Karam Nama’nın Middle East Monitor’de yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.
Bu hafta Libya, tek bir devlet olması gereken yapının içindeki bölünmenin normalleşmesinden başka bir şey ifade etmese de, ilerlemenin işaretleri olarak kutlanan iki olaya tanık oldu. Bu, Yunan tarihçi Herodot’un bir zamanlar “tüm yeniliklerin kaynağı” olarak tanımladığı bir ülkede yaşanıyor. Peki, yenilik kavramının kendisi parçalanmanın eşanlamlısı haline geldiği bugün, hangi “yenilikten” söz edebiliriz?
İlk olay, Libya’nın rakip hükümetlerinin –biri doğuda, diğeri batıda bulunan– güçlerinin, ülkenin merkezindeki Sirte kentinde düzenlenen ortak ABD özel kuvvetleri eğitimine katılımıydı. Bu, iç savaştan eski düşmanları bir araya getiren türünün ilk askeri tatbikatıydı. 2005 yılından bu yana ABD Afrika Komutanlığı tarafından yürütülen Flintlock özel harekât tatbikatları, katılımcı ülkelerin terörle mücadele ve sınır güvenliği kapasitelerini güçlendirmeyi amaçlıyor. Bu yılki tatbikatlara, Halife Haftar’ın Libya Ulusal Ordusu’ndan birimler ile Abdulhamid Dbeibah liderliğindeki BM tarafından tanınan Ulusal Birlik Hükümeti’ne bağlı güçler katıldı.
Aynı coşkuyla kutlanan ikinci olay ise, Libya Merkez Bankası’nın, Bingazi’deki Temsilciler Meclisi ile Trablus’taki Yüksek Devlet Konseyi’nin, on üç yılı aşkın bir süredir ülkenin ilk birleşik bütçesini onayladığını duyurmasıydı. Bu iki yasama organı, Libya’nın uzun süredir devam eden siyasi bölünmesinin birer ürünüdür: 2014’te seçilen doğu parlamentosu ve 2012 Genel Ulusal Kongresi üyelerinden 2015’te oluşturulan batı danışma konseyi.
Bu tür kutlamalar, Libya’nın artık birleşik bir devlet olmadığını açıkça kabul etmek anlamına geliyor. Yine de, bu gelişmeleri alkışlayan politikacıların mantığına göre, bunlar birer başarı olarak değerlendiriliyor.
İşte siyasi trajedi de burada yatıyor: bölünme, geçici bir kriz olmaktan çıkıp bir yönetim yöntemi haline geldi; birliğe giden bir köprü olması gereken her fırsatta yeniden üretilen yapısal bir durum haline geldi.
İki hükümetin temsilcilerinin aynı masada oturması bile olağanüstü bir olay olarak değerlendiriliyor. İki rakip ordunun tek bir tatbikata katılması, sanki modern devletler birleşik kurumlar yerine sembolik jestlerle inşa ediliyormuş gibi, ulusal bir kutlamaya layık bir an haline geliyor.
Libya artık tek bir ülkeden değil, iki hükümetten ve iki ordudan söz ediyor. Ülke artık kendi kimliğini kavrayamıyor ve iki yarısı arasındaki her türlü etkileşim bir ilerleme olarak sunuluyor. Sanki meşruiyet çoğul olabilirmiş gibi; oysa modern devlet anlayışında meşruiyetin çoğalması, aslında meşruiyetin yokluğundan başka bir şey değildir.
Bu, Akdeniz'in en uzun kıyı şeridine sahip olmasına rağmen kendi parçalanmasını kutlayan bir ulusun trajedisidir; bu kıyı şeridi, coğrafi değerinden çok daha büyük bir siyasi varlık olabilirdi. Libya, yaklaşık 2.000 kilometrelik kesintisiz bir kıyı şeridine sahiptir, ancak bu nimet siyasi başarısızlığın sembolü haline gelmiştir.
Batı Libya'yı doğusuna bağlayan ve uzunluğu boyunca şehirlerle noktalı olan kıyı şeridi, uyuyan denizi uyandırabilecek tek bir demiryolu hattıyla bile hiçbir zaman birbirine bağlanmamıştır.
Uzun kıyı şeridine sahip ülkeler genellikle birliğini denizden uzaklaşarak değil, deniz üzerinde inşa ederler. Libya ise tam tersini yaptı: denizi ihmal etti, karayı ihmal etti ve ikisini birbirine bağlama fikrini ihmal etti. Kıyı şeridi, harita üzerinde siyasi anlamı olmayan, sadece güzel bir mavi çizgiden ibaret hale geldi.
