"Modern Dünyanın Kökenleri " kitabını hangi siyasi kesimler neden görmezden geliyor?

Şener Aktürk, kaleme aldığı "Modern Dünyanın Kökenleri" kitabına dair tartışmaları ve Batı Avrupa’da dini azınlıkların yok edilmesine yönelik aldığı eleştirileri detaylı olarak cevaplandırıyor.

Şener Aktürk/Fokusplus

Modern Dünyanın Kökenleri: Eleştirilere ve Sorulara Cevaplar


“Modern Dünyanın Kökenleri: Batı Avrupa’da Müslümanların ve Yahudilerin Yok Edilmesi” başlığıyla genişletilmiş Türkçe çevirisi yayınlanan eserim, öncelikle bilinçli bir şekilde göz ardı edildiğini düşündüğüm büyük bir soru soruyor ve bu soruya bütüncül bir cevap veriyor: Orta Çağ’da Latin Avrupa olarak da bilinen Batı Avrupa’daki tüm Müslümanlar, neredeyse tüm Yahudiler ve hatta Katharlar gibi Katolik olmayan diğer dini azınlıklar neden ve nasıl yok edilebildi? Bu soru daha önce tüm dini azınlıkları kapsayan bir bütün olarak ele alınmamış, örneğin belli bir ülkedeki veya bölgedeki Müslüman veya Yahudi nüfusun yok edilişi için değişik araştırmacılar farklı sebep ve koşullar öne sürebilmiş. Oysa yok edilen sadece belli bir ülkedeki Müslüman nüfusu veya Yahudi nüfusu değil. Aragon, Fransa, İngiltere, Güney İtalya, Kastilya, Navarra, Portekiz ve Sicilya’daki tüm Müslüman ve Yahudi topluluklar yok edilmiş.  

Orta Çağ’da Batı Avrupa’da Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanlığın Katolik mezhebine mensup olmayan diğer dini azınlıkların yok edilmesinin sebebinin üç faktörün bir araya gelmesi olduğunu iddia ettim: Birinci ve pek çok açıdan en önemli faktör, papalık liderliğindeki ruhban sınıfının Gregoryen Reformuyla birlikte hızla artmaya başlayan ve on üçüncü yüzyılda, özellikle Papa III. Innocent (III. Masum) döneminde (1198-1216), zirveye çıkan gücü ki bu güç sayesinde papalık kurumu kontları, prensleri, kralları ve hatta imparatorları dahi tahtından indirip yerlerine başkalarını tahta geçirebiliyor, bazen tüm hanedanları ve devletleri ortadan kaldırabiliyor. İkincisi, yine on üçüncü yüzyıl başından itibaren ruhban tarafından Müslümanların ve Yahudilerin artık insan dahi sayılmaması ve daha genel olarak Orta Çağ Batı / Katolik hukukunda bu azınlıkların hükümdarın malı olarak kabul edilmeye başlanması. Üçüncü ve diğer çok önemli siyasi faktör, Batı Avrupa’daki devletlerin neredeyse sürekli savaş halinde ve çok keskin bir hayatta kalma mücadelesi veren nispeten ufak tefek devletler olması ve aralarında Papalık liderliğindeki ruhbanın baskısına karşı direnebilecek hegemonik bir imparatorluk ölçeğinde büyük devletlerin olmaması. 

