Liberal Tekebbür ve Siyasi Şantaj

KENAN ALPAY

Mısır’da olan bitenleri anlamak veya Mısır’da askeri darbeyi mümkün kılan aktörlerin Türkiye’deki karşılıklarını kavramak için “Mısır Uzmanı” olmaya gerek var mı sizce? Cengiz Çandar’a göre her iki durumu anlamak ve anlatmak için kesinlikle ‘Mısır Uzmanı’ olmak gerek.

Bu durum içinse isminizin, işleri siyaseti ve toplumu terbiye etmek olan Hasan Cemal, Murat Belge, Şahin Alpay, Ali Bayramoğlu veya İhsan Dağı olması gerekiyor. Şimdilerde isimleri birazcık yıpranıp kenara çekilen Ece Temelkuran, Nuray Mert, Ruşen Çakır’ı da bu kategorinin dışında düşünmemek gerekiyor.

Hukuk, adalet, laiklik ve demokrasi gibi konuların teorik ve pratik açıdan nasıl tecelli edeceğine dair hemen her gelişmede referans kaynağı olarak bu beylerin ve hanımların ağzından çıkan talimatlara bakmamız gerekiyor.

Siyasetten dine, sanattan spora, kültürden tarihe değin hemen her meselede bütün bir toplumun mürebbiyesi olma hakkını uhdesinde tutan sadece enteresan değil bir o kadar da çirkin ve kibirli bir sınıf ve ruh hali var karşımızda. Tekebbürden yanına yanaşılmayan bu ruh hali üstelik taleplerini işler kılabilmek için eskiye oranla daha fazla siyasi şantaja müracaat eder oldu.

Darbe Mağduru Herkesten Şüphelenir

Muhalefet etmenin, eleştirmenin, şüphe etmenin elbette akli ve ahlaki sınırları olmalı. Ama yaşadığımız son süreçte bu sınırlar alabildiğine ihlal edildi ve bu ihlalin de meşruiyetine ilişkin kimileri bir konsensüs sağlamışa benziyor. Taksim-Gezi Parkı’yla zirve yapan bu ihlal mantığı bir süre sonra gizlenmesi mümkün olmayan bir tür ihtilalciliğe terfi edip Mısır üzerinden kendini tescilledi.  

Varoluşları gereği Aydınlık, Sözcü, Cumhuriyet, Yurt, BirGün, Sol gibi ihlalcilik-ihtilalcilik sarkacında olmaları tabiatlarının icabı olan siyasi çizgidekilerin yanına Taksim-Gezi Parkı vesilesiyle kimi liberal-demokratların da eklemlenmiş olması hiç değilse şaşılacak bir durum oldu. Mesela Cengiz Çandar daha birkaç hafta önce lise hatta ilkokul öğrencilerini de içine katan bir “özgürlük karnavalı” olarak hayal etmemizi salık verdiği Taksim-Gezi ruhuna yönelen her türlü güvenlik tedbirini ayağa kalkan İstanbul’a karşı faşist müdahale olarak niteliyordu.

Taksim Düştü!” diye çığlık atan, Başbakan Erdoğan’ın külhanbeyi havasını söndürüp karizmasını çizen gençlerle gurur duyan Çandar yemin billah ediyordu: Gezi Ruhu sivil, neşeli, sempatik ve yaratıcı yeni bir kuşağın eseridir. Asla ve kat’a ulusalcı-darbeci karakter arz etmez! Tersine Erdoğan faşizme giden siyasetin sinyallerini verirken Taksim-Gezi ruhu daha özgür bir Türkiye’ye doğru yol almayı temsil ediyordu.

Taksim’den Mısır’a doğru kısa zaman diliminde yapılan yolculuk Cengiz Çandar’da temayüz eden liberal kırılma ve evrilmenin istisnai olmaktan ziyade yapısal olduğunu adeta teyit etti. Şöyle ki Mısır’a dair yapılan değerlendirmeler Çandar’ın ve her zaman paralel durduğu liberal aydınların aslında seçim ve askeri darbe arasındaki tercihlerinin çok da ilkesel olmadığını gösterdi. Çandar’a ait şu cümle liberal ama mutlaka seküler-laik ve Batıcı liberal aydınların seçim-darbe arasındaki tercihlerinin ne kadar ilkesel olup olmadığını bakın nasıl da işaretliyor: “Mursi’nin iktidardan gitmesi de gelişinden önceki halk hareketinin iki misli büyüklükteki gösterilerin sonucunda oldu. Bu da bir ‘devrim’ sayılmaz mı?” (5 Temmuz, Radikal) Sayılırmış çünkü ‘laik diktatörlük’ yerini ‘İslamcı otoriterlik’ ile değiştirince, 2011’de harekete geçen ‘devrimci dinamik’ Mursi’yi de Müslüman Kardeşleri de askeri darbenin gayrı meşru oluşunu da önüne katıp götürmüş.

