Modern Siyasal Tabu: Laik Devlet

KENAN ALPAY

Başbakan Erdoğan’ın Mısır, Tunus ve Libya gezisi yeni Orta Doğu dengeleri üzerine pek çok tartışmayı beraberinde getirdi. Tartışmalar devam ederken iç politikada olduğu kadar dış politikada da ‘laiklik’ meselesinin önemli bir yer tutacağı anlaşılıyor.

Başbakan Erdoğan’ın Mısır halkına ‘laik devlet’ önerisi ile başlayan sürecin gayet planlı ve ısrarlı bir siyasal söylem olduğu devam eden süreçte daha iyi anlaşılmış olmalı. Başbakan Erdoğan’ın ‘laiklik’ önerisini genişletilmiş izahlar eşliğinde Tunus ve Libya’da da sürdürmesinin doğru ve yanlışlığı kadar sebepleri ve hedefleri itibariyle de tartışılması gerekiyor. Sömürgeci Batı’nın işbirlikçisi despot rejimlerden henüz tam olarak kurtulamamış, halen kendi içinde denge kurma mücadelesi veren Müslüman toplumlara yapılan bu ‘laik telkin’in neye ve nereye tekabül edeceği üzerinde etraflıca durulmalı.

Kuzey Afrika’da despotik rejimlere karşı halk hareketleri başladığı andan itibaren bütün güç merkezleri bu hareketlere isim, sıfat, menşe ve hedef belirlemek üzere adeta yarışa girdi. Peki, söz konusu güç merkezleri uzun yıllar boyunca despotik iktidarların demir yumruğu altında ezilen Müslüman toplumların en temel hak ve özgürlük taleplerine nasıl karşılık verdi? Elbette ki “Başka bir ülkenin iç işlerine müdahale edilemez!” bahanesiyle kulaklarını tıkayarak. Üstelik enerji ve silah anlaşmaları başta olmak üzere yerli despotlarla her türden işbirliğini geliştirmekte pek hevesliydiler.

Şimdilerde ise bu güç merkezleri Mübarek, Zeynel Abidin Bin Ali, Kaddafi gibi işbirlikçi despotların arkasından konjonktür gereği ağlama ve ağıt yakma imkanı bulamıyorlar. Fakat yeni kurulacak rejimlerin de eskilerinden farkı olmaması için bütün imkanlar seferber ediliyor. Yıkılan despotik rejimlerin henüz dumanları tüterken yeni kurulacak rejimlerde belirleyici olmak üzere bu ülkelere AB, ABD, Rusya, Çin’in yanı sıra Türkiye’den de ciddi bir ilgi yoğunlaşması oldu. İlgi alanları ise sadece iktisadi, askeri, diplomatik beklenti ve tekliflerle sınırlı kalmıyor. Anayasanın içeriği başta olmak üzere bu ülkelerde kurulacak siyasal sistemin alacağı şekil şimdilerde acil gündemin merkezinde yer alıyor.

Nasıl Bir Devlet Modeli?

Nasıl bir devlet modeli? Bu soru en temel hak ve özgürlüklerine kavuşmak için canları pahasına sokaklara dökülmüş insanlar kadar, hatta belki daha fazlasıyla Orta Doğu ve dünya genelinde nüfuz oluşturmak, nüfuzunu korumak isteyen devletleri de ilgilendiriyor. “Bir ülkenin iç işlerine müdahale edilemez!” prensibi, şartlar gereği rafa kalkmış durumda. Müslüman toplumların Batı ve İsrail menfaatleriyle çatışmayan yönetimler altında tutulması şartıyla krallık, askeri cunta, oligarşi veya demokrasi gibi rejimlerden herhangi birine mecbur bırakılması emperyalizm açısından yeterli sayılmaktadır.

AK Parti hükümetinin son on yıllık iktidar deneyimlerini Başbakan Erdoğan’ın gezisiyle bölge ülkelerine taşıma niyeti her durakta bütün imkanlar değerlendirilerek kullanıldı. Bölge ülkelerinde Erdoğan’a yönelik halk nezdinde gösterilen itibar ve sevgiye mukabil eski düzenin artıkları endişeli ve zorlaştırıcı misyonlarında ısrar ediyorlardı.

Son dönemde giderek artan Siyonist İsrail karşıtı ve Filistin mücadelesini destekleyen siyaseti, Türkiye’nin nasıl bir diplomatik ilişki ağı kurmak istediği yönündeki soruları yoğunlaştırdı. Türkiye, Müslüman ülkelerle nasıl bir ilişki kurmak istiyor? Ast-üst ilişkisinin sempatik fakat temelsiz formülü ‘abi devlet’ veya ‘lider ülke’ mi öngörülüyor? Laik ve liberal değerlerin eğitim işbirliği anlaşmaları yoluyla talim ve terbiye yoluyla aktarılması mı öngörülüyor yoksa?