İşte bu üç faktörden yola çıkarak, Müslümanların ve Yahudilerin sistematik olarak yok edilişlerinin ancak Gregoryen Reformundan sonra başladığını, dini azınlıkların en kitlesel (örneğin bir ülkenin veya bölgenin tamamından sürülmeleri, katledilmeleri, vs.) ve sistematik olarak (katliam, sürgün, zorla din değiştirtme ve Engizisyon ile gizlenenleri yok etme vs.) yok edildikleri dönemin  ruhbanın en güçlü olduğu 13. yüzyılda gerçekleştiğini ve papalığın zorla Avignon’a taşınarak zayıfladığı on dördüncü yüzyılda azınlıkları yönelik zulmün de azaldığını, Roma’ya döndüğü on beşinci yüzyılın ilk çeyreğinden Protestan Reformunun çok sayıda siyasi liderin desteğini aldığı 1529’a kadar Katolik olmayanlara zulmün yeniden arttığını niteliksel ve niceliksel çok çeşitli verilerle ortaya koyuyorum. Yine benzer şekilde, papalığa karşı direnen hükümdarların devletlerinin büyüklüğü nispetinde, dini azınlıklar da varlığını devam ettirebilmiş. Örneğin, Kathar azınlığını korumakla suçlanan nispeten ufak Toulouse kontluğu ve çevresindeki benzer şehir ve kasabalar soykırıma varan bir Haçlı Seferi’yle yakılıp yıkılmış ve Toulouse kontu Raymond başta olmak üzere suçlanan siyasi güç sahipleri aforoz edilmiş ve tüm mülkleri elinden alınmış şekilde ölüyor veya öldürülüyor fakat en güçlü döneminde Aragon’un veya Fransa’nın kralı ve tüm Batı/Latin aleminde en üst dünyevi güç sahibi olarak kabul edilen Kutsal Roma İmparatoru papalığa direnebiliyor ve böylesi örneklerde dini azınlıklar daha uzun süre varlığını devam ettirebiliyor.  

Katolik yönetimi altındaki Müslümanlar ve Batı Roma imparatorluğu 

Birol Başkan tezimi ana hatlarıyla özetledikten sonra eserimin kapsamında değinmediğim iki vakaya ilişkin eleştirilerinin yanı sıra kullandığım yönteme dair eleştirel bir varsayımını ve eserin Türkiye’de sadece bazı kesimlerden rağbet görmesine ilişkin değerlendirmesini dile getirmiş (“Belki de O Kadar Suçlu Değiller: Sosyal Bilimlerde Tarihi Konuşturmak, Daktilo1984, 14 Aralık 2025).  

Tezimin kapsamını şu şekilde özetlemiştim: “Tezimin ampirik kapsamı, on üçüncü yüzyıla gelindiğinde, bir asırdan uzun süre Katolik/Latin Hristiyan hakimiyetinde yaşamış olan tüm Müslüman toplulukları kapsamaktadır (Harita 1; Ek C).” (Modern Dünyanın Kökenleri, s: 66) Yani Müslümanların yaşadığı ve bir süre Kutsal Roma İmparatorluğu yönetimde olan Güney İtalya ve Sicilya eserimin kapsamında yer alıyor ve hatta ilk detaylı vaka çalışmasını oluşturuyor, fakat Orta Çağ’da hiçbir Müslüman topluluğun yaşamadığı, Birol Başkan’ın “mesela Avusturya, Çekoslovakya ve elbette Almanya” olarak tarif ettiği Kutsal Roma İmparatorluğu yönetimindeki diğer bölgeler bu kapsamda değil. Eserimin kapsamındaki, “Batı/Latin Avrupa” olarak tarif ettiğim coğrafi bölgeler aslında aynı zamanda siyasi ve dini olarak belli bir bölgeye karşılık geliyor: Eserimin kapsamındaki bölgeler bir zamanlar “Batı Roma İmparatorluğu” yönetiminde olan bölgeler.  

Dolayısıyla bu bölgeler aynı zamanda Papalığın dini otoritesini dayandırdığı, artık papalık tarafından uydurulmuş olduğu ortaya çıkan fakat yüzyıllarca doğru kabul edilen, İmparator Konstantin’in bağışı (Donation of Constantine) adı verilen belgede papalığın dini otoritesine verilen Batı/Latin Roma İmparatorluğu ile örtüşüyor. “Çekoslovakya ve elbette Almanya” ise Batı/Latin Roma İmparatorluğu’nun yönetimindeki bölgeler arasında değildi. Bu bölgenin dışında sadece bir bölgeyi daha kısaca inceledim ki o da on üçüncü yüzyıl sonuna kadar Müslümanların yaşadığı bilinen Katolik yönetimindeki Macaristan. 

