sevgi ve aşk kavramlarının tarihsel, kültürel ve sosyolojik süreçler içerisindeki köklü dönüşümünü analiz eder. Yazara göre sevgi, günümüzde artık kalpten kalbe uzanan derin bir bağ olmaktan çıkıp çağın hızına yenik düşmüş bir algoritmaya ve pazarın vitrininde tüketilen bir imgeye dönüşmüştür. Evlilik kurumu, iki ruhun ebedi yoldaşlığı yerine, zamanın akışında sürekli test edilen ve pazarlığı bitmeyen bir sözleşme halini alırken; aşkın ölümsüzlüğü değil, geçiciliği normal karşılanmaya başlanmıştır. Bölümde, insanın sadece fiziksel ihtiyaçlarını değil, duygusal ve manevi bağlarını da sürekli inşa eden ve anlamlandıran bir yapıya sahip olduğu, bu bağlamda sevgi ve aşkın toplumsal kurumların (özellikle evliliğin) hem kurucu hem de sürdürücü temeli olduğu vurgulanır.
Yazar, sevgiyi psikolojik ve kuramsal açılardan ele alırken Erich Fromm’un sevmeyi pasif bir duygu değil, bir eylem, bir sanat ve bir karar olarak tanımlayan görüşlerine yer verir. Bununla birlikte, Robert Sternberg’in aşkı yakınlık, tutku ve bağlılık bileşenleriyle açıklayan "Aşkın Üçgen Teorisi" ve çocukluktaki güvenli bağlanmanın yetişkinlikteki sağlıklı ilişkilerin temeli olduğunu savunan Bağlanma Kuramı bölümün teorik çerçevesini oluşturur. Tarihsel perspektifte, kadim kültürlerde evliliğin bireysel duygulardan ziyade kolektif normlara ve aile ittifaklarına dayandığı, sevginin ise evlilik süreci içerisinde gelişen bir sonuç olarak görüldüğü aktarılır. Modernleşme ve Aydınlanma sonrası süreçte ise aşkın dinsel bağlardan koparak bireyin kendini gerçekleştirdiği, Anthony Giddens’ın ifadesiyle dışsal zorunluluklardan arınmış "saf ilişki" modeline evrildiği belirtilir.
Ancak yazara göre bu modern dönüşüm, Zygmunt Bauman’ın "akışkan modernite" kavramında olduğu gibi, bağların daha geçici ve tüketilebilir hale gelmesine de yol açmıştır. Bu bağlamda dijitalleşmenin etkisiyle ortaya çıkan, iletişimin aniden kesilmesi anlamına gelen ghosting ve karşı tarafa umut verip yedekte tutma davranışı olan breadcrumbing gibi modern flört pratikleri sosyolojik birer olgu olarak incelenir. Eleştirel bir boyutta yazar, psikanalitik yaklaşımlar (Freud ve Lacan) üzerinden aşkın bir eksiklik ve idealizasyon süreci olduğunu; aşırı idealizasyonun hayal kırıklıklarına ve sahiplenme duygusuyla meşrulaştırılan şiddet ve kontrolcü davranışlara zemin hazırlayabildiğini tartışır.
Kültür endüstrisi bağlamında ise (Adorno ve Horkheimer), aşkın medya ve reklamlar aracılığıyla nasıl standartlaştırılarak ticari bir meta haline getirildiği ve Sevgililer Günü gibi pratiklerle bir pazarlama nesnesine dönüştürüldüğü analiz edilir. Erving Goffman’ın dramaturjik yaklaşımıyla örtüşecek şekilde, modern bireyin aşkı içsel bir bağdan ziyade sosyal medyada sergilenen bir performans olarak yaşadığına dikkat çekilir. Bölümün sonunda, medya ve sosyal platformlar aracılığıyla sunulan kusursuz aşk imgelerinin, gerçek hayatın sorumluluklarıyla çatışarak bireylerde derin bir tatminsizlik duygusu yarattığı ve aşkın artık bir "duygu"dan ziyade kanıtlanması gereken bir gösteriye dönüştüğü vurgulanır.
7.