Sayılar, Kıyaslar ve Sonuçlar

Çandar sizce bu tür kıyaslar kurarak askeri darbe ve halk devrimi arasındaki farkı ve tezatı mı tefrik edemiyor yoksa okurlarını böyle bir yetkinlikten mahrum mu addediyor acaba? Ancak sorun sadece batıl kıyaslar değil daha da kötüsü seçimi geçersiz hatta komik kılan yöntemleri el çabukluğuyla meşrulaştırıp esas haline getiriyor. Mesela insanı çileden çıkartan şu satırları sabırla okur musunuz: “Muhammed Mursi, yüzde 50’nin biraz üzerinde bir katılımla yüzde 51.7 oyla 30 Haziran 2012’de cumhurbaşkanı seçilmişti. 13 milyon oy almıştı. Seçildikten bir yıl sonra 22 milyon kişi, görevinden ayrılması için oy verdi. Ve, bir yıl sonra, Mısır’da –aslında 25 Ocak 2011’den itibaren kesilmemiş olan- ‘devrim ortamı’ yine canlanmıştı.” (10 Temmuz, Radikal)

Tam olarak anlayamadık, Mursi’nin görevinden ayrılması için ne zaman ve nerede 22 milyon kişi oy verilmişti? Bu bir yanılgı veya yanlış hatırlama değilse kelimenin tam anlamıyla Mısır’da tertiplenen “Ordu Göreve” mizansenlerini demokratik devrim olarak pazarlama misyonerliğidir. İmza toplayarak yapılan oy sayımı ne zamandır ve kimler tarafından makul ve makbul sayılır oldu?

Mursi’nin seçilme sürecini katılım yüzdesi üzerinden itibarsızlaştırmanın ve seçimlerde dört kez üst üste hezimete uğramış liberal-sosyalist ve ulusalcı siyasetin şiddet ve kaos içeren klasik komitacı taktiklerini devrim ortamının canlanması olarak nitelemenin siyasi literatürdeki adı ne zamandan beri “liberal demokrasi” oldu, biz bilemiyoruz.

Çandar’ın istatistik ve matematikle dalga geçercesine dönüp dönüp “Sokaklardaki 30 milyon Mısırlı ‘darbe taraftarı’ olamaz herhalde?” demesi de “Mursi ve Müslüman Kardeşler’in ‘kibirli’ iktidarı, bir yıl sonra duvara tosladı” diye darbecileri ve destekçilerini temize çıkartan kirli bir propagandaya girişmesi de hep bir amaca matuf: “… ülkesinin yeni dinamiklerine karşı yabancılaşma, sağırlık, anlayışsızlık, vs gibi özellikler sergileyen Ak Parti’nin Mısır’dan doğru dersleri çıkarması.” (4 Temmuz, Radikal)

Çandar kendisi ve temsil ettiği sınıflar adına değil hemen her şeyi “demokrasinin selameti” için istiyor. Bütün bu can sıkıntılarının kaynağı her zaman olduğu gibi yine “demokrasinin selameti” oluyor tabii ki.

Usul ve esastan başka bir de sayı sayma zaafı var ki ne kadar perdelenmek istense de düşmanlığı merkeze almış asıl gayeyi dışa vuruyor. Çandar’ın sayısal zaafı üzerine kurduğu sonuç şu satırlarda: “Eğer, Mısır halkı on milyonlar halinde, tarih rekoru kıracak şekilde, seçilmesinden bir yıl sonra Mursi’ye ve Müslüman Kardeşler iktidarına başkaldırmışsa bu, başlı başına bir tarihi olaydır ve askeri darbeye şiddetle karşı olmanız, Mısır 2013’ün sunduğu ve etkisini uzun yıllara yayacak olan ‘siyaset dersi’ni ortadan kaldırmıyor: Mısır’da Müslüman Kardeşler Tecrübesi, başarısızlıkla sonuçlanmıştır!” (4 Temmuz, Radikal)

Bu cümleleri yanlış okumadıksa on milyonlar Mursi ve Müslüman Kardeşlerin başarısızlığını tescilliyor ve darbe bu on milyonlar halindeki başkaldırıyla askeri darbeyi meşru ve mecbur kılıyor. Bütün bu kıyas ve analizlerin sahibi olarak Çandar’ın “Askeri darbelerden çekmiş ve askeri darbelerin hedefi olmuş benim gibi birisi için hiçbir askeri darbeyi meşrulaştırmak söz konusu olamaz” sözünün ne kadar kıymeti harbiyesi olabilir sizce?

Cengiz Çandar bir taraftan biyografisini gözümüzün içine içine sokarak darbeye ilişkin tutumunu eleştirmemize müsaade etmiyor diğer taraftan da şöyle bir blokaj koyuyor kendisinden farklı düşünenlerin önüne: “Mısır’ı Türkiye gündemi üzerinden okumaya ve okutmaya kalkışmayın. Mısır’daki darbe, ‘27 Mayıs’a mı’, ‘28 Şubat’a mı’, Türkiye’deki hangi darbeye benziyor diye kalem oynatmayın.” Mısır ve Türkiye arasında bu türden benzerlikler ve kıyaslar kurmanın yapılabilecek en büyük yanlış olduğu bizzat orta doğu uzmanı tarafından kesin hükme bağlanınca bize de susup dinlemek düşsün isteniyor.

Liberal tekebbür, Gezi’den Ak Parti Hükümetinin iflasını, orduyu göreve davet eden Tahrir’den  ‘Müslüman Kardeşler Tecrübesi’nin Mısır’da iflasını ilan ediyor. Şantaj bu ilanla birlikte devreye giriyor.  O şantaj da temsil ettiği liberal kesimler adına Cengiz Çandar’ın cümleleriyle şöyle izah ediliyor: “Borç-alacak ilişkisinde, iktidarın bize borcu var…” (7 Temmuz, Radikal)

Sürecin ana fikri şudur: Çandar, temsil ettiği liberal aydınlar ve iktidar sınıfları adına Başbakan Erdoğan ve AK Parti Hükümetinden biriken alacaklarını talep ediyor. Yoksa askeri darbe ve icra takibi dâhil her yolun meşruiyetini ilan etmeye dünden hazır.