Kutsal Söylemin Arkasına Sığınmak

SÜLEYMAN NAZLICAN

İnsan bir kültür evreni içerisinde dünyaya gelir, bakar, algılar ve yaşar. Yani öğretilen, kabul ettirilen ve tabii ettirilen bir toplumsal ve siyasal evrenden. Bu evrende farklı farklı görüngülere rastlamak olası olsa da çoğunlukla hakim paradigma dediğimiz düşünce evreninden meselelere bakar ve analiz ederiz. Çağımızın hâkim paradigması ise malum olduğu üzere sekülerizmdir. Bu sistemin genel karakteristiği ise baştan sona dünyevi ölçülerle her meseleye yaklaşmasıdır. Yani toplum seküler, siyaset seküler, ekonomi seküler, ve kültür seküler bir düzlemin ürünü olmak zorunda.

Biz de hâlihazırda bu sistemin dışında değiliz. Fakat kendimize has tarihsel koşulları düşününce sanki kutsaldan arınmış bu sistemi kendimize uyarlamanın bir yolunu bulmuşsuz gibi.  Bu uyarlama ise daha çok söylemseldir.  Yani sistem her yönüyle; siyasal olarak, hukuki olarak, ekonomik olarak, sosyal pedagoji olarak seküler bir karaktere sahip iken, söylem bazında ise kutsallarla örülü bir temsiliyete sahip.

Bizde devlet kutsaldır. Lider kutsaldır. Vatan kutsaldır. Bayrak kutsaldır… Özellikle kriz dönemlerinde bu kutsal söylem o kadar çok öne çıkarılır ki hiçbir şeyi kendi zemininde konuşacak fırsatı bulamazsınız. Ya da konuşmanıza müsaade etmezler. Çünkü krizlerin üzerini örttüğü yapısal sorunların çözümüne yaklaşmayan ya da çözümü sürekli erteleyen bir siyaset tarzıyla karşı karşıyayız maalesef.

Kurulu düzenin dışlayıcı ve tek tipçi yapısından bahsedersiniz. Hemen bölücülük yaftasına maruz kalırsınız… Toplumun değerlerine ters düşen uygulamalardan şikâyet edersiniz. Hemen mürteci olarak tanımlanırsınız... Adaletsizlik, hukuksuzluk, yolsuzluk ve siyasal ahlaksızlıktan konuşursunuz. Hemen dış mihraklar adına çalışan fitne çıkarıcılar olarak linç edilirsiniz…

Yani anlayacağınız bütün yollar devleti korumayı esas alan kutsal bir retoriğin tahkim edilmiş şahsı manevisine çıkar.  

Gerçekleri dürüstçe ortaya koymak gerekirse uzun bir süre daha bu hal üzere devam edeceğimiz de kesindir. Dolayısıyla bir yönüyle dokunulmazlık zırhına büründürülmüş kişilerle, fikirlerle, kurumlarla ve sembollerle yaşamayı kabul etmek zorundasınız. Hatta sevmek zorundasınız. Eğer sevmezseniz birilerinin zoruyla bu ülkeyi terk etmek zorunda kalabilirsiniz…

Bu kadar kutsallığı ve aynı zamanda bu kadar tutarsızlığı yan yana getirmek ve bunlarla yaşamak hiç te kolay değildir. Bu olsa olsa büyük bir kurnazlık ve aynı zamanda nerde nasıl konumlanılması gerektiğini gösteren siyasal bir düzeyin göstergesidir. Ya da ilkesizliği, tutarsızlığı, sinikliği, bitmişliği ve kişiliksizliği bünyesinde barındıran bir kültür düzeyini ifade eder.

O kadar çok çelişkilerimiz var ki hangi birini saymaya kalksak elimizde kalıyor ve etrafımızda olup bitenleri bir türlü istediğimiz yere oturtamıyoruz. Bir dönem yukarıda saydıklarımızı eski Türkiye’nin hastalıkları olarak ifade ederken son birkaç yıldır aynı havayı teneffüs ediyor oluşumuz değişime olan bütün inancımızı yitirmemize neden olmuştur. İşin kötü tarafı ise bu davranış biçimleri toplumsal bir düzeyde kabul görmüş ve normalliğe terfi etmişse o zaman tamamen çürümüş bir toplumsallık ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğiyle yüz yüzeyiz demektir. Bu manzaradan yola çıkarak gelecek nesillere dair endişe seviyemizin her geçen gün biraz daha arttığını söyleyebiliriz. Çünkü bu kadar tutarsız bir iklimde kendini güvende hissetmek çok zordur.

İçinden geçtiğimiz vasatta ise Covid-19 bütün sorunlarımızın üzerini örten kutsal bir işlev görüyor sanki. Bunu bahane ederek bir mühlet daha her şey askıya alınmaya devam edilecek gibi gözüküyor…