Türkiye ve bölge ülkeleri arasındaki ilişkiler Ali Bulaç’ın “üsten tavsiye”, Ahmet Varol’un “telkin, model ihracı” mahiyetine bürünürse ciddi sıkıntılara yol açar uyarıları önemlidir. Konu bağlamında Rasim Özdenören’in laikliğin kavramsal ve tarihsel tecrübe açısından İslam’la uyuşmasının mümkün olmadığını özetleyen yazısı ile Yusuf Kaplan’ın “Kendimiz kalabilmek için laiklik çağrılarına mukavemet etmeliyiz” çağrısı da son derece yerindedir.

‘Laik devlet’ tavsiyesinin arkasında uluslararası diplomasi gereği bir ‘takiyye’ mi söz konusudur yoksa siyasi bir pragmatizm mi yatmaktadır bilemeyiz. Fakat laikliğin tarihi ve ideolojik içeriğinin ne kadar büyük handikaplar içerdiği bellidir. Mesela Türkiye toplumu açısından laiklik talep edilen, özlenen, ihtiyaç duyulan bir ilke miydi? Laiklik bu ülkede ve toplumda silah zoruyla, hapis korkusuyla egemen kılınan ve yine aynı yollarla muhafaza edilen bir ilke değil midir? Türkiye’de hangi derde deva oldu ki, Başbakan ilaç diye laik devlet modelini İslam coğrafyasına telkinde ısrar etmektedir?

Nasıl bir tanım getirirse getirsin Başbakan Erdoğan’ın laikliğe itibar kazandırması mümkün değildir. Kavramın tarihsel ve toplumsal olarak tecrübe edilen acılardan soyutlanması, yeni bir mahiyet kazandırılarak masum ve meşru bir ilkeye dönüşmesinin imkanı yoktur. Laiklik, Müslüman toplumlar için çıkmaz bir sokaktır. İslam’ı iktisadi, siyasi, hukuki, kültürel açıdan hayatın dışına çıkarmanın, dar ve kontrollü alanlara hapsetmenin modern zamanlardaki gerekçesi olmuş laikliği makul ve sempatik bir yönteme tahvil etme çabaları külliyen zarar getirecektir. Durum ortadayken laiklik modellerinden birini tercihte zorlanmak da neyin nesi oluyor!?

Kemalist laiklikle mücadele eden bir toplumu liberal laikliğe sığınmaya, liberal laikliğin öncüsü ve sözcüsü olmaya yönlendirmeye kalkışmak ciddi bir itikat krizidir.  İslam, Müslüman olmayanların temel hak ve özgürlüklerini teminat altına almaktan aciz mi ki laik devletin payandası rolüne mahkum kalsın. Sadece kavramsal olarak değil tarihsel tecrübe olarak da İslam ve laik devlet düzenlerinin tekraren göz önünde bulundurulması aradaki derin farkı ve çelişkiyi herkese gösterecektir.

Kemalist devlet eliyle İslam’ı laikleştirme zorbalıklarına direnerek iflas ettirmiş bir toplum, muhafazakar hükümet eliyle laikliği İslamlaştırma çabalarına karşı da direnç gösterecektir muhakkak. Laiklik-İslam tartışmalarının Türkiye’de yol açtığı sorunlar ortadayken Mısır, Libya ve Tunus’a yönelik “laiklik açılımı” kötü bir şaka olsa keşke!

‘Laik Devlet’ çağrısına tepkiler

Başbakan Erdoğan’ın “Laiklikten korkmayın” çağrıları söz konusu ülkelerde ve Türkiye’de nasıl yankılandı acaba? Önümüzdeki seçimde Mısır Cumhurbaşkanlığına aday olan isimlerden Şeyh Salah Ebu İsmail kendilerine yapılan bu teklife-telkine hiç de sıcak bakmadıklarını şöyle izah ediyordu: “Mısır halkı kendisine İslami hükümet kurması yönünde slogan attı ve o, Mısır’da laik rejimin kurulmasıyla karşılık verdi. Bu şerefli ve büyük insan için (Erdoğan) gösterdiğimiz saygıya rağmen kendisine Türkiye’nin deneyimlerinin Mısır’da işe yaramayacağını hatırlatmamız gerekiyor.” Zaten İhvan-ı Müslimin sözcüsü de bu öneriyi “Hiçbir ülkenin siyasal modelini klonlamayacağız” diyerek açıkça reddetmişti.

