Kürt meselesinde yanılsamanın çöküşü

“Kürtleri bir kriz öznesi olarak değil, siyasal ve toplumsal hayatın doğal bir parçası olarak ele alan bir yaklaşım, bu boşluğu onarabilecek yegâne zemin olacaktır.”

Kopuş Değil Boşluk: Kürt Meselesinde Yanılsamanın Çöküşü

Adnan Boynukara / Perspektif


Son dönemde Suriye’de SDG hattında yaşanan çözülme, Türkiye’de ve bölgede “Kürtlerin psikolojik veya duygusal kopuşu” ifadesi üzerinden tartışılmaya başlandı. Ancak bu ifade, yaşanan somut gelişmelerden koparılarak, gerçekte ifade etmediği anlamlarla servis edildi. Dahası, sahadaki siyasal ve örgütsel başarısızlığın sorumluluğunu görünmez kılan bir çerçeve işlevi de görüyor. Çünkü bu söylem, var olan durumu açıklamaktan ziyade, örgütsel ve siyasal bir başarısızlığı toplumsal bir kopuş anlatısına dönüştürüyor. Oysa bu iki düzlemin aynı şey olmadığı açık.

Bu ayrımı sağlıklı biçimde yapabilmek için öncelikle gerçeği netleştirmek gerekiyor.

 SDG’nin, Şam yönetimiyle 10 Mart 2025’te imzaladığı anlaşmayı fiilen uygulamaması, sahada ayak sürmesi ve Halep’te bazı alanları kontrol etme ısrarı, 6 Ocak 2026’da Suriye ordusu ile yaşanan çatışmaları tetikledi. Dört gün süren çatışmaların ardından örgüt, 10 Ocak’ta Halep’ten çekilmek zorunda kaldı. Bu gelişmeyi takiben Suriye ordusunun Fırat’ın batısındaki SDG kontrolünü sonlandırmak için başlattığı harekât, Arap aşiretlerinin SDG yapısına karşı ayaklanması sonucunu ortaya çıkarttı. Ardından, Fırat’ın doğusu, aşiretlerin ve dolayısıyla Suriye ordusunun kontrolüne geçti. Sonuç olarak SDG yapısı, 18 Ocak 2026 itibarıyla fiilen çöktü. PYD-YPG sınırlı bir alana çekildi ve aynı gün ateşkes ilan edildi. 2 Şubat günü Şam yönetimine bağlı güvenlik birimlerinin Haseke ve Kamışlı şehirlerinin güvenliğini üstlenmesiyle birlikte, Suriye’de yeni bir dönem başlamış oldu.

 “Kopuş” ifadesi çerçevesinde yapılan yorumlar, gerçekte yaşanan süreci açıklamaktan çok, onu basitleştiren bir işlev. Askerî ve siyasal çözülmenin ardından, ortaya çıkan tablonun sorumluluğuna ilişkin tek bir değerlendirme yapılmadan, Kürtler arasında bir “kopuş” yaşandığına dair ifade dolaşıma sokulması, sahadaki gelişmeleri açıklamaktan çok, yaşanan başarısızlığın ağırlığını toplumsal bir psikolojiye havale ediyor. Esasen olan biten, ani bir kopuştan ziyade, bir dizi yanılsamanın, temsil iddiasının ve beklentinin aynı anda dağılmasıdır.

Yaşananların siyasal sorumluluk kısmını bir kenara bırakarak mevcut duruma odaklanıldığında, ortaya çıkan tabloyu üç başlık altında ele almak mümkündür.

Koruyucu Güç Yanılsamasının Çöküşü

 Suriye iç savaşı boyunca ABD’nin askerî, siyasi ve ekonomik desteğinin yanı sıra, Esad rejimiyle kurulan pragmatik ilişki üzerinden oluşan alan hakimiyeti, uzun süre “Rojava Devrimi” olarak sunuldu. Hatta burada kurulan yapı, bölgesel bir model ve dünya halklarına örnek olarak pazarlanacak kadar ideolojik bir çerçeveye oturtuldu. Bu çerçeve, sahadaki askerî gerçeklikten ziyade, uluslararası güç dengelerinin kalıcılığına dair aşırı bir güvene yaslanıyordu. Bu süreçte PKK çizgisi, ortaya çıkan fiili durumu “bölgesel aktörlük”, “ABD koruması” ve “kalıcı statü” türü algılarla sundu. Coğrafi, sosyolojik, siyasal ve askerî gerçeklikten kopuk bu yönetim anlayışı çöktüğünde, Kürtler açısından ortaya çıkan duygu bir isyan değil, tanıdık bir hayal kırıklığıydı. Yani, “biz yine büyük güçlerin geçici aracı olduk.” 

Bu, kırıklığı, devlete ya da Türkiye’ye yönelen kitlesel bir öfke değil, yanlış inşa edilmiş bir beklentinin sona ermesinin ortaya çıkardığı sessiz bir farkındalık. Hayal kırıklığının doğrudan örgütün yönetim kademesine ve sorumlulara yönelmesini engellemek için ise “Kürtlerin duygusal kopuşu” algısı üretildi. Yani, örgütsel başarısızlık, toplumsal bir ruh haline tercüme edilerek meşrulaştırılmaya çalışıldı.Bu algıyı desteklemek için kimi kesimlerce kullanılan ırkçı ifadeler de devreye konuldu. Sosyal medya üzerinden yürütülen bu söylem, birçok kişi tarafından farklı tonlarda yeniden üretildi. Sonuç itibariyle yaşanan durum, yanlış inşa edilmiş bir beklentinin kaçınılmaz çöküşüydü.

Temsil Krizinin Derinleşmesi

Suriye’de SDG hattında yaşanan çözülmenin ortaya çıkardığı bir diğer önemli sonuç, Kürt siyaseti açısından uzun süredir biriken temsil krizinin daha görünür hâle gelmesidir. Örgütsel yapı zayıfladıkça, Kürtler arasında daha yüksek sesle, “Bizim adımıza kim konuşuyor?” sorusu öne çıkmaktadır. Bu soru yalnızca güncel bir siyasi arayışa değil, aynı zamanda derin bir meşruiyet sorununa işaret etmektedir. Uzun yıllar boyunca silahlı yapıların gölgesinde şekillenen temsil iddiasının anlamı, sahadaki çözülmeyle birlikte tartışılır hale geldi. Buna karşılık, yeni ve sivil bir temsil hattının ortaya çıkacağına ilişkin bir veri yok. Bu nedenle ortaya çıkan şey “boşluk”.

Bu boşluk, iki farklı yönde ilerleme potansiyeli taşımaktadır: Ya yapıcı, sivil ve meşru siyaset kanalları üzerinden doldurulacak ya da sessizlik, küskünlük ve siyasal pasifleşme biçiminde derinleşecek. İkinci ihtimal, kısa vadede görünmez olsa da, uzun vadede hem Kürtler hem de Türkiye açısından yeni kırılganlıklar üretme potansiyeline sahip. 

Burada dikkat edilmesi gereken husus, ortaya çıkan temsil krizinin, yalnızca Kürt toplumunun iç meselesi olmadığıdır. Bu durum, aynı zamanda Türkiye siyasetinin, Kürtleri hangi dil, hangi aktörler ve hangi zemin üzerinden muhatap aldığıyla doğrudan ilişkilidir. Temsil alanı daraldıkça, siyaset geri çekilmekte, siyasetin geri çekildiği yerde ise güvenlik dili belirleyici hâle gelmektedir. Bu nedenle yaşanan süreci sadece örgütsel bir çözülme olarak değil, PKK sonrası dönemin nasıl şekilleneceğine dair kritik bir eşik olarak değerlendirmekte yarar var. Bu eşik, yalnızca Kürt siyaseti açısından değil, Türkiye’nin demokratik normalleşmesi açısından da belirleyici olacaktır.

Onur ve Görünürlük Meselesi

“Kürtlerin psikolojik ya da duygusal kopuşu” olarak adlandırılan tartışmanın bir diğer önemli boyutu ise onur ve görünürlük meselesidir. Burada söz konusu olan, çoğu zaman iddia edildiği gibi bir kimlik inkârı değil, Kürtlerin kamusal alanda nasıl ve hangi çerçevede görünür kılındıklarıyla ilgilidir. Uzun süredir Kürtler, ağırlıklı olarak güvenlik başlığı altında konuşulan bir toplumsal kesim olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, her ne kadar belirli dönemlerde zorunlu gerekçelere dayansa da, süreklilik kazandığında ciddi sorunlar üretmektedir. Çünkü güvenlik dili kalıcılaştıkça, yurttaşlık dili geri çekilmekte, Kürtler olağan siyasal ve toplumsal hayatın doğal özneleri olarak değil, yönetilmesi gereken bir alan olarak konumlandırılmaktadır.

Bu durum, doğrudan bir tepki ya da açık bir itiraz üretmeyebilir. Ancak zamanla, siyasal tercihlerden bağımsız bir psikolojik mesafe oluşmasına yol açabilir. İnsanlar kendilerini dışlanmış hissettikleri için değil, sürekli “istisnai” bir konumda tutuldukları için geri çekilebilirler. Onur meselesi tam da bu noktada ortaya çıkar. Görünürlük ise bu sürecin diğer yüzüdür. Kürtler, kamusal alanda çoğu zaman bir sorun, bir risk ya da bir güvenlik başlığı olarak görünür. Buna karşılık gündelik hayatın, emeğin, kültürün ve siyasetin doğal aktörleri olarak yeterince yer bulamazlar. Bu dengesiz görünürlük, aidiyet duygusunu beslemek yerine zayıflatmaktadır.

Kriz Özneliğinden Doğal Özneliğe

Kürtlerin yaşadığı durum, yüksek sesli bir itirazdan çok, kamusal alanda sürekli istisnai bir konuma itilmenin ürettiği mesafedir. Güvenlik diliyle kurulan ilişki biçimi kalıcılaştıkça, yurttaşlık dili zayıflamakta, bu ise aidiyet duygusunu aşındırmaktadır. Bu tabloya bakıldığında, bugün karşı karşıya olunan durum bir kopuş değil, bir siyasal ve psikolojik boşluktur. Bu boşluğun nasıl doldurulacağı, yeni gerilimler mi üreteceği yoksa normalleşme imkânı mı doğuracağı, büyük ölçüde izlenecek dil ve kurulacak ilişki biçimine bağlıdır. Bu arada benzer bir boşluğun, Kürt meselesini yalnızca güvenlik parantezinde okuyan ve bu nedenle Kürtlere karşı alerjik bir Türklük anlayışı açısından da geçerli olduğu unutulmamalıdır.

Sonuç olarak, Kürtleri bir kriz öznesi olarak değil, siyasal ve toplumsal hayatın doğal bir parçası olarak ele alan bir yaklaşım, bu boşluğu onarabilecek yegâne zemin olacaktır. Aksi halde “kopuş” söylemi, hem sahadaki hataların üzerini örtmeye devam edecek hem de gerçekte var olmayan bir ayrışmayı sürekli yeniden üreten bir kehanete dönüşecektir.

Yorum Analiz Haberleri

Refah sınır kapısı ablukanın vitrini oluyor
Ankara ile işbirliği, Veliaht Prens’in “Yeni Suudluluğu” için ne ifade ediyor?
Fıtrat bozulunca bataklık kaçınılmaz oluyor
Kendi evladını içeriğe dönüştüren annelik krizi
Narsisizmin sefaleti, kibirli insanın acziyeti