Demiryolları, tıpkı karayolları gibi, ulusların can damarlarıdır. Bir damar kesilirse, vücut zayıflar. Libya’da sadece karayolları parçalanmış durumda olmakla kalmıyor, aynı zamanda çoğu zaman görünmez olan daha derin toplumsal ve aşiretçi bölünmeler de Tunus sınırındaki Ras Ajdir’den Mısır sınırındaki Tobruk’a bir demiryolu inşa etmenin önünde engel teşkil ediyor. Libya’da aşiret, sadece bir toplumsal birim değildir; devlet kurma yönündeki her girişimin üzerine düşen uzun bir gölgedir. Yeni siyasi sınıf bu gölgeyi kısaltmaya çalışmadı; aksine, onu bir ilerleme engeli değil, hayatta kalmak için bir araç olarak görerek daha da genişletti. Bölünmüş manzarada artık hâkim olan dini liderler ve kabile otoriteleri, Muammer Kaddafi’nin başarısızlığının sürekli bir uzantısı haline gelmiş, miras kalan rekabetlere sarılırken kabileçiliği ve bölgeselciliği siyasi projelerinin temeli olarak benimsemiştir. Libya milliyetçiliği – tek bir ülke olarak Libya – onların gelecek tanımlarının kenarında kalmaktadır. Ve böylece bölünmeyi bir başarı olarak kutlamaktadırlar.
Libyalı siyasetçiler ulusal kimliği diğer tüm etiketlerin üstünde tutmadıkları sürece, kameralar önünde, bölünmüş parlamentolarda ya da uluslararası platformlarda ne kadar sık bir araya gelirlerse gelsinler, parçalanmanın meşru temsilcileri olarak kalmaya devam edeceklerdir. Kaddafi’ye karşı ayaklanan Libyalılar için, dini ve aşiret otoritelerinin şu anda tüm sahneyi domine etmesi acı bir kader. Tarih, bir kabilenin veya din adamlarının başarılı bir şekilde bir devlet kurduğuna dair hiçbir örnek sunmamaktadır. Libya'nın bugün sahip olduğu şey, bir ulus inşa projesi değil, günlük kriz yönetimidir.
Devletler tesadüfen, protokol toplantıları ile ya da bölünmüş iki kurum arasında birleşik bir bütçeyi kutlayarak kurulmaz. Devletler, yıkıntıları bölen çok sayıda küçük proje değil, tek bir ulusal proje olduğunda kurulur.
1990'ların ortalarında, rahmetli dostum gazeteci Ömer el-Sanusi arabasından indi, Akdeniz'e doğru yürüdü, sonra Trablus'taki Kızıl Kale'ye dönerek, “Bak Karam, Trablus ne kadar güzel” dedi. Ondan önce, rahmetli şair Ali Sidki Abdülkadir, “Kokulu Çiçekler Ülkesi” adlı eserinde Libya'nın evlerini gökyüzünden sarkan küpeler olarak hayal etmişti. Aynı ulusal rüya, Misrata’nın kabile kısıtlamalarından kurtulmasını arzulayan merhum Abdelkarim el-Danna ve Ebu el-Kasım el-Kuwari’nin de aklını meşgul ediyordu. Bani Walid’li Mansur Buşnaf, oyunlarından birinde özgürlüğe işaret ettiği için yıllarca hapis yattı. Şair Ali el-Fazzani, gözlerini tüm ülkeye dikmiş, Bingazi’den o ışıl ışıl şehri özlemle arzuluyordu. Hatta Jilani Trebishan bile şiirlerini okyanusa attı ve İrlanda’nın gürültüsünden uzak, sessiz Rajban kasabasını ölmek için seçti.
Ancak tüm bu ulusal hayaller dün Kaddafi tarafından gömüldü ve bugün de Libya’nın politikacıları ve dini otoriteler tarafından gömülmeye devam ediyor. Ülke artık Herodot’un kehanetini yerine getirmiyor; zira ortak askeri tatbikatı ve birleşik bütçeyi sanki yeniden doğuşun işaretleriymiş gibi kutlayan Libya’dan yeni hiçbir şey çıkmıyor; oysa bunlar, kendi bölünmüşlüğünden memnun bir ulusun yalnızca belirtileridir.
* Karam Nama, İngiliz-Iraklı bir yazardır. “An Unlicensed Weapon: Donald Trump, a Media Power Without Responsibility” (Ruhsatsız Silah: Donald Trump, Sorumluluktan Yoksun Bir Medya Gücü) ve “Sick Market: Journalism in the Digital Age” (Hasta Piyasa: Dijital Çağda Gazetecilik) gibi birçok kitap yayınlamıştır.