Arzu Somalı / Tezkire.net
Modern Bireycilik ve Ferdiyet Ahlakı
Modern Batı düşüncesinin en belirgin özelliklerinden biri, insanı giderek cemaatten, gelenekten ve aşkın anlam ufuklarından bağımsız, özerk bir birey olarak tanımlamasıdır. Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçleriyle birlikte ortaya çıkan modern birey, kendi aklının otoritesini kabul eden, kendi hayatının anlamını kendisi belirleyen ve ahlaki kararlarını dışsal otoritelerden bağımsız olarak veren bir özneye dönüşmüştür. Özellikle Kant'ta ahlakın temeli, insanın kendi kendisine yasa koyabilen özerk iradesidir. Bu nedenle modern Batı'nın merkezinde, hak ve özgürlükleri önceleyen, kendi tercihlerini belirleme yetkisini elinde bulunduran birey yer alır. Günümüz psikolojisinin önemli bir kısmı da bu çerçevede bireyin “ben”ini korumaya, kişisel sınırlarını (boundaries) çizmeye, kendine saygısını geliştirmeye ve başkalarının müdahalesine karşı psikolojik özerkliğini muhafaza etmeye vurgu yapar. Sağlıklı ilişki, çoğu zaman kişinin kendi sınırlarını belirleyebilmesi ve bu sınırların ihlal edilmemesi üzerinden tanımlanır.
İslam düşüncesinde ise insan, yalnızca bir “birey” değil, her şeyden önce bir “ferd”dir. Ferdiyet, modern bireysellikten farklı olarak yalnızca başkalarından ayrışmayı, kendine özgü tercihlere sahip olmayı veya özerkliği ifade etmez; ahlaki olgunluğu, iradeyi terbiye etmeyi, şahsiyet sahibi olmayı ve manevi kemali içerir. Ferd, kendi içine kapanmış bir atom değil; aile, mahalle, cemaat ve ümmet gibi ilişkiler ağı içinde şahsiyetini inşa eden bir varlıktır. Bu sebeple İslam geleneğinde insanın kemali, başkalarından koparak değil, başkalarıyla birlikte yaşarken nefsini terbiye ederek, sorumluluk üstlenerek ve kendisini aşarak gerçekleşir. Modern bireysellik “kendim olmak” üzerine kuruluysa, ferdiyet “kendimi aşarak bir şahsiyet hâline gelmek” üzerine kuruludur.
Bununla birlikte İslam düşüncesi, çoğu zaman zannedildiğinin aksine, bireyin sınırlarını ve mahremiyetini göz ardı etmez. Aksine “mahremiyet”, ferdiyetin kurucu unsurlarından biridir. Ancak burada mahremiyet, modern psikolojideki gibi öncelikle özerk bireyin kişisel alanını korumak anlamına gelmez; insanın iç dünyasının, sırlarının, haysiyetinin ve manevi bütünlüğünün korunması anlamına gelir. “Setr”, “hürmet”, “edep”, “harem” ve “mahrem” kavramları, insanın dokunulmaz bir iç alanı olduğunu kabul eder. İslam'da tecessüsün, gıybetin, ayıp araştırmanın ve insanların sırlarını ifşa etmenin yasaklanması, ferdin iç dünyasına duyulan bu saygının göstergesidir. Dolayısıyla modern psikoloji “sınır” kavramını daha çok bireyin özerkliğini korumak için kullanırken, İslam düşüncesi “mahremiyet” kavramını insanın şahsiyetini, onurunu ve manevi derinliğini muhafaza etmek için kullanır. Biri daha çok “benim alanıma girme” derken, diğeri “insanın iç âlemine hürmet et” der.
Sevgi konusunda da modern Batı düşüncesi ile İslam düşüncesi arasında belirgin bir vurgu farkı vardır. Modern psikoloji ve çağdaş ilişki kuramları sevgiyi çoğu zaman iki özerk bireyin karşılıklı ihtiyaçlarını, duygusal güvenliğini, kişisel sınırlarını ve özsaygılarını koruyarak kurdukları sağlıklı bir ilişki biçimi olarak ele alır. Bu yaklaşımda sevginin sürdürülebilir olması için kişinin önce kendisini sevmesi, kendi sınırlarını koruması ve ilişkide bireyselliğini kaybetmemesi önemlidir. Sevgi, büyük ölçüde iki bağımsız benlik arasındaki dengeli alışveriş ve karşılıklı tanınma üzerinden tanımlanır. İslam düşüncesinde ise sevgi, yalnızca psikolojik bir bağ veya duygusal ihtiyaçların karşılanması değil, insanın kendisini aşarak ötekine yönelmesi ve nihayetinde hakikate iştirak etmesidir. Tasavvuf geleneğinde sevgi, insanın benliğini mutlaklaştırması değil, benliğini terbiye ederek daha geniş bir varlık ufkuna açılmasıdır. Bu nedenle sevgi, sahip olma ve tüketme ilişkisi değil, fedakârlık, vefa, sadakat, hizmet, merhamet ve kendinden taşma hâlidir. Modern bireysellikte sevginin temel sorusu çoğu zaman “Bu ilişki bana ne hissettiriyor?” iken, İslam düşüncesinde soru daha çok “Ben bu sevgide nasıl bir insan oluyorum?” ve “Bu sevgi beni hangi ahlaki kemale taşıyor?” şeklinde belirir. Dolayısıyla modern Batı sevgiyi çoğunlukla bireyin psikolojik bütünlüğünü koruyarak kurduğu bir ilişki olarak görürken, İslam düşüncesi sevgiyi insanın nefsini aşmasına, şahsiyetini derinleştirmesine ve varlığın anlamıyla daha derin bir bağ kurmasına imkân veren dönüştürücü bir tecrübe olarak değerlendirir. Burada sevgi, bireyselliği iptal etmez; fakat onu ferdiyete, yani daha olgun, daha merhametli ve daha sorumlu bir şahsiyete doğru terbiye eden bir imkân hâline gelir.
Bu ayrım, merhamet anlayışında da açıkça görülür. Nietzsche, Hıristiyanlığın ve modern eşitlikçi ahlakın yücelttiği merhameti çoğu zaman hayatı zayıflatan bir duygu olarak görür. Ona göre merhamet, acıyı dönüştürmek yerine çoğaltır, güçlü olanı aşağıya çeker ve insanın kendini aşma iradesini köreltir; bu nedenle merhameti “sürü ahlakı”nın temel duygularından biri olarak eleştirir. Oysa İslam düşüncesinde merhamet, zayıflığın değil, kemalin ve kudretin işaretidir. Merhamet, başkasının acısına teslim olmak değil; kendi nefsini aşarak ötekinin yükünü omuzlayabilme kudretidir. Bu yüzden merhamet, ferdiyeti ortadan kaldıran bir duygu değil, tam tersine şahsiyeti derinleştiren ve insanı kemale yaklaştıran bir erdemdir.
Nihayetinde modern Batı'nın bireyi, kendi özerkliğini merkeze alan ve giderek yalnızlaşan bir özneye dönüşme riski taşırken, İslam düşüncesinin ferdi, iradesini terbiye eden, mahremiyet ve edep duygusuyla iç dünyasını koruyan, merhamet ve sorumlulukla olgunlaşan, cemaat içinde şahsiyet kazanan bir varlıktır. Bireysellik farklı olmayı mümkün kılar; ferdiyet ise olgun ve ahlaki bir kişi olmayı hedefler. Biri “ben”i kurar, diğeri “şahsiyet”i inşa eder.