Madde madde, Atatürk’ün yanlışları (3)

Halil Berktay

Atatürk’ün Türk köle ordularının varlığına değinmeyi Türklere yönelik bir önyargı, “bizi” küçültme ve aşağılamaya yönelik bir komplo gibi görüp, bunun söylenmemesini istemesi, (2g) halifelik sorununa da eklemleniyor. Türk gulamların İslâm âleminde “birinci derecede nüfuz ve hâkimiyet sahibi” olmalarına örnek olarak, “Muhammed’in Halifesi unvanını taşımak maskaralığında bulunanları emir ve iradelerine râm” etmelerini gösteriyor.

 Burada Atatürk’ün ne kastettiği nispeten daha açık. Halifeler bir yere kadar hem dinî, hem siyasî lider ve yönetici konumundaydılar. Emevîlerle birlikte halifelik ırsî bir monarşiye, bir hanedan devletine dönüştü. Ancak Emevi ve Abbasilerden sonra halifeler zayıflayıp siyasî yetkilerini yitirdiler. 11. yüzyılda önce Selçuklularla gelip klasik İslâm diyarlarının tepesine oturan “Türk askerî aristokrasisi”nin (savaşçı soyluluğunun) himayesine girdiler. Bu gelişmenin (hâkim) “sultan” ile (tabii) “halife”yi ayırdığını ve “gölgede” bir halifeliğe yol açtığını görüyoruz.

Anlaşılan Atatürk’ün kafasında bu süreç var. Var ama, bundan söz ediş tarzına başka şeyler karışıyor. İlk göze çarpan, Türk-Arap, ya da “aslında kimin efendi olduğu” çerçevesi. Atatürk’ün Türkler açısından ciddî bir efendilik meselesi var ve bunu (kendi zamanının genel önyargılarına da bağlı olarak) hep yüksek ve aşağı ırklar üzerinden değerlendiriyor. İkinci nokta, üslûbun ne kadar sert ve ağır olduğu. Bir noktanın altını çizeyim : Atatürk burada asla yayımlanıp kamuoyuna açıklanmak için değil, tamamen özel ve mahrem ölçüler içinde yazıp konuşuyor. Ve bu özel, mahrem sesiyle Atatürk, İslâmiyet, hele İslâmiyet ve Araplar hakkında, besbelli, çok katı kanaatlere sahip. Dine karşı tavrı ile Araplara karşı tavrı birbirini güçlendiriyor. Hiç kendini frenlemek ve lâfını sakınmaksızın, Ömer’in davranışına “çıplak ve çıfıt Araplık” ya da vahiy inancına “safsata” dediği gibi, halifelerden söz ederken de sanki özel bir öfke ve hınçla “maskaralık” deyimini kullanıyor. Ben de dinsizim ama ne İslâm, ne başka bir din hakkında böyle konuşuyorum. Çekindiğimden değil; içimden gelmediği ve bilime yakışmadığı için böyle konuşmuyorum.

Atatürk’ün tavrının, sırf Cumhuriyet’in yakın bir geçmişte halifeliği ilga etmişliğiyle (yani bir ancien régime allerjisiyle) açıklanamayacağı kanısındayım. 16-17 Ağustos 1931 mektubu veya “haşiye”sinin ikinci yarısı (Atatürk’ün elyazısıyla 21 küçük sayfanın 10-21 arası), daha bile ezici ve kahredici bir üslûpla, yerine göre Zakir Kadirî’nin, yerine göre (geleceğin TTK’sı) Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti yönetiminin aşağılanmasına hasredilmiş. Her şeyden önce, o sıradaki TTTC Başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu’na çok yukarıdan sesleniyor, neredeyse bağırıyor Atatürk. Zakir Kadirî’nin taslakları hakkındaki, bir ölçüde tarih içerikli eleştirileri bittiğinde, sanki derin bir nefes alıp yeniden başlıyor : “Tevfik Beyefendi !” (ünlem orijinalindedir). Sonraki sayfalarda Bıyıklıoğlu’na “çocuğum !” diye de hitap ediyor (o sırada 50, kendisi de askerlikten gelen Tevfik Bıyıklıoğlu ise 43 yaşında –ve ünlem bir kere daha orijinalinde mevcut). Daha genel olarak, sürekli emir ve talimat yağdırıyor. “Hatırlatırım ki” diyor; “dikkatli olunuz” diyor; “bunu yalnız beyninizde değil, bütün Türk milleti nazarında tebarüz ettiriniz” diyor; “kullanınız !” diyor ve ardından, karşısındaki üzerinde ne etki yapacağı belli olması gereken şiddetli azarına “Bu sözlerimi sizi utandırmak için yazmıyorum. Bu yazılarımı bundan sonraki mesainizde dikkat ve intibah dersi olması için yazıyorum” cümleleriyle son veriyor.

Mamafih Tevfik Bıyıklıoğlu gene de ucuz kurtulmuş sayılır, çünkü bu ihtar ve tekdirler, Zakir Kadirî’nin tahkir ediliş biçimi yanında çok hafif kalıyor. Kadirî’nin taslaklarını, yerine göre “eblehâne,” yerine göre “örümcek Arap yazılı paçavralar” ve tekrar “paçavralar” diye tavsif ediyor Atatürk. Yazarın kendisinden de “Camii Ezher kaçkını” diye söz ediyor. Bu ifade 11 küçük sayfada dört kere tekrarlanırken son seferinde “sersem ve cahil ve Camii Ezher kaçkını” şeklini alıyor. Bu bağlamda, Tevfik Bıyıklıoğlu’nun payına da “Camii Ezher kaçkınını bulan sizsiniz” cümlesi düşüyor.

Peki, kimmiş bu Zakir Kadirî –ve bundan sonra neler gelmiş başına ? Gözünüzün önüne sarıklı bir Mehdi tipi gelmesin. Resimlerinde itinayla ayrılmış saçlarıyla, kolalı yakası ve kravatıyla zarif bir centilmen. Aslen Türkistanlı ve düşünsel kökleri itibariyle, din ve medrese eğitiminin yanısıra, Rusya’ya özgü bir Türk milliyetçisi. İbni Haldun’un Mukaddime’si dâhil, esaslı tercümeleri var. Zaten büyük kriz yatıştığında, hayatını sadece (1931’de paldır küldür atıldığı) TTK’ya ve Maarif Vekâleti’ne Arapça ve Rusçadan çeviri yaparak kazanıyor. Ankara’nın Keçiören ve Etiler gibi, o zamanlar iyice uzak semtlerinde çok mütevazı bir hayat sürüp, 76 yaşında sessizce vefat ediyor.

Bu bilgiler kısmen, Hâmit Zübeyir Koşay’ın Türk Yurdu’nun Aralık 1954 sayısındaki anma yazısında mevcut. Söylenmeyen, suskunlukla geçiştirilen şeyler de var tabii. 1931’den sonra bir süre yurtdışına çıktığına; döndüğünde ise öğretmenlik başvurusunun reddedildiğine; Millî Tarihin inşasına kurban edilmiş bu yoksul ilim insanına, görüşleri ne olursa olsun, T.C. devletinin bir öğretmenliği bile çok gördüğüne hiç değinilmiyor.

TARAF