Kutsal Roma İmparatorluğu veya İran tezimle çelişiyor mu?  

Öncelikle Orta Çağ’da herhangi bir Müslüman nüfusu yaşamadığı için ve üstelik İmparator Konstantin tarafından Papalığın dini otoritesinin tanındığı iddia edilen Batı Roma İmparatorluğu bölgesinde de olmadığı için modern dönemde Almanya ve Çekoslovakya olarak bilinen bir zamanların Kutsal Roma İmparatorluğu yönetimindeki bölgeleri eserimin tanımladığı şekliyle “Batı/Latin Avrupa” kapsamında incelemedim. Dolayısıyla Birol Başkan’ın sorduğu “bu ülkelerde yaşayan Müslüman ve Yahudi topluluklarına ne oldu?” sorusunun ilk yarısının cevabı belli, bu ülkeleri incelemedim çünkü Orta Çağ’da bu ülkelerde yaşayan Müslüman topluluklar yoktu. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun günümüzde İtalya’ya karşılık gelen bölgelerindeki Müslümanların ve Yahudilerin yok edilişi ise eserde detaylı bir şekilde açıklanıyor ve ana tezimle tamamen uyumlu. Peki Almanya’ya karşılık gelen Kutsal Roma İmparatorluğu’nun kuzey bölgelerindeki Yahudilerin varlığını sürdürdüğü ve yok edildiği örnekler tezimle çelişiyor mu?  

Tezimle çelişmediği gibi Kutsal Roma İmparatorluğu’nda kalan Yahudiler örneği iki ana bağımsız değişkenim açısından da tezimi doğrular nitelikte. Birincisi, tezimde Yahudiler dahil dini azınlıkların yok edilebilmesinin jeopolitik sebebi, Batı/Latin Avrupa’daki devletlerin, askeri rekabetin fevkalade yüksek olduğu bir bölgede nispeten küçük ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya devletler olmalarından dolayı, Batı Avrupalı Katolik hükümdarların papalık liderliğindeki ruhban otoritesine karşı zayıf olmaları ve papalığın baskılarına başarılı bir şekilde direnememeleri. Oysa Kutsal Roma İmparatorluğu eserimde incelediğim Aragon, Kastilya, Navarra ve Portekiz gibi devletlere veya Toulouse kontluğu gibi yerel siyasi birimlere göre çok daha büyük bir devlet ve hatta hegemonik olmaya en yakın, en büyük Batı/Katolik imparatorluğu olduğu için, bazı yörelerinde Yahudi toplulukların varlığını sürdürebildiği devletin de Kutsal Roma İmparatorluğu olması tamamen benim tezimi doğrular nitelikte bir bulgu.  

İkincisi, kapsamlı bir başka akademik çalışmada ortaya konulduğu üzere, Kutsal Roma İmparatorluğu içinde ruhbanın daha güçlü olduğu yerlerde Yahudilerin sürülerek yok edilmesi çok daha fazla görülmüş, yani tezimin iki ana bağımsız değişkeninden biri olan ruhbanın gücünün yüksek olduğu yöreler Kutsal Roma İmparatorluğu içinde de Yahudilerin yok edilmesi sonucunu doğurmuş. Kutsal Roma İmparatorluğu’nda Yahudilere karşı zulmü, 340 Yahudi yerleşimini ve her bir yerleşimin maruz kaldığı zulmü derecesine göre kodlayan kapsamlı bir veri setiyle niceliksel olarak analiz eden Theresa Finley ve Mark Koyama’nın Mayıs 2018’de Journal of Law and Economics dergisinde yayınlanan makalelerindeki temel iddialarına göre, doğrudan “imparatorun yönetimi altındaki cemaatlere göre, başpiskoposluklar, piskoposluklar ve özgür şehirlerin yönettiği cemaatler daha yoğun ve daha şiddetli zulme maruz kalmışlardır” (Finley ve Koyama 2018, s: 253). Örneğin piskoposluk yönetimdeki “Strasbourg’da binlerce Yahudi canlı canlı yakılmış” (Finley ve Koyama 2018, s: 258), fakat doğrudan Kutsal Roma imparatorunun yönetimindeki pek çok yerleşimde Yahudilere karşı kayda değer hiçbir zulüm görülmemiş. Bu da hakikaten muazzam bir veri seti ve ruhban gücüne dayanan tezimi destekleyen değerli bir katkı, çünkü aynı imparatorluğun (ki bu imparatorluk Batı/Latin Avrupa’nın en üst siyasi otoritesi) içinde bile başpiskoposlar ve piskoposlar gibi Katolik ruhbanın doğrudan yönettiği yerleşimlerde Yahudilerin daha yoğun ve şiddetli bir şekilde zulme uğradığını, ruhban gücünün görece az olduğu şehirlerde ise daha az zulme uğradığını niceliksel olarak teyit ediyor. Demek ki tezim Batı Roma/Latin Avrupa bölgesinin dışında bile Yahudilerin nerelerde ve ne zaman yok edildiklerini açıklayabiliyor. Birol Başkan’a, makalemin kapsamında olmadığı halde, tezimi daha da güçlendiren bu ek vakayı da gündeme getirdiği için teşekkür ederim.

İran ise aslında gerek makalemin gerekse kitabımın hem başında hem de sonunda, Müslüman dünya içinde mezhepsel zulmün müsebbibi olarak ruhban gücü ve nüfus mühendisliği arasındaki ilişkiyi vurgulayarak özellikle değindiğim bir ülke ve dolayısıyla tezimle çelişen değil bilakis tezimi teyit eden bir vaka.  Şii ruhban sınıfının varlığı sebebiyle ana akım Sünni Müslüman ülkelerin genelinden ayrışan ve Katolik Hristiyan yönetimindeki Batı Avrupa’ya en fazla benzeyen örnek olduğu için İran’da gözlenen yoğun ve şiddetli Şiileştirme politikası, Sünni Müslüman nüfusun ve diğerlerinin yok edilmesi girişimi, tezimi zayıflatan değil bilakis güçlendiren, teyit eden bir örnek. Öte yandan İran, her ne kadar ruhban sınıfıyla Batı Avrupa’ya kısmen benzese de ne sebepler ne de sonuçlar açısından Katolik Batı Avrupa ile birebir aynı değil ki bu da tezimi teyit eden doğrultuda değerli bir veri. Çünkü İran’da güçlü bir Şii ruhban olsa da Batı Avrupa örneğindeki gibi aynı mezhepten (Şii) devletler arasında kıyasıya bir jeopolitik mücadele ortamı söz konusu değil ve bunun sonucu olarak da İran, Batı Avrupa ülkeleri gibi Şiilik dışı tek bir dini ve mezhepsel azınlık kalmayıncaya kadar yok etmeyi başaramamış.  

İran’da tarihsel olarak ve günümüzde de milyonlarca Sünni Arap ve Sünni Kürt ve daha az sayıda olsa da Hristiyan, Yahudi ve Zerdüşt nüfus varlığını sürdürebilmiş. Özetle, İran’da kuramımdaki sebeplerden özellikle bir tanesi (“güçlü ruhban sınıfı”) olduğu için diğer Müslüman ülkelere göre şiddetli bir Şiileştirme politikası uygulanmış olsa da önemli bir diğer sebep (“aynı mezhebin kendi içinde jeopolitik rekabeti”) eksik olduğu için azınlık din ve mezhepleri yok etmek konusunda Katolik Batı Avrupa ülkeleri kadar başarılı olamamış. Öte yandan eserimde özellikle vurguladığım üzere (makalede sayfa 116-117; kitapta sayfa 74) ortaya koyduğum kuram neredeyse tüm sosyal bilimler kuramları gibi “yüksek olasılıklı gelişmeleri açıklamaya yönelik” (probabilistic) bir kuramdır. Dolayısıyla dini azınlıkların yok edildiği tüm yerel ve münferit olaylar mutlaka bu kuram tarafından açıklanabilir şeklinde bir beklentim olmadığı gibi böyle bir beklentinin olması gerçekçi değildir. Fakat ortaya koyduğum kuram Müslümanların ve Yahudilerin ulusal seviyede tamamen yok edildiği tüm örnekleri başarılı bir şekilde açıkladığı gibi, yerel örneklerin büyük çoğunluğunu da açıklamaktadır. Bu bakımdan değerlendirildiğinde, rakip diğer kuramlara göre çok daha fazla vakayı açıklamaktadır.  

Niyet okuma: “Kafada kurgulanmış bir nedensel mekanizma ile tarih okuma” mı? 

“Tarih okumalarına zaten kafada kurgulanmış bir nedensel mekanizma ile girişilmemeli. Girişilse bile o nedensel mekanizmayı değiştirmeye gönüllü olunmalı” iddiasını da dile getirmiş Birol Başkan. Fakat benim eserimin neden böyle bir eleştiriye muhatap olduğu belli değil. Benim eserimin ana sorusuna cevaben Gregoryen Reformu’yla güçlenen ruhban sınıfı ve jeopolitik bölünmeye dayanan bir nedensel mekanizmayı “önceden” kurguladığıma ilişkin delil nedir? Öyle bir delil yok. Nobel ödüllü Daron Acemoğlu ve James Robinson için böyle bir eleştirinin var olduğuna değinmiş Başkan, fakat bu eleştiri Acemoğlu ve Robinson’un çalışmasına yönelik ve muhatabı da onlar, benim eserimle hiçbir alakası yok.  

Batı Avrupa dahil karşılaştırmalı dini çeşitlilik üzerine 2010’da ve 2012’de yayınlanmış ve hatırı sayılır atıf da almış makalelerim var ki kitabımda (Modern Dünyanın Kökenleri, sayfa 23) tam künyeleriyle birlikte bu makalelerime de atıfta bulundum. 2010’da Osmanlı’da dini çeşitlilik üzerine Doğu Batı’da yayınlanan oldukça detaylı ve Batı Avrupa’yla karşılaştırmalı çalışmamda da 2012’de Insight Turkey’de yayınlanan ve doğrudan Batı Avrupa’nın yok edilen Müslüman ve Yahudi nüfuslarına odaklanan çalışmamda da, Gregoryen Reformu’ndan hiç bahsetmediğim gibi ruhban sınıfının bu süreçlerin esas aktörü olduğuna yönelik bir tezim kesinlikle yok. Demek ki bu büyük soru üzerine 2010’lu yıllar boyunca da çalıştığım, cevap aradığım ve hatta erken dönem bulgularımı ve iddialarımı akademik dergilerde Türkçe ve İngilizce olarak yayınladığım halde böyle bir tezi ileri sürmemişim… Herhalde nedensel mekanizmanın “önceden kurgulanmadığı,” yıllar içinde “değiştirmeye gönüllü” olduğum, araştırmalarım ve revizyonlarımla keşfettiğim ve geliştirdiğim bir tez olduğu daha iyi belgelenemezdi. 

Lider dergide yayınlanan uluslararası ödüllü eser bazı kesimlerde neden ilgi görmedi? 

Birol Başkan detaylı değerlendirmesini bir iltifat ve akabinde garip bir soruyla bitirmiş, fakat bu sorusunun garipliği de son derece manidar. Öncelikle benim çalışmalarımdan hareketle, “Hoca bence, benim de dahil olduğum neslin, belki de en üretken ve yayınlar açısından en başarılı siyaset bilimcisi” yazmış ki bu güzel sözlerini sonrasında yönelttiği eleştirel soruyu daha da çarpıcı kıldığı için alıntılıyorum ve ayrıca kendisine teşekkür ediyorum. Başkan’ın ifadesiyle, “makaleye dikkatimi esas çeken şey, makalenin ve hocanın aynı konu üzerine kaleme aldığı “Modern Dünyanın Kökenleri: Batı Avrupa’da Müslümanların ve Yahudilerin Yok Edilmesi” başlıklı kitabının Türkiye’de dindar ve muhafazakar çevrelerde bu kadar taşkın bir hüsnükabulle karşılanmış olması. Bunun Türkiye’de dindar ve muhafazakar kesimlerinin dünyaya nasıl baktıklarına dair ipucu vermesi. Özellikle sosyal bilimlerden beklentilerinin ne olduğuna aynalık etmesi.”  

29 Kasım 2025’te İlim Yayma Sosyal Bilimler Ödülü’ne layık görülen makalem, bu ödülden tam bir buçuk yıl önce, uluslararası ilişkiler alanında dünyada en yüksek etki faktörüne sahip olan International Security dergisinin (2024 yılı için 6,1 etki faktörü) Haziran ayının ilk günlerinde basılı ve çevrim içi olarak yayınlanan Bahar 2024 sayısında yer aldı. Makalem 50 yıldır yayınlanan International Security dergisinde bildiğim kadarıyla bir Türk tarafından Türkiye adresli olarak (Koç Üniversitesi) olarak yayınlanan ilk makaledir. Dahası, makalem daha yayınlandığı ay (Haziran 2024) International Security dergisinin web sitesinde on beş bin defa görüntülendi ki bu da oldukça olağanüstü ve belki de “taşkın” bir ilgiye işaret ediyordu. Makalem yayınının neredeyse tam birinci yıldönümünde, Haziran 2025’te, Amerikan Siyaset Bilimi Derneği Uluslararası Tarih ve Siyaset şubesinin Üstün Makale Ödülü’ne de layık görüldü ki bu ödül de ilk defa Türkiye’de çalışan bir akademisyene verilmiş oldu. Tüm bu unsurları bir arada düşündüğümüzde, makalemin yayınlandığı tarihten İlim Yayma Ödülü’ne layık görüldüğü tarihe kadar geçen bir buçuk yıllık sürede Türkiye’de de akademik çevrelerde ve genel olarak liyakate önem veren çevrelerde “hüsnükabulle” karşılanması beklenebilir veya en azından beklenebilirdi.  

Şayet makalemin uluslararası düzlemde bir buçuk yıla yayılan başarılı serüveni, Başkan’ın ifadesiyle “dindar ve muhafazakar çevrelerde bu kadar taşkın bir hüsnükabulle” karşılandıysa ve bu durum Başkan’ın sorusunda olduğu gibi bir sorgulamaya konu olacaksa, buradaki esas eleştirel soru “Türkiye’de ilk” sayılabilecek bazı uluslararası başarılarına rağmen bu makaleye hiç ilgi göstermeyen kesimlere yönelik olarak da sorulabilir. Acaba bu makalenin yayınını müteakip bir buçuk yıl boyunca hiçbir ilgi göstermeyen kesimlerin bu ilgisizliği ve sessizliği de “dünyaya nasıl baktıkları,” evrensel bilime kavramsal ve kuramsal katkı, liyakat ve uluslararası akademik başarıdan ne anladıkları başta olmak üzere, “özellikle sosyal bilimlerden beklentilerinin ne olduğuna aynalık ediyor” olabilir mi? 

Yorum Analiz Haberleri

Normalleştirilen anomali: Stadyumlarda küfretmek
Çalışıp kazanan ama kaybeden insan profili
Afrika boynuzu’nda fitne siyaseti derinleşiyor
Aksa tufanı sonrası İsrail’de savaşın ruhsal faturası
Yılbaşı ritüelleri ve Müslüman toplumda normalleşen yabancılaşma