Libya’dan yükselen sesler de ‘laik devlet’ çağrılarının ne kadar yerinde olup olmadığını göstermesi açısından dikkatle dinlenmeye değer nitelikte. UGK lideri Mustafa Abdülcelil yeni Libya’da yasaların kaynağının İslam olacağını, hukuk devleti anlayışına ve refaha dayalı, şeriatın temel alındığı bir mevzuatı hedeflediklerini bütün dünyaya beyan ediyordu. Nasıl bir devlet ve toplum modelini benimsediklerini izah sadedinde sarf ettiği şu sözleri ise başka bir söze gerek bırakmayacak kadar net ve anlaşılır olsa gerek: “Sağ ya da sol, hiçbir aşırılıktan yana ideolojiyi kabul etmeyeceğiz. Vasat İslam’ın olduğu Müslüman bir halkız, bu yolda kalmaya devam edeceğiz.”

Fakat bütün bu açık reddiyelere rağmen Türkiye’den bazıları kendi kendilerine gelin-güvey olmuşlardı bile. Hem Kemalist çevrelerde hem de liberal çevrelerde laik rejimin Müslüman Arap toplumlara ihracı heyecan ve sevinç dalgalarına vesile olmuştu. “Laiklik Cihadı” manşetleriyle Taraf Gazetesi, Orta Doğu’da rakipsiz olabilmesi için Türkiye’nin Müslümanlık yarışına değil “laik, demokrat, Müslüman” kimliğiyle yarışa girmesini tavsiye ediyordu. Gıpta edilen bir yıldız olmanın yolu olarak bize tavsiye edilen müstesna iki değer şunlar: “Büyüme hızı yüksek bir liberal ekonomi ile laik ve demokrat kimlikle harmanlanmış bir Müslümanlık.”

Batı’da birkaç gazetenin manşetine çektiği “Türkiye çağı, Arap dünyasının yeni Selahaddin Eyyubi'si Erdoğan” vs gibi sloganlarla cuşu huruşa gelip Başbakan’ın laiklik çıkışını övgü yarıştırmak için vesile sayan hanımlar da çıktı. İşte Ayşe Böhürler’in konuya ilişkin Yeni Şafak’taki yazısı işbirlikçi despot rejimlerin İslam ve Filistin davasını istismar etmeleriyle Müslüman halkların duyarlılıklarını ayrıştıramayacak kadar kafa karışıklığının ürünü olsa gerek. Fakat bu kafa karışıklığının daha kötü tezahürleri de var.

Mesela  “Müslüman fert, laik devlet” kombinasyonunun kendisi kadar bu yolla ulaşılacak çözüme ilişkin Mısır, Tunus ve Libya’dan yükselen itirazları Ayşe Böhürler hanım “ters köşeye yatan Araplar” diye alaya alıp küçük düşürmeye kalkıyor aklınca. AK Parti perspektifine Batılılar kadar yoğun ilgi göstermeyen Müslüman toplumları önyargılı bir Arap kavmiyetçiliğinin esiri sayarken yaptığı haksızlığı daha ileri boyutlara taşıyor. Ayşe Böhürler gibi laik ve liberal değerleri biraz geç keşfetmiş hanımların, beylerin herkesi kendileri gibi aydınlatma, bu misyonlarına direnenleri de küçük düşürmeye kalkışmaları gözlerden kaçmıyor.

Şu açıktır ki, laik devlet çağrılarına itirazların merkezinde Müslüman halkların İslam’a bağlılık ve derin tecrübeleri var, bazı sonradan görme liberal hanım ve beylerin küçük hesapları ve dar ufku yok Allah’tan.

Laikliği Kap, Petrolü Kaptırma!

Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve İngiltere Başbakanı Cameron’un Libya gezisi adına sergiledikleri açgözlüce sarkıntılığa karşı Başbakan Erdoğan’ın uyarısı yerindedir elbette. Fakat  “Libya’nın petrolünü yağmalatmayın” çağrısı yapan bir Başbakan’ın “İslami devlet talebinden vazgeçin, laik devlete yönelin” tavsiyesinde bulunması son derece ironiktir. Müslüman halklar petrollerini kaptırmasınlar ama İslami kimliklerini kaptırsalar da fazla bir sorun olmaz diye mi düşünülüyor?

Unutulmaması gereken şudur: Toplum ve devlet için talep edilen İslami kimlik yer altı zenginlikleriyle kıyas edilemeyecek kadar değerlidir. Petrolü yağmalamak ve İslami değerleri fesada uğratmak isteyenlere karşı direngen olmak gerektiğini bilen Müslüman bir toplumla muhatabız.

Müslüman fert, laik devlet” formülasyonu İslam’ın içinden çıkan, Müslüman toplumların taleplerinden neşet eden bir fikriyatın ürünü değildir. Laikliği tartışılmaz üst ve kamusal değer, İslami kimliği ise alt ve sınırlı-özel bir değer olarak takdim eden bu geçersiz mantık bir sonraki yazımızın konusu olsun İnşa-Allah.