Kitabın yedinci bölümü, “Cinselliğin Tarihsel ve Kültürel Dönüşümü” başlığını taşımaktadır. Bu bölüm, cinselliğin insanlık tarihi boyunca sadece biyolojik bir dürtü olmanın ötesinde, toplumsal düzenin inşasında nasıl temel bir normatif ve kültürel unsur olarak işlev gördüğünü derinlemesine analiz edilir. Yazara göre cinsellik, geleneksel ve ilkel toplumlarda doğurganlık, soyun devamı ve toplumsal hiyerarşilerin korunmasıyla ilişkilendirilen kutsal bir sorumluluk iken; modernleşme ve sekülerleşme süreçleriyle birlikte ahlaki yükümlülüklerden koparılarak bireysel tatmin, haz ve tüketim mantığıyla yeniden tanımlanmıştır. Bölümün temel iddiasını yazar şu çarpıcı sözlerle özetler: “Cinsellik, artık ruhu birbirine bağlayan bir sır değil; tüketim kültürünün hızla eskittiği, değersizleştirdiği bir etkileşim biçimi”.
Bölümün ilk kısımlarında, cinselliğin tarih boyunca din, hukuk ve gelenek gibi kurumsal mekanizmalarla nasıl denetlendiği ve anlamlandırıldığı incelenir. İslam kültüründe nikâhın meşru dairede birleşmeyi sağlayan sosyal bir akid olması veya Hristiyanlıkta cinselliğin sadakat ve ruhsal birleşme amacı taşıması, bu alanın tarihsel süreçteki manevi ağırlığını ortaya koyar. Ancak yazar, modern dönemde Foucault’nun tespitiyle, iktidarın cinselliği sadece bastırmadığını, aksine onu sürekli “konuşturarak” ve tıbbileştirerek yeni bir disiplin nesnesi haline getirdiğini savunur. Bu süreçte cinsellik, içsel bir deneyimden ziyade; ereksiyon süresi, orgazm sıklığı ve teknik beceri gibi ölçülebilir parametrelerle değerlendirilen bir “performans alanı” ve başarı ölçütü haline gelmiştir.
Yazar, estetik cerrahi ve sosyal medya filtrelerinin etkisiyle bedenin sürekli optimize edilmesi gereken bir “proje” haline gelişini de tartışmaya açar. Bireylerin dijital dünyadaki idealize edilmiş normlara uyum sağlama çabası, cinselliği bir özgürleşme alanı gibi gösterse de aslında piyasanın ve performans baskısının yeni denetim mekanizmaları altına sokmaktadır. Yazar, modern ahlakın bu noktada büyük bir paradoks yaşadığını; cinselliğin kamusal alanda bir gösteri nesnesine dönüşürken, bireysel dünyada duygusal derinliğini ve mahremiyetini yitirerek mekanik bir haz ekonomisinin ritmine hapsolduğunu savunur.
8.
Kitabın sekizinci bölümü, “Dijital Kültürde Aile: Sosyal Medya, Mahremiyet ve İlişki Biçimlerinin Dönüşümü” başlığını taşır. Bu bölüm, 21. yüzyılın dijitalleşme teknolojilerinin aile kurumunu sadece yapısal değil, işlevsel açıdan da nasıl kökten bir dönüşüme zorladığını analiz eder. Yazara göre aile, tarih boyunca bireyin kimliğini ve aidiyetini belirleyen organik bir bütünlük iken; günümüzde bu mahrem alan, dijital mecraların etkisiyle bir "performans sahnesine" dönüşmüştür. Bölümün temel felsefesini yazar şu etkileyici sözlerle özetler: “Ailenin sıcak evi, artık ekranların soğuk ışığında parlayan bir sahneye dönüştü. Mahremiyet, paylaşıma açıldıkça sınırlar eridi; sevgi, algoritmaların onayına muhtaç hâle geldi”.
Bölümün ilk kısımlarında, ailenin sosyal medyadaki temsili ve bu temsilin yarattığı “simülasyon” dünyası ele alınır. Dijital kültürde aile hayatı, doğal akışından koparılarak sürekli bir "beğeni" ve "takip" nesnesi haline getirilmiş; en mahrem anlar bile dijital sermayeye dahil edilmiştir. Yazar, bu durumu Jean Baudrillard’ın kavramlarına atıfta bulunarak, gerçek aile deneyiminin yerini "görsel bir kurgunun" aldığını savunur. Özellikle “sharenting” (ebeveynlerin çocuklarının hayatlarını aşırı paylaşması) olayı üzerinde durularak, çocuğun henüz kendi iradesi oluşmadan dijital bir persona haline getirilmesi ve mahremiyetinin ihlal edilmesi etik bir sorun olarak tartışılmaktadır. Yazara göre, “Aile, artık birlikte yaşanan bir deneyim olmaktan çok, başkalarının izlediği bir kurguya dönüşüyor”.
Bölümde derinlemesine incelenen bir diğer konu ise, mahremiyetin erozyonu ve dijital gözetim kültürüdür. Aile üyeleri arasındaki iletişim artık WhatsApp grupları ve sosyal medya bildirimleri üzerinden yürütülmekte, bu da yüz yüze iletişimin taşıdığı duygusal derinliği zayıflatmaktadır. Sosyal medya platformlarındaki "ideal aile" şablonları, bireyler üzerinde estetik bir baskı oluşturarak aileyi neoliberal piyasa değerlerine göre şekillenen bir “proje” haline getirmiştir. Instagram’da paylaşılan "mutlu aile" kareleri, gerçek hayattaki çatışmaları ve zorlukları gizleyen bir vitrin işlevi görmektedir. Yazar, bu dijitalleşme sürecinin aileyi geleneksel, sabit ve biyolojik bir yapıdan çıkarıp; daha "akışkan" ve hatta yapay zekâ temelli duygusal ilişki modellerine (dijital evlatlık, sanal çocuk büyütme gibi) doğru evrilttiğini belirtir.
Sonuç olarak bölüm, dijitalleşmenin aileye sunduğu teknolojik kolaylıkların ötesinde, ailenin toplumsal hafızadaki yerini ve ahlaki değerlerini sarsan bir “zihinsel sömürgeleşme” yarattığı tespitiyle sona ermektedir. Yazara göre modern aile, dijital kültürün dayattığı hız, görünürlük ve teşhir odaklı yapı içerisinde kendi mahremiyetini ve duygusal güvenliğini korumakta büyük bir çelişki yaşamaktadır.
9.
Kitabın dokuzuncu bölümü, “Yalnızlık: İzole Bedenler, Kopmuş Ruhlar” başlığını taşımaktadır. Yazara göre yalnızlık, artık sadece dört duvar arasında yaşanan bir fiziksel yalıtılmışlık değil; aksine kalabalık şehirlerin ve sonsuz dijital bağlantıların ortasında büyüyen bir “ruhsal çürüme” halidir. Bölümün temel felsefesini yazar şu çarpıcı ifadelerle özetler: “Yalnızlık, çağın gürültülü sessizliği olarak insanın içini kemirmeye devam ediyor”.
Kitapta, yalnızlığın sadece modern bir durum değil, insanın varoluşuyla ilgili derin bir olgu olduğu ancak 21. yüzyılda bu durumun görünürlüğünün arttığı vurgulanır. Yazar, yalnızlığı bireyin çevresiyle kurduğu ilişkilerdeki “duygusal yetersizlik ve eksiklik” olarak tanımlar; burada önemli olan bağ sayısından ziyade, bu bağların taşıdığı anlam ve derinliktir. Modernite ve kentleşme süreciyle birlikte, bireyi geleneksel toplumsal yapılardan (mahalle, akrabalık, geniş aile) koparan süreçler, onu “seküler referanslarla kurduğu ilişkide köklü bir kopuşa” sürüklemiştir. Bu bağlamda, geleneksel dayanışma ağlarının çözülmesi, bireyi büyük ölçekli kentlerde anonim ve yabancılaşmış bir yaşam biçimine mahkûm etmiştir.
Bölümde derinlemesine incelenen bir diğer konu ise, dijitalleşme ve yalnızlık arasındaki paradoksal ilişkidir. Dijital teknolojiler bireye fiziksel olarak yalnız kalmadan başkalarıyla iletişim kurma imkânı sunsa da, bu durumun “yüzeysel bir ilişki biçimine” yol açtığı ve gerçek bağ kurma süreçlerini zayıflattığı belirtilir. Sosyal medya platformları, bireylerin kendilerini sürekli başkalarıyla kıyasladığı bir performans alanına dönüşmüş; bu da kişiyi daha izole ve mutsuz bir hale getirmiştir. Yazar bu durumu şu sözlerle eleştirir: “Aile, artık birlikte yaşanan bir deneyim olmaktan çok, başkalarının izlediği bir kurguya dönüşüyor”; ancak bu kurgu, bireyin iç dünyasındaki boşluğu doldurmaya yetmemektedir.
Bölümün dikkat çekici bir diğer analizi, neoliberal ekonominin yarattığı “Dirsek Toplumu” (Ellbogen-gesellschaft) kavramıdır. Bu düzende bireyler birbirlerini desteklenecek dostlar olarak değil, alt edilmesi gereken potansiyel rakipler olarak görmekte, bu rekabetçi yapı toplumsal dayanışmayı erozyona uğratmaktadır. Ayrıca, aile yapısındaki değişimden en çok etkilenen kesim olan yaşlıların yalnızlığına da özel bir vurgu yapılır. Geleneksel geniş aile yapısından çekirdek aileye geçişle birlikte yaşlılar, modern toplumda “işlevsiz” ve “verim dışı” görülmeye başlanmış; bu durum onları hem fiziksel hem de duygusal bir yalıtılmışlığa sürüklemiştir.
