Mahalle baskısı iddiaları etrafında

Ali Ünal

İnsan, başkalarını sorgulamaya kendisinden başlamalı: Hangi dine, ideolojiye, dünya görüşüne mensup olursak olalım, önce kendi değerlerimize ne kadar bağlıyız, hayatımızda onlara ne kadar yer veriyoruz sorgulaması yapalım.

Değerlerimizi hayatımıza uygulama noktasında ne kadarsak, başkalarından da kendi değerlerine göre davranma konusunda o kadarını beklemeye hakkımız vardır. İnsan, her zaman düşer-kalkar, hata yapar. Başka din veya ideolojilere mensup pek çokları hata yaptığı veya suç işlediğinde bu, hiçbir zaman genelleştirilmiyor ve söz konusu suç, onu işleyen kişilerin din veya ideolojilerine mal edilmiyor. Fakat İslâm hassasiyetli veya öyle farz edilen biri sürçüverdiğinde bu, derhal genelleştiriliyor ve İslâm'a mal ediliyor. Bu da, ortada apaçık bir istismarın ve başka maksatların olduğunu göstermeye yeter.

Başkalarından kendi değerlerimize ne kadar saygı bekliyorsak, en azından aynı saygıyı başkalarına ve değerlerine göstermemiz gerekir. Türkiye toplumu, asgarî % 75-80 nisbetinde kendisini dindar gören, İslâm'a şu veya bu derecede bağlılık hisseden bir toplumdur. Bırakın çoğunluğun, her bir ferdin bile inancına, inancını yaşamasına saygı göstermek, asgarî medeniyet, demokrasi ve insan hakları gereğidir ve bu, Türkiye'deki % 75-80 çoğunluktan hep beklenmektedir. Ama bu çoğunluğun aynı saygıyı beklemesi derhal suçlama konusu yapılmakta ve sanki demokrasi, insan hakları ve medenî davranış, onların değerlerine saygısızlık ve bu saygısızlığa çoğunluğun katlanmasıymış gibi takdim edilmektedir. Bu bakımdan, demokrasi, insan hakları ve medenî davranış noktasında asıl eleştirilmesi gereken, meselâ içkiyi haram bilen insanların karşısında içki içememe, Ramazan'da açıktan oruç yiyememe rahatsızlığı duyma değildir; tam tersine, çoğunluğun dinî değerlerine ve tatbikatına karşı, açıktan onların tersini yapmadır. Ve Türkiye'de söz konusu çoğunluk tenkit edilecekse, en aslî ve kanunî hakları olan dinî inanç ve uygulamalarına hakaretler ve bir yandan açıktan günah işlemeye özgürlük istenirken, öte yandan dinî hayatı baskı altına alma faaliyetleri karşısında bu en aslî ve kanûnî haklarına bile sahip çıkamadıkları için tenkit edilmelidirler.

Emr-i bi'l-ma'ruf, nehy-i ani'l-münker, yani iyilikleri, güzellikleri, doğruları usulünce yaymaya, kötülüklerin, çirkinliklerin, ahlâksızlığın önünü almaya çalışma, en aslî İslâmî ve insanî vazifelerdendir; eğitimin de gereğidir. Bunu yapmamak, asıl tenkit edilmesi ve suçlanması gereken şeydir; bunu yapmak, ancak takdiri hak eder. Ayrıca, çirkinlikler, kötülükler, suçlar, günahlar karşısında sessiz kalma, hattâ bunları hoş görme çağrısıyla, ortada insanlık adına ve toplumu ayakta tutucu, birbirine bağlayıcı hiçbir değer, artık ahlâk diye bir değerler sistemi bırakılmamakta, Din toplumun hayatından tamamen dışlanmakta; insan, tamamen nefsanî arzularına terk edilmektedir. Bu da, fertlere ve topluma yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Hiçbir fâsık, fıskını severek işlemez; vicdanı bütünüyle tefessüh edip de günahtan ve yılan gibi sokmaktan haz alır hale gelmemiş her insan, işlediği suçtan, günahtan vicdan rahatsızlığı duyar. Bu rahatsızlığı, suçu ve günahı paylaşarak, başkalarını da aynı suç ve günahta görerek veya göstererek, aynı suç veya günahı işleyen başkalarının da bulunduğunu görmekle hafifletmeye, gidermeye çalışır. Ayrıca, Kur'an-ı Kerim'de münafıklarla ilgili olarak, "Her yüksek sesi, aleyhlerine sanırlar" (Münafikun Sûresi/63: 4) buyrulduğu gibi, bu vicdan rahatsızlığı, kendisini günahkâr ve suçlu görme psikolojisi, insanı başkalarının da kendisini aynı şekilde gördüğü duygusuna iter. Türkiye'de bugün "lâikçi" denilen kesimden hususi örneklenmiş bazılarının Müslümanların güya kendilerine baskı uyguladığı suçlamalarının altında, onların toplumun İslâmî hassasiyetleri karşısında bizzat vicdanlarının kendilerini suçlu görmeleri psikolojisi yatmaktadır, yoksa kendilerine herhangi bir baskının yapılıyor olması değil.

ZAMAN