Kutsal Gün ve Geceler Nereden Çıktı?

MUSTAFA SİEL

Üç Aylara Girmişiz

17 Aralık darbe girişimi, seçimler, Suriye ve Mısır direnişi ve mezalimi, Cumhurbaşkanlığı seçim süreci ve diğer sıcak gündemi takip etmeye çalışırken; Kutlu Doğum Haftası ve Üç Aylara girdiğimiz haber ve ilanlarını duyuyor, seyrekte olsa Regaip kandili kutlama mesajlarına muhatap oluyoruz.

Suriye’de, Mısır’da yaşananları duymayan (ya da duymamış gibi yaşayan), buralarda yaşananlara ilgisizlikle kalmayıp, üstüne üstlük eylem, konferans gibi etkinliklerle buralara dikkat çekmeye çalışanlara dudak büküp bıyık altından gülen; bu tür etkinlikleri gördüğünde, aman bize de bir şeyler bulaşmasın diye mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırken, bir yandan da göz ucuyla, ne yapıyor bunlar diye, yenemediği bir merak güdüsüyle bakanlar; kutlu doğum, üç aylar ve Regaip deyince kendilerinden geçiyorlar adeta.

Sanki Suriye’de ve Mısır’da yaşananlar ve tepkimizi ifade için yaptığımız etkinlikler dinle alakalı değilmiş gibi, dini akıl sır ermez, soyut ve mistik bir şeymiş gibi algılayanlar; dikkatimizi kendilerince İslam’ın çok önemli bu unsurlarına çekmeye, bu vesileyle dindarlıklarını göstermeye ve ispatlamaya, bizi de bu dindarlık etkinliklerine davet etmeye gayret ediyorlar. Tıpkı Maun Suresinde söz konusu edilen, yetimi itip kakıp, miskini doyurmaya teşvik etmediği halde, sadece kıldığı namazlarla kendini dindar görenler gibi.

Kutsal ve Mübarek Terimleri Arasındaki İlişki

Kutlu, kutsal kelimeleri Türkçe olup, kut kökünden türetilmiştir. İlahi olan, ilahi olandan iz, parça ve özellikler taşıyan şey anlamlarına gelip, bir nevi Allah’ın ilahlıktan pay verdiği şeyler anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla, tevhid dini olan İslam’da Allah’tan başka kut, kutlu, kutsal yoktur.

Kur’an’da bu anlamda kutlu – kutsal gün, gece, ay, yer olmayıp, Kabe ve Haccın bazı unsurları gibi Yüce Allah’ın sembollerinden (şeair) bahsedilir (Hac 22/32-36). Bu şeairler herhangi bir ilahi özellik ve güç - kutsallık taşımayıp, tıpkı bir devletin bayrağı gibi sembollerdir. Nasıl ki sıradan bir bez parçası olan bayrak, devletin varlığını ve gücünü temsil ettiğinden, bayrağa saygısızlık ederseniz, devlete saygısızlık etmiş olursunuz, tıpkı bunun gibi.

Yine Kur’an’da Kadir gecesi ve Kur’an gibi bazı şeylerin bereketlendirildiğinden (mübarek) bahsedilir (Duhan 44/1-6). Bereket maddi ve manevi anlamda hayırlı bolluk anlamına gelip; Kur’an’ın bereketlendirilmesi insanlar için hidayet vesilesi olması iken, Kadir gecesinin bereketlendirilmesi ise, Kur’an’ın bereketlendirilmesinin başladığı gece olması nedeniyle, dolaylı olarak Kur’an’ın bahsettiğimiz bereketlendirilmesini ifade eder.

Nitekim 38.Sad Suresi 29. ayette, Kur’an’ın ayetleri üzerinde derin düşünülmesi (tedebbür) ve bu vesileyle öz akıl sahiplerinin zaten fıtratlarında mevcut olan hakkın idrakine varması için indirilmiş mübarek bir kitap olduğu bildirilmektedir. Kur’an’ın mübarek kılınmasına – bereketlendirilmesine dair başka ayetlerde mevcut olup (Enam Suresi 6/92-155, Enbiya Suresi 21/50), tümünde temel vurgu Kur’an’ın yol göstericiliğidir (huden).

Kur’an’da Kabe (ve Mekke’nin) (Ali İmran Suresi 3/96), Filistin’in (Araf Suresi 7/137 vd), Musa (as)’a ilk vahyin indirildiği vadinin (Kasas Suresi 28/30), İsa (as)’ın (Meryem Suresi 19/31) bereketlendirildiğine dair ayetler mevcut olup; bu bereketlendirme kutsal ve özel kılma anlamında değil, bu şahısların ve yerlerin insanlara hidayet edici vesileler olması dolayısıyladır.

Halkımız kutsal ve mübarek terimlerini eş anlamlı olarak kullanabilmektedir. Oysa iki terim birbirinden farklıdır. Kutsal kelimesindeki olağanüstülük vasfı bereket – mübarek kelimesinde yoktur. Mübarek terimi, bereketlendirilmiş şey manasına gelip, bereketlendiren tek varlıkta (tebarek) Yüce Allah’tır. Bu nedenle kutsal gün ve gece olmadığı gibi, tek mübarek gece Kadir gecesidir.

Kadir Gecesinin Konumu

Kur’an’da 3 surede işaret edilen (Kadir Suresi 97, Bakara Suresi 2/185 Duhan 44/1-6) Kadir Gecesinden maksat, insanlar için gerçek kurtuluş rehberi olan Kur’an’ın indirilmeye başlanması münasebetiyle Kur’an’a dikkat çekmek ve hatırlatmak olup, söz konusu ayetlerde bu gecenin bir kutsallığı ya da ibadet ya da dua için tahsis edilmesine dair en ufak bir işaret dahi söz konusu değildir.

Ayetlerde, Kadir (takdir – ölçü) gecesinde indirilmeye başlanan Kur’an’ın, insanların hidayetiyle alakalı her işte – hususta hakkı batıldan ayıran ölçüler içeren ve insanları kurtuluşa – selama çıkaran bir bereket vesilesi olduğu vurgulanmaktadır. Yoksa sanıldığı gibi, bu gece yapılan ibadetlerin diğer gecelerden farklı ve üstün olduğu ve bu gece yapılan duaların çok makbul olduğu değil.

Peygamberimizin bu geceyi kutsal kabul ettiği ve ibadetle ihya etmeye çalıştığına dair emri ya da halka açık uygulamaları olmadığı gibi, buna dair ciddi, açık ve net rivayetler bile söz konusu değildir.

Zaten Kadir gecesi her yıl tekrarlanan bir gece olmayıp, tarihte bir defa, Kur’an’ın ilk inmeye başladığı gece gerçekleşmiş bir gece olup, bu nedenle hangi gece olduğunun açıklanmasına gerek duyulmamıştır. Kur’an’ın bereketi (yol göstericiliği) ise kıyamete kadar devam edecektir.

Kur’an ile Mütevatir Sünnette Dikkat Çekilen Gün ve Geceler

Kur’an’da dikkat çekilen bazı gün, gece ve aylar söz konusu. Kur’an’ın indirilmeye başladığı gece olması nedeniyle, Ramazan ayı içinde olduğu bildirilirken, kaçıncı gecesi olduğu açıklanmayan Kadir Gecesine (Kadir Suresi 97, Bakara Suresi 2/185, Duhan Suresi 44/1-6); Cuma namazı dolayısıyla Cuma günü öğle namazı vaktine (Cuma gününe değil, Cuma namazı vaktine!) (Cuma Suresi 62/9-11), oruç ve hac ibadetleri vesilesiyle Ramazan Ayı ve Hac aylarına (Bakara 2/182-187,194-197), herhangi bir özellik ve kutsiyet tanınmaksızın dikkat çekilmektedir.

Bu gece, gün ve aylara dikkat çekilmesinin nedeni, bunların kendiliklerinden bir özellik taşıdıklarına veya Allah’tan kutsiyet tanındığına değil, hidayet vesilesi, hakkı tefekkür ve hatırlamak (zikir) ve Allah’a olan kulluğumuzu ifade etmekle (nusük – ibadet) alakalı olmalarıdır.

Kur’an’da sadece bazı gece, gün ve aylara değil, bir günün içindeki çeşitli zaman periyotlarına da, özellik ve kutsiyet tanınmaksızın, hidayet vesilesi, tefekkür, zikir ve ibadet açısından dikkat çekildiğini görüyoruz. Nitekim namaz vakitlerine atıf yapılan pek çok ayette, günün sabah periyodu (fecr – seher), öğle periyodu (duha – zeval), ikindi periyodu (asıl – asr), akşam periyodu (mesai – şafak), yatsı periyodu (ışai), gece namazı periyodu (teheccüd), özellikle namaz, tefekkür ve zikirle alakalı olarak çeşitli ayetlerde geçmektedir (İsra 17/78-79 vd).

Birde, Kur’an’da bir açıklama bulunmamakla beraber, Ramazan ayı bitiminde Ramazan (Fıtır), Zilhiccenin 10. günü hacıların kurban kestikleri ilk günü Kurban Bayramı mütevatir (peygamberimizden günümüze nesilden nesile uygulamalarla aktarılan) sünnet uygulaması olarak tüm Müslümanlarca kabul edilen bir uygulamadır.

İslam’a Sonradan Dahil Edilen (Bid’at) Kutsal Gün ve Geceler Çarpıklığı

Ne yazık ki, geçen asırlar boyunca bazı özel ve kutsal sayılan gün ve gece anlayışının, birer bid’at İslam kültürüne dahil edildiğini, bunların bir kısmının bizatihi şirk olup, bir kısmının ise şirk anlayış ve uygulamaları içerdiğini görmekteyiz. Bid’atten kastım, İslam’a bir sembolik bir ibadet – ritüel olarak sonradan katılan uygulamalardır.

Mesela, içine girdiğimiz 3 aylardan Recep ve Şabanın özellik, kutsallık ve bereketine dair iddia edilen şeylerin en ufak bir aslı ve esası yoktur. 3 aylardan Kur’an’ın indirilmeye başlandığı Kadir Gecesinin içinde bulunduğu Ramazan ayı oruç ibadeti dolayısıyla Kur’an’da geçmekte olup, bu iki açıdan elbette önemlidir. Ama, Recep ve Şaban aylarıyla ilgili olarak Kur’an’da her hangi bir işaret bile söz konusu değildir. Ramazan orucu Kur’an’da açıkça farz kılınmış (ketebe) olup (Bakara 2/182-187), Recep ve Şaban dahil peş peşe 3 ay oruç tutulması uygulaması hem Kur’an ve sünnette hiçbir dayanağı olmayan açık bir bid’at, hem de tıpkı Hadid Suresinde (57/27) Hristiyanların kendi kendilerine icat ederek yüklendiği yüke benzeyen çok ağır bir yüktür (Bakara 2/185).

Peygamberimizin doğumuna istinaden kutlanan Mevlit, Peygamberimizin göğe yükseldiği iddiasına istinaden kutlanan Miraç ile Peygamberimizin tavsiye ettiği iddiasıyla kutlanan Regaip ve Berat geceleri ne Kur’an’da yer alır, ne de peygamberimiz tarafından uygulanmıştır. Bu 4 kutsal gece inanışı, Peygamberimizin vefatından en az birkaç yüz yıl sonra, muhtemelen Hristiyanlıktaki kutsal gecelerden etkilenerek oluşturulmuş, aslı, önemi, kutsallığı ve bereketi olmak bir yana, en hafif ifadeyle bid’at olan inanç ve uygulamalardır.

En hafif ifade bid’at diyorum. Çünkü bu gecelerle ilgili birtakım anlayış, kabul, uygulama ve içerikler, şirke kapı açan ve bir kısmı şirk olan hususlar olduğundan, bu hususlarda daha hassas olmak elzemdir. Mesela Mevlit kandili ile ilgili olarak, Osmanlı döneminde yazılmış olan Mevlidin sembolik bir ibadet (ritüel) anlayışıyla okunması – tilaveti bid’at olduğu gibi, mevlit metninin özellikle peygamberimizin şahsıyla alakalı içerdiği bir takım bilgiler şirk içermektedir. Mesela, kainatın peygamberimiz yüzü suyu hürmetine yaratılmış olduğu anlayışı.

Muharrem ayı ve bu ayın 10. günü olan aşure gününün özel ve kutsi olduğu, bu günlerde oruç tutmanın faziletli olduğu, aşure günü aşure yapıp dağıtmak gerektiği gibi inanış ve uygulamalarda hiçbir aslı ve esası olmayan bid’atlerdir. Bakara Suresinde (2/182-185) sayılı günlerde orucun yazıldığı ifadesi Ramazan ayını ifade etmekte olup, Muharrem ayı ile bir ilgisi yoktur.

Kitabi dini kültürde yer almasa da, halkımızca Mayıs’ın 6. Günü Hıdrellez günü kabul edilmekte olup; Hızır diye adeta yarı tanrı hayali bir varlığın merkezinde olduğu bu güne ait inanış ve uygulamalarıyla bu gün, adeta tüm şirk unsurlarının bir araya geldiği ve şirk kültürünün tavan yaptığı bir gündür.

Nereden Çıktı Bu Kutsal - Mübarek Gün ve Geceler

Peygamberimiz döneminde hiç kimse bu tür özel, bereketli yada kutsal gün ve gece arayışında değildi. Aksi olsa idi, bu duruma Kur’an ayetlerinde değinilir, kabul yada ret edilirdi. Onlar Kur’an’da bildirildiği zamanlarda ve emredildiği gibi fikir, zikir, namaz vs. yerine getirirken; asıl kulluğu hayatın her anında ve alanında Allah’ın rızasına uygun yaşamak diyebileceğimiz salih amel ve bilhassa Allah yolunda cihat olarak algılıyor, asıl ağırlığı buna veriyorlardı. Müzzemmil Suresi (73/1-7, 20).

Özellikle Muaviye’nin saltanatı ele geçirmesinin ardından salih amel ve cihat merkezli kulluk anlayışının gün geçtikçe zayıflayıp, zikir ve ibadet merkezli bir kulluk anlayışına evrilmenin başladığını görüyoruz. Salih amel ve cihat anlayışı, mevcut iktidarların saltanatlarının devamına ve yapacakları savaşlara savaşçı sağlayacak derece de gündemde tutulurken, insanlar zikir ve ibadet merkezli bir din anlayışına doğru evrildiler.

Bu evrilmenin seçkinler nezdindeki etkileri, salih amelden ve cihattan uzaklaşıp, hayatlarının her anını ve alanını fikir, zikir ve ibadet olarak yaşamaya çalıştıkları tasavvuf olarak kurumlaştı. Genel halk nezdindeki etkileri ise, salih ameli namaz ve hac gibi ibadetlere hasredip, hayatın diğer alanlarını ibadetten dışlayan, zikri ise kutsal gün ve gecelerde bulmaya çalışan bir anlayış olarak kurumlaştı zamanla.

Başlangıçta iyi niyetli birer bid’at olarak ortaya çıkan (Hadid Suresi 57/27) bu anlayış ve uygulamalar, zamanla içine pek çok şirk unsurunu da dahil etti kaçınılmaz olarak.  Nitekim başlangıçta sadece bir züht anlayışı olarak başlayan tasavvuf, zamanla adeta Hind panteizmi ve benzerlerinin şirkini tevhit olarak özümserken, kutsal gün ve geceler anlayışının içine pek çok şirk unsuru ana tema olarak yerleşti.

Put ve Yatırlar, Uzakta Olduğu Sanılan Allah’ın Dünyadaki Hayali Temsilcileri

Yüce Allah bizlere her an yakın olduğunu hatırlatarak (Kaf Suresi 50/16), bizlerinde bu yakınlığın idrakinde olmamızı istemektedir. Bilhassa namaz ve hac gibi sembolik ibadetler ile fikir ve zikir gibi sembolik olmayan ibadetlerle bu hatırlama belirli periyotlarla gereğince ve yeterince yapılmalı ki, hayatımızın ana eksenini oluşturan meşru ve gerekli salih amel ve bilhassa cihat görevimizi
hakkınca yerine getirebilelim.

Ne var ki, Kur’an’dan uzaklaşmanın neticelerinden biri olarak, Müslümanlar Yüce Allah’ın kendilerine olan yakınlığının bilincinde ve idrakinde olmayınca, uzak ve ulaşılmaz gördükleri Allah’a yakın olmak
için, öncelikle Allah’a yakın olduğuna inandıkları ve evliya olarak nitelendirdikleri insanların şahsı ve ölümlerinden sonra mezarları (yatır – türbe) vasıtasıyla Allah’a yakın olmaya çalışmışlardır. Bu sapma zamanla putçuluğa doğru evrilmiş olup, Mekke müşriklerinin putlarının çoğunun bu şekilde oluştuğu Kur’an’daki ilgili ayetlerden (mesela Furkan Suresi 25/16-19) net olarak anlaşılmaktadır.

Oysa Yüce Allah ayette bizlere yakın olup, dualarımıza icabet edeceğini, ancak önce bizlerin onun Kur’an’da açıkladığı iman ve İslam davetine icabet etmemizi emrettiği gibi (Bakara 2/186), Türkçeye namaz olarak çevirdiğimiz Salat’ın terim anlamı da, kulu Allah’a ulaştıran vesile anlamına gelmektedir. Yani fiil, düşünce ve duygu boyutlarının tümünün hakkını vererek kılacağımız (ikame) her bir namazımız, bizleri (soyut anlamda) Allah’a ulaştırmakta; günlük hayatımızı salih amel ve cihat olarak değerlendirdiğimizde de, ikame ettiğimiz bu namazlarımızı muhafaza etmiş olmaktayız (Mearic Suresi 70/22-35, Mü’minun Suresi 23/1-11)

Kutsal Gün ve Geceler Laik ve Seküler Hayat Anlayışının Temelleridir

Salih amel ve cihat merkezli bir kulluk anlayışından uzaklaşıp, fikir, zikir ve ibadet merkezli bir din anlayışı, günümüzde en uç boyutlara ulaşmış olan laik ve seküler hayat anlayışının tohumunu ve temelini oluşturmaktadır aslında.

Geleneksel toplumlarda laik ve seküler din anlayışı kutsal kişi, yatır, gün ve geceler merkezine otururken, çağdaş toplumlarda haz, hız ve sekse dönüşmektedir. Yani kutsal kişi, yatır gün ve geceler anlayışı, geleneksel laiklik ve sekülerlikten, çağdaş laiklik ve sekülerliğe geçişin merhalelerini oluşturmaktadır.

Bu anlamda bazı ilahiyatçı hocalarımızın, kutsal kişi, yatır, gün ve geceleri, halkın dindarlığının tezahürü olarak kabul edip savunmaları çok büyük bir yanlıştır. Bunlar aslında hak dinden uzaklaşmanın birer ara formu olup, halkımızı Kur’ani - gerçek İslam’a yöneltmek bir yana, halkımız çağdaşlaştıkça! iyice laikleştirecek ve sekülerleştirecektir. Nitekim batıda süreç bu şekilde işlemiş olup, bir zamanlar kendi dinlerinde, belki halkımızdan daha dindar olan batı halkları, bu gün neredeyse ateizm ve dehrizmde karar kılmış bulunmaktadır.

İmanla İlgili Hususları Tebliğde Tedricilik ve Merhalecilik Olmaz

İslam’ın salih amel ve cihat boyutunda, gerek teklif ve gerekse uygulama bazında bir merhalecilik ve tedricilik söz konusudur. Lakin iman boyutunda, gerek teklif ve gerekse uygulama bazında yap hep, ya hiç diyebileceğimiz bir keskinlik ve kesinlik söz konusudur.

Elbette kimseyi zorla tevhidi bir anlayışa getirmek manasında değil bu keskin tutum. Tebliğ ettiğimiz kişiler bu teklifleri tedricen kabul edip uygulayabilir, halk bu konuda tedrici bir dönüşüm geçirebilir realitede. Lakin bizim bireysel kabul ve uygulamamız ile tebliğimiz, mutlaka kesin ve keskin olmak durumundadır.

Burada Kur’ani net tevhidi anlayışa ulaşan insanların bu anlayışı hayatlarına geçirmesi ile bu netlikten uzak olan halkımıza bu hususlarda hakkı tebliğ ve uyarma ile alakalı olarak bir keskinlik ve kesinlikten bahsediyorum. Yoksa yatırları yakıp yıkmaktan, yatırlara giden insanları zorla alıkoymaktan yada zarar vermekten bahsetmiyorum. Bu konudaki görüşlerimi ayrıntılı olarak, bu sütunda 28 Ağustos 2012 tarihinde yayınlanan “Islahta Hikmet Ve Tedricilik İle Türbelerin Yıkılması Meselesi” başlıklı yazımda ortaya koymuştum.

Bu nedenle, kutsal kişi, yatır, gün ve gecelerin tebliğde bir geçiş merhalesi olarak düşünülmesi, kalıbına itiraz edilmeden içeriğinin değiştirilmeye çalışılması asla doğru bir metot değildir. Yanlışlığı 1979 İran İslam Devriminin bu gün geldiği durum ile bir kez daha sınanmıştır. İmanla ilgili tüm konularda olduğu gibi, bu hususlarda da Kur’an ve nebevi uygulamada olduğu gibi, net bir tebliğ ve duruş sergilemektir bizlere düşen.

Kutlu Doğum Haftasının Konumu

Açık bir bid’at olan mevlüt gecesinin miladi takvime uyarlanmış güncel bir açılımı olan Kutlu Doğum Haftası, henüz ibadi bir özellik ve kutsiyet atfedilmemesi nedeniyle, bid’at diyemeyeceğimiz ara bir konumda durmaktadır kanaatimce. Lakin kutsallık ifade eden kutlu ifadesi hatalı olup mutlaka değiştirilmelidir. Yine, Kur’an değil peygamber merkezli bir İslam anlayışını çağrıştırması da bir sorundur.

Eğer peygamberimizin doğum tarihini vesile ederek, (özel bir anlam ve kutsiyet yüklemeden) Kur’ani gerçeklerin topluma hatırlatılmasına vesile olması açısından bir tebliğ etkinliği olarak düşünülmüşse, bu düşünce makul görünmekle beraber, uygulamada gelinen durum itibarıyla mevlüt anlayışının çağdaş bir versiyonuna dönüştüğü; Kur’an’la halkımızın arasına, geçmişteki geleneksel tahriflerin üzerine, bazı çağdaş tahriflerde eklenerek, tahrif edilmiş bir peygamber anlayışının perde kılınmasına vesile edildiği müşahade edilmektedir genelde.

Henüz bir kutsiyet vasfı kazanmamış olduğundan, bizlerin direk tertibi ve katılımı olmaksızın, panayırlar vs. gibi bir tebliğ ve uyarı ortamı olarak değerlendirilmesi düşünülebilir?