Bölüm, yalnızlığın modern dünyada artık bir istisna değil, “yeni bir norm” haline geldiği tespitiyle sona erer. Yazara göre bu yapısal yalnızlık, bireyin sadece sosyal bir ihtiyacı değil; neoliberal sistemin, dijital kültürün ve dönüşen aile yapısının el birliğiyle ürettiği toplumsal bir krizdir. Modern insan, kalabalıklar içinde “izole bir beden” olarak kalırken, ruhu da bu yapay ve hız odaklı dünyadan kopmaktadır.
10.
Kitabın onuncu bölümü ise, “Boşanma ve Toplumsal Dönüşüm: Geleneksel Kodlardan Modern Normlara” başlığını taşımaktadır. Yazara göre boşanma, artık sadece hukuksal bir ayrılık değil; modern insanın tahammül yorgunluğunun, sorumluluktan kaçışının ve bireysel özgürlük arayışının bir izdüşümüdür. Bölümün özünü yazar şu çarpıcı tespitle ifade eder: “Bir zamanlar evlilik, fırtınaları birlikte aşmak demekti; bugün ise ilk dalgada terk etmek doğal, kalmak ise fazlalık gibi görülüyor”.
Bölümün girişinde, boşanmanın birey-toplum-hukuk üçgeninde süregelen gerilimlerin somutlaştığı karmaşık bir toplumsal pratik olduğu vurgulanır. Geleneksel yapılarda evlilik kutsal bir bağ ve toplumsal bir sözleşme olarak görülürken, modern dünyada bu bağın “koşullu bir beraberlik” teklifine dönüştüğü belirtilir. Yazar, boşanmayı sadece bireyler arasındaki bir bağın kopması değil, aynı zamanda evlilik kurumunun anlamına ve toplumsal yapıların istikrarına dair derin bir kırılma olarak nitelendirir.
Bölümde, boşanma olgusuna dair kapsamlı bir tarihsel ve dini perspektif sunulur. Yahudilikteki “get” belgesi, Hristiyanlıktaki “sakrament” anlayışı ve İslamiyet’teki “talâk” kavramı üzerinden, boşanmanın kadim kültürlerden modern dünyaya nasıl evrildiği analiz edilir. Özellikle İslam hukukunda boşanmanın “helal olan şeylerin en sevimsizi” olarak nitelendirilmesi, bu eylemin toplumsal vicdandaki hassas dengesine işaret ederken; modernitede bu dini ve ahlaki referansların yerini seküler ve birey merkezli tercihlere bıraktığı anlatılır.
Bölümün en dikkat çekici kısımlarından biri, neoliberal kültürün evlilik üzerindeki tahrip edici etkisidir. Yazara göre modern insan, Alain Ehrenberg’in ifadesiyle bir “kendisi olma yorgunluğu” içindedir ve bu durum ilişkilerde sabır, fedakarlık ve kriz yönetimi gibi becerilerin zayıflamasına yol açmıştır. Günümüzün “performans odaklı” toplumunda birey, partnerini desteklenecek bir eşten ziyade, kendi kişisel gelişiminin önünde bir engel veya tatmin edilmesi gereken bir tüketim nesnesi olarak görmeye başlamıştır. John Gottman’ın “Mahşerin Dört Atlısı” (eleştiri, küçümseme, savunma ve duvar örme) olarak tanımladığı iletişim krizleri, modern evliliklerin neden bu kadar kırılgan hale geldiğini sosyopsikolojik bir çerçevede açıklar.
Ayrıca, dijital kültürün ve medyanın boşanmayı “normalleştirme” ve hatta “idealize etme” rolü derinlemesine incelenir. Sosyal medya platformları ve popüler diziler, boşanmayı bir başarısızlık değil; aksine bireyin “kendini bulma yolculuğu” ve bir “başarı anlatısı” olarak pazarlamaktadır. Bu durum, toplumsal hafızada boşanmanın yarattığı travmatik etkileri maskeleyerek, onu rasyonel ve kaçınılmaz bir tercih haline getirmektedir.
Sonuç olarak bölüm, boşanmanın günümüz dünyasında artık bir istisna değil, “yeni bir norm” haline geldiği tespitiyle sona erer. Yazara göre bu yapısal dönüşüm, sadece bir aile krizi değil; toplumsal dayanışma ağlarının çözüldüğü, “biz” odaklı yaşamdan “ben” merkezli bir rekabet alanına geçildiği derin bir sosyolojik kırılmadır. Boşanma, modern insanın özgürlük vaadi ile köksüzlük arasında sıkıştığı bu yeni dünyanın en görünür semptomlarından biridir.
Kitabın on birinci ve son bölümü, “Gelenek ile Modern Arasında Aile: Direnç ve Dönüşüm” başlığını taşır. Bu bölüm, modernleşme fırtınasının ortasında kalan aile kurumunun hem sarsılmaz görünen köklerini hem de kaçınılmaz dönüşümünü geniş bir sosyolojik yelpazede ele alır. Yazara göre aile, bugünün dünyasında “zamanın iki ucunda gerili bir ipte yürüyen yorgun bir cambaz” gibidir; bir ayağıyla geleneksel değerlere tutunmaya çalışırken, diğeriyle modern arzuların kaygan zemininde dengesini bulmaya çalışmaktadır.
Bölümün başında, ailenin sadece biyolojik bir üreme ünitesi değil, bireyin kimliğini inşa ettiği, toplumsal değerleri içselleştirdiği ve yaşama dair ilk “yol işaretlerini” edindiği en temel ve köklü kurum olduğu hatırlatılır. Ancak Sanayi Devrimi ile başlayan ve 20. yüzyılın son çeyreğinde küreselleşmeyle derinleşen süreç, aileyi köklü bir yapısal değişime zorlamıştır. Geleneksel tarım toplumlarının çok kuşaklı “geniş aile” modeli, yerini kentsel yaşamın dinamiklerine uygun, daha izole ve hareketli olan “çekirdek aile” yapısına bırakmıştır. Bu süreçte kadınların iş hayatına katılımı ve ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaları, evlilik içindeki geleneksel rol dağılımlarını ve hiyerarşiyi sarsarak aile içi dengeleri yeniden tanımlamıştır.
Yazar, modern zamanlarda aile kurumunun karşı karşıya kaldığı “varoluş problemini” tartışırken çarpıcı teorik perspektiflere başvurur. Ailenin yok oluş sürecine girdiğini savunan Marksist, feminist ve postmodern yaklaşımlar (Engels, Firestone, Bauman gibi) analiz edilir. Özellikle Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite” kavramı üzerinden, günümüz ilişkilerinin sorumluluktan kaçan, kolayca terk edilebilir ve “tüketim odaklı” yapısı vurgulanır. Anthony Giddens’ın “saf ilişki” ve Ulrich Beck’in “müzakere edilmiş aile” tanımları, modern ailenin artık geleneksel zorunluluklarla değil, bireysel doyum ve duygusal tatmin odaklı kararlarla ayakta durduğunu gösterir.
Bölümde dikkat çeken bir diğer unsur, modern ritüellerin aileyi “kurtarma” veya “koruma” çabasıdır. Anneler Günü, Sevgililer Günü gibi “özel günler”, bir yandan kapitalist tüketim kültürünün bir parçası haline gelmişken, diğer yandan zayıflayan duygusal bağları sembolik düzeyde onarma işlevi görür. Charles Horton Cooley’nin kavramlarıyla ifade edilirse aile, yüz yüze ve samimi ilişkilerin kurulduğu bir “birincil grup” olma özelliğini yitirerek, daha mesafeli ve görev odaklı bir “ikincil grup” karakterine bürünme riskiyle karşı karşıyadır.
*
Kitabın son kısımları, Türkiye’deki aile yapısının özgünlüğüne ayrılmıştır. Türkiye’de ailenin ne tam anlamıyla geleneksel ne de tamamen modern olduğu, her iki yapının iç içe geçtiği “melez ve geçişli” bir form sergilediği belirtilir. Batı’daki bireyselleşmeye rağmen Türkiye’de akrabalık ağlarının ve dayanışma pratiklerinin hala güçlü bir direnç gösterdikleri; ancak modern taleplerle geleneksel kodlar arasındaki gerilimin özellikle genç kuşaklarda derin bir çatışmaya yol açtığı vurgulanır.
Sonuç olarak yazar, ailenin yok olmadığını ancak radikal bir biçimde dönüştüğünü ilan eder. Aile, tüm sarsıntılara ve “yok oluş” senaryolarına rağmen, insanlığın hala en eski ve en sahici sığınağı olmaya devam etmektedir. Bölüm, modern dünyanın dayattığı “ben” merkezli yaşam ile ailenin vaat ettiği “biz” duygusu arasındaki dengeyi kurabilmenin, toplumun gelecekteki psikolojik ve sosyolojik sağlığı için hayati olduğu tespitiyle noktalanır.