Kürdistan Coğrafyası Ve İslamcılar Olarak Çıkış Yolumuz -4

ABDULHAKİM BEYAZYÜZ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’a hamd, Resulü’ne/Elçisi’ne selatu selam olsun.

“Kürdistan Coğrafyası Ve İslamcılar Olarak Çıkış Yolumuz”adlı yazı dizimizde;

1-)İslami çizgide istikamet

2-)PKK’nin velayetine ve vesayetine teslim olmamak

3-)Bölgedeki İslamcılarla kuvvetli işbirliği

4-)Yerel şartlara uygun bir strateji

5-)Her türlü silahlı çatışmadan (PKK dahil) uzak duruş ve insani tutum sahipleriyle dayanışma

6-)Türkiye genelindeki Müslümanlarla dayanışma içinde olmak, başlıklarını açmaya çalışmıştık.

Bugün ise en son başlığı açmaya çalışarak Rabbimizin lütfüyle yazı dizimizi sonlandırmaya çalışacağız. Bunun için yardımcıların en hayırlısı olan rabbimizden yardım diliyor ve peşinen söylüyoruz ki; her görüş ve hükmünde isabet eden sadece yüce rabbimizdir.

7-AÇIK İSLAMİ KİMLİKLİ BİR DURUŞLA, DAVET EDİLEN DEĞERLERİN SOMUTLAŞTIRILDIĞI TOPLUMSAL BİR MODEL OLUŞTURMA VE BUNA DAVET

İslam dini, kullarına karşı kendi nefsine rahmeti yazan yüce rabbimizin rahmetinin somutlaşmış tezahüründen başka bir şey değildir. Bu nedenle bu din bitmez, tükenmez bir hayrın ve güzelliğin kaynağıdır. Buna kendisini nispet eden fert, aile, cemaat ve ümmetlerin iddiası, bu hayır ve güzellikleri yansıttığı oranda bir değer taşır.Rabbimiz “İşte böylece biz, sizleri mutedil bir ümmetkıldık ki insanlar üzerinde (hakkın, adaletin ve her türlü iyilik ve güzelliğin modelleri) şahitleri olasınız, Resul’de sizin üzerinizde (tabi olunacak en güzel örneklikleri barındıran)şahit/ model olsun.” (2/143) diye buyurarak bu gerçeği en güzel bir şekilde ifade buyuruyor. Bu nedenle İslam’ın bilgeliğini, hikmetini, adalet ve merhametini yansıtmadığımız sürece İslami camialar olarak gerçek anlamda bir başarıya ulaşmamız mümkün değildir. Başka bir ifadeyle;İslami camialar olarak hayatın tüm boyutlarını bu dinin boyasıyla boyayabildiğimiz oranda, rabbimizin iradesinin yeryüzündeki tecellileri olabilecek ve insanlığın kurtuluşuna; yeryüzünün tevhid, adalet, refah ve barışla buluşmasına katkı sunabileceğiz. Aksi takdirde içi boş iddialarla bir yere varmamız mümkün değildir. Bu sebeplebizler iddiamızı ispatlamak ve davet ettiğimiz İslam’ın muhteşem güzelliklerini amellerimizle somutlaştırmak ve görünür kılmak zorundayız. Bunun yolunu rabbimiz Fussilet suresinin otuz üçüncü ayetinde şöyle gösteriyor:“Ben muhakkak ki Müslümanlardanım deyip, iyi işler yapan(örneklikler ortaya koyan) ve Allah’a (bu model güzelliğe/İslam’a) davet edenden daha güzel sözlü kim vardır?” Dolayısıyla rabbimizin rahmeti ve yol göstericiliğinin lütfüyle yolumuzun çerçevesi apaçık ortadadır. Bu çerçeve deaçık bir İslami kimlikle ortaya çıkma, bu kimliğin ne anlama geldiğini somutlaştırarak modele dönüştürme ve İslam’ın muhteşem güzelliğini yansıtan bu örnekliğe davettir.

İslami camialar olarak yolumuzun çerçevesinin apaçık olması bize büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Ama bu, sorunumuzun kendi başına çözüleceği anlamında da anlaşılmamalıdır. Zira fert ve toplumların değeri, onların kendilerine verilen akıl ve imkânları kendi özgür iradeleriyle doğru bir şekilde kullanmalarıyla ortaya çıkacaktır. Bu, Allah’ın yasasıdır. Bu sebeple bize sunulan bu çerçevenin içini doğru bir şekilde doldurmak zorundayız. Bundan kaçındığımızda, geçersiz mazeretler ürettiğimizde ancak kendimize zarar vermiş olcağız. Unutmamalıyız ki; bizler, bin veya on bin kişiyken İslami bir modelin adilliğini ve güzelliğini yansıtamadığımızda, devletin tümü bize emanet edildiğinde bunu hiçbir şekilde başarma imkânını bulamayacağız. Zira bin kişinin sorununu çözemeyenler ve onların arasında adaleti sağlayamayanların, milyonların sorunlarını çözmeleri beklenemez. Yanı sıra devlet makamlarına ulaşanların mal, güç ve statülerin daha yoğun baskısını üzerlerinde hissedecekleri ve daha saptırıcı hallerle karşılaşacakları açıktır.

Dolayısıyla İslami camialar olarak bugün biz Mekke’deki küçük topluluğun ortaya koyduğu güzel modelliği ortaya koymadıkça, Medine’deki fitneler ve Münafıklarla baş etmemiz mümkün değildir. Bu sebeple sayımıza bakmadan camialar olarak hayatın tüm boyutlarında İslam’ın hayatla buluşturulmasını sağlamak ve doğru çözümlemelerde bulunup, bu doğrularımızı ete kemiğe büründürmek zorundayız.

Bu çerçevede zorluğuna ve yakıcılığına karşın siyasi alandaki şahitliğimizi en üst seviyeye çıkarmak zorundayız. Açıktır ki bu sağlıklı siyasal çözümlemeleri gerektirdiği gibi, bazı ciddi bedelleri vermeyi de gerektirecektir. Zira siyasal şahitlik camiaları en fazla görünür kılan alandır. Bu alanda var olmadıkça varlığınız ciddi bir şekilde hissedilmez ve toplumsal hayata dönük açık bir söyleminiz olmadığı için pek dikkate ve ciddiye de alınmazsınız. Ancak,açıktan konuşmaya ve hayata dönük söyleyecek sözünüz, ortaya konacak iradeniz olduğunu ortaya koyduğunuzda şimşekleri üstünüze çekmeye de hazır olmalısınız. Söz gelimi AK Parti’yi eleştirdiğinizde bazı siyasi ikbal yollarınızın kapanmasını, PKK’yi eleştirdiğinizde iş yerinizin/derneğinizin yanmasını göze almalısınız.Ama bütün ağır bedellere karşı, İslami camiaların en fazla gayret göstermeleri gereken alanların başında siyasal şahitlik gelmektedir. Bu alanda başarılı olmadıklarında, diğer alandaki başarıları da olumsuz olarak etkilenecektir. En önemlisi adillikleri sorgulanmaya başlanacaktır. Hükümetin oluşturabileceği imkânlardan yararlanmaktan mahrum kalmama adına maden işçileri/alt emek gruplarınınmazlumiyetineveyaPKK’nin nefes aldırmayan tek tipleştirici baskısına gözlerini kapatan bir İslami duruşun saygıyı hak etmesi elbette mümkün değildir. Bu nedenle İslami camialar, siyasal şahitlik perspektifini çalışmalarının merkezine koymalıdırlar. Bir ellerine güneşin, diğer ellerine ayın verilmesi durumunda bile hakkı söylemekten vazgeçmeyeceklerini pratikleriyle ortaya koymalı ve tüm mazlumlarla, adalet ve hak arayışı içinde olanların umudu olmayı peygamberler gibi başarabilmeyi hedeflemelidirler.

Bu siyasal şahitlik sırasında İslami camialar, adaletin, merhametin, iletişime açık olmanın, eminliğin, nezaketin somutlaşmış bir örnekliğini oluşturmalıdırlar. Onlar rablerinin istediği gibi değerler üzerinden bir duruşa sahip olmanın farklılığını ortaya koyabilmeliler. Zulüm, kayırma, haksızlık, mülk ve gücün bir elde toplanması, farklı kimlikleri yok sayma, zorla inanç ve ideoloji dayatma politikaları kimden gelirse gelsin, İslami kesimler buna karşı çıkmada başı çekmeliler. İslami camialar olarak derdimizin iktidarı, gücü, mülkü, statüyü ele geçirmek değil hak, adalet, barış, hürriyet, refah ve nimetlerin adaletli bölüşümü/paylaşımı olduğunu ortaya koymalıyız. Bu suretle, peygamberîmisyonun taşıyıcıları olduğumuzu toplumumuz/halkımız apaçık bir şekilde görebilmelidir. İlkelerden öte basit çıkarlar için savaşılan bir yerde, Yüce Allah’ın esmasının ahlakıyla ahlaklanmanın örnekliğini yansıtabilmeliyiz. Hayatın her alanında olduğu gibi siyasi şahitlikte de rabbimizin esmasıve resulünün sünneti bizim hareket tarzımızın çerçevesini oluşturmalıdır. Rabbimiz özünde ve işinde rahmet sahibi iken, camialar olarak bizler katılığın, kabalığın, iletişime kapalılığın temsilcisi olmamalıyız. Aynı şekilde rabbimiz bilgeliğin ve hikmetin kaynağıyken, bizler bilgelik ve hikmetten nasipsiz bir örneklik ve bedeviliğin içine düşmekten de şiddetle kaçınmalıyız. Rabbimiz mazlumların ve mahrumların yardımcısı ve zalimlerin hasmıyken, bizler mazlumları/mahrumları çaresiz ve kendi başlarına yapayalnız bırakamayız. (4/75)  Bizlerin varlık nedeninin rahmet olduğunu ve rabbimizin bizden en yakınımızdan en uzağımıza varıncaya kadar insanlığa rahmet yağmuru gibi yağmamızı istediğini bilmeli ve buna uygun bir söylem ve tutumla siyasi şahitliğimizi yerine getirerek, güzel bir model olmayı becerebilmeliyiz.

İslami camiaların iyi bir model oluşturmak için yapmaları gereken şeylerden birisi de çağın en büyük hastalıklarından birisi olan tüketim sınavından başarıyla geçmeleridir. Tükettiği oranda var olan, tükettiği oranda değerli ve mutlu olan bu yaygın dinin etkisinden kurtulmadıkça İslami camialar sağlıklı bir duruş sergileyemezler. Zira bu felsefenin etkisinden kurtulmadıkları sürece, teoride “ölümüm ve hayatım Allah içindir” derken pratikte kişilerin hayatları sadece ev, eşya ve arabalar için olacaktır. Hatta bunun için sadece erkeklerin çalışması/hayