“Mesele esir düşmemekte değil, teslim olmamaktadır bütün mesele!”

SİNAN ÖN

Küresel eşkıya düzeninin mimarı ABD, kendisini merkeze alarak dünyaya korku salmaya devam ediyor. Kıtada yaşayan yerli halkları katlederek kurulan Amerika; 1945 yılında Japonya’ya iki atom bombası atarak yeni eşkıya düzeninin temellerini attı. Amerika, o günlerden bugüne milyonlarca hayatı hiçe saydı. İnsanlığın izzet ve şerefini ayaklar altına aldı, almaya devam ediyor.

Bu katliamları çoğu zaman tasmalı köpekleriyle, kimi zaman ruh ikizleriyle, gerektiği zamanda kendi güçleriyle yaptılar. Filipinler, Kore, Vietnam, Afganistan, Irak, Suriye, Filistin, Latin Amerika halkları; kısaca boyun eğmeyip bu eşkıya düzenini kabul etmeyenler sürekli bedel ödemek zorunda kaldılar. Çünkü onlar “Yaban otları” olarak sisteme zarar veriyorlar, suyun başını tutanları rahatsız ediyorlardı.

"Filistin hiç kuşkusuz insanlığın, Siyonizm’in ve faşizmin barbarlığına karşı yürüttüğü büyük davadır” diyen Maduro’da sınırı aşmış, cezalandırılmayı çoktan “hak” etmişti! Yıllardır söylem ve eylemleriyle ABD’nin hegemonyasını kabul etmiyor, halkını kapitalizme köleleştirmeyeceğini söylüyor yani sisteme meydan okuyordu.

Zorbaların günümüz başkanı yaptığı ilk açıklamada: “Venezuela ile ticaretimizi normalleştireceğiz!” diyor, vakit kaybetmeden küresel petrol şirketlerini ganimeti paylaşmak için davet ediyordu. ABD açısından normal, koyduğu kurallara itaat edildiği zaman mümkündür. Bunun dışında oluşabilecek alternatifleri, sisteme şirk koşmak olarak kabul eder.        

Galilei, yaşadığı dönemde İncil’den beslenen “Dünya merkezli evren” anlayışını sorgulayan ve “Güneş merkezli evren” teorisini keşfederek statükoya meydan okuyan bilim insanlarından sadece birisi… 

Çağdaşı olan Bruno’da “evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu. Evrende, dünyadan başka birçok gezegenin bulunduğunu” söyleyerek hâkim anlayışa karşı çıkmıştı.

Bu iki bilim insanını; dogmatik söylemlerden beslenen dinsel metinlerle inşa edilen olgulara, bilimsel verilerle karşı çıkmak aynılaştırsa da, onları farklılaştıran çok belirgin bir durum söz konusu... 

Galilei, “Dünya evrenin merkezi değildir” dese de engizisyonun işkence aletlerini görünce korkmuş, pes etmiş ve geri adım atıp kendini inkâr etmişken; Bruno, engizisyonun işkencesine yedi yıl direnmiş, dayanmış; hatta konuşmasın diye dilini damağına çakmışlar, damağını yırtarak: “Dünya evrenin merkezi değildir!” diye haykırmıştır.

Aynı zamanda bir din adamı olan Bruno, “Esir düşmekten değil, teslim olmaktan korkmuştur.”

Masallar kıssadan hissedir…

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde otlağın birinde büyük bir öküz sürüsü yaşarmış. Lakin civarda bulunan çakallar bu öküzleri hiç rahat bırakmaz, sürekli saldırırlarmış. Ama öküzler her saldırıda birlik olurlar ve saldırıları birkaç sıyrıkla atlatırlarmış. Gün geçtikçe çakallar güçten düşmeye, kaygı duymaya başlamışlar.

“Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor” demiş içlerinden biri.

“Evet” diye tasdik etmiş diğerleri. Nereye gideriz diye düşünürlerken sürünün en çelimsiz ancak en kurnaz olanı söze girmiş.

“Hayır, hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi.” Yanına iki çakal daha alarak öküzlerin yanına beyaz bayrak çekerek gitmiş. Öküzler bakmış çakallar elinde beyaz bayrakla geliyor yaklaşmışlar.

Çakal: “Biliniz ki biz çakallar barışçı bir milletiz. Sizlerle hiçbir alıp veremediğimiz yok. Size niye saldırıyoruz biliyor musunuz? Hepsi o Sarı Öküz yüzünden. Onun rengi sizinki gibi değil; gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu görünce dayanamıyor ve size saldırıyoruz. Sarı Öküz yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Suçluyu verin bize siz kurtulun, barış içinde yaşayalım" demiş.

Tüm öküzler çakalların teklifini değerlendirmiş. Bir tek yaşlı Benekli Öküz “Olmaz” demiş ama kimseye söz geçirememiş. Zavallı Sarı Öküz diğer öküzlerin kurtuluşu için çakallara kurban verilmiş.

Uzunca bir süre öküz sürüsüne saldırmayan çakallar gene acıkmış ve kurnaz çakal öküzlerin yanına tekrar gitmiş: “Gördünüz ya biz çakallar ne denli uysal milletiz. Doğru karar verdiniz. Hepimiz huzur içindeyiz. Ne mutlu ancak büyük bir problemimiz var."

“Şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğu öyle uzun ki nereden baksak görünüyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Bir onun suçu yüzünden hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin onu bize verin. Sulh içinde yaşayalım” demiş.

Yine sadece Benekli Öküz karşı çıkmış ancak diğerleri “Verelim gitsin” deyince, Uzun Kuyruk sürüden dışlanmış. “Sürüden ayrılan” Uzun Kuyruk da çakallara yem olmuş.  

Çakallar her geçen gün semirirken öküzler zayıflamış. Çakallar küstahlaştıkça küstahlaşmışlar ve bir sebep dahi gösterme ihtiyacı duymadan “Verin bize şu öküzü yoksa karışmayız” demeye başlamışlar. Öküzler “Hayır” diyebilecek güçleri kalmadığı için birer birer çakallara yem olmuşlar.

Geriye kalanlar: “Ne oldu bize, ne zaman kaybettik biz bu savaşı oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuşlar. 

Boz Öküz pişmanlıkla titreyerek: “Biz bu savaşı Sarı Öküz'ü verdiğimiz gün kaybettik” demiş.

Hepimizin verdiği bir Sarı Öküz’ü var. Hepimizin vermekte bir gerekçesi de. Ama gelin görün ki çakallar hâlâ parçalıyor bizi. Küstahça: “Benim uluslar arası hukuka ihtiyacım yok!” diyerek.

Dolayısıyla Amerika’ya: “ Dünyanın merkezi de, sahibi de değilsin” diyenlerle, hasleten bu duruşundan dolayı zulme uğrayanlarla dayanışmak gerekiyor. Kaldı ki, “Sıranın bize geleceği” endişesinden dolayı da değil, daha adil bir dünyada insanca ve kardeşçe yaşayabilmek adına…