Kürtler ve talepler

Nedense 12 Mart döneminde Nihat Erim’in anayasa değişikliğiyle ilgili radyo konuşmalarını hatırladım. O zaman devletin ve cihet-i askeriyenin sorunu, 27 Mayıs’ta fazla cömertçe verildiğine inandıkları hak ve özgürlükleri geri almaktı. Nihat Erim akşamları çeşitli ülkelerin anayasalarından maddeler okurdu. Maksat, bize reva görülen kısıtlamaların başka ülkelerde yürürlükte olduğunu kanıtlamaktı.

İyi de, her ülkenin anayasasının ortaya çıkışının, biçimlenişinin, özgül bir tarihi vardır. Bir şeyleri kısarken bir şeyleri serbest bırakır. Tersini de yapar. Ama siz 12 Mart darbesi gözü ve zihniyetiyle bütün anayasalara “nereden ne kaparım?” diye bakarsanız, hepsinin en kısıtlayıcı maddelerini biraraya getiren bir “antoloji” çıkarabilirsiniz. Buna karşılık hiçbir serbestlik alanı da bırakmazsınız.

Bunları bana düşündüren, şu son günlerin, “Kürt talepleri” diye adlandırabileceğimiz istekleri oldu. Tabii yukarıda anlattığımın tam tersi yönde işleyen bir mantığın ürünü bu talepler; kısıtlama değil, tam bir serbestleştirme yönünde. Bana Erim’i hatırlatan özellik, onların da bütün anayasalar ve uygulamalardaki serbestlik tanıyan ne varsa onları yan yana getirip “işte bunları talep ediyoruz” demeleri.

Bu, kendi başına kötü bir şey değil. Ben de kendi hesabıma “Keşke olsa” derim. Ama 2010 yılını bitirmekteyiz ve bunlar olmadığı gibi “anadilde eğitim” biraz daha yaygın tartışılır olunca. Genelkurmay bildirisi de gecikmiyor. Kaç yıldır, bu savaş sürüyor, biliyoruz. Bu toplumun politik-ideolojik yapısını biliyoruz.

En sıradan talep karşısında “Sonra bölünürüz” diye ayağa fırlayanları ve başkalarını da fırlamaya davet edenleri biliyoruz, tanıyoruz. Bunlar hemen Kürtlerin ülkeyi bölme programlarını, bu bölünmenin aşamalarını vb. saymaya girişiyorlar. Bu ortamda toplumun geniş kesimlerine laf anlatamaz hale geliyoruz, çünkü mantık susuyor, demagoji her yere egemen oluyor.

Bu ortamda öncelikle düşünmemiz gerekenler “bildiri yayımlayan Genelkurmay”dan da önce, bu toplumun kendini “Türk” olarak tanımlayan, öyle hisseden kesimleri. Aralarında Boşnak’tan Çerkes’e Türk olmayan birçok birey de bulunabilir. Ama “Kürt sorunu” ile bu şekilde karşılaştıklarında onlar da bir anda Türk oluyorlar. Milliyetçi provokatör grupların hedef kitlesi buradakiler. Böyle konularda işi sokağa dökmekten, kitlesel şiddet uygulamaktan çekindikleri de yok. Tersine, bunu istiyorlar, bunun olması için çalışıyorlar.

“Anadilde eğitim istiyoruz.” Evet, bunun çalışmalarının hemen başlaması ve gereksiz zaman kayıpları olmadan uygulamaya geçilmesi gerekiyor. Ama, “Bölgesel özerklik de istiyoruz.” Bunun ne olduğu belli değil, tanımlanmamış, eski deyimle “efradını cami, ağyarını mani” denecek bir slogan değil, bilumum ağyarını korkutabilecek kadar geniş ve tanımsız. Ama bir fikir olarak, elbette “bölgesel özerklik” iyidir, “ademimerkeziyet” iyidir. Örnekleri vardır. “Tartışalım” diyor, bazılarımız. “Ama kendi silâhlı kuvvetimiz de olmalı” diyorlar. Benim bildiğim bunun örneği yok. IRA üyeleri “Kendi üniformamızı diktirip Belfast sokaklarında biz de devriye gezeceğiz” demiyorlar. Arkasından “Bayrağımız olacak” diyorlar. Daha sonra bunun oldukça masum bir talep olarak da anlaşılabileceğini açıklamak istiyorum; ama bu ülkede yıllardan beri “bayrak” konusunda tuhaf mı tuhaf bir edebiyat oluştuğu için belki en masum olan talep en tehlikelisi gibi görünebiliyor. Bir provokatör yalnız bu konuyu sömürerek ortalığı birbirine katabilir.

Başka talepler de var. Bunların her birinin, hangi Kürt kesiminin talepleri olduğu da karışık. Hep birden, bildiğimiz şu ideolojiyle büyümüş toplum için, yutması kolay bir lokma değil.

Politika yaparken, boşlukta politika yapmayız. Hayatta her şey, sindirilerek yapıldığı zaman yerli yerine oturur. Kürt olmama gerek yok, Türk olarak da, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt sorununu iyileştirmekte sonsuz ayak sürüme yeteneğinden bıktım, usandım. Ama “bıkmak”, “kızmak”, böyle duygular, politika yapmakla ilgili, onun içine girip onu belirleyecek duygular değildir. Zaman, dönem “akıllı politika” yapma zamanıdır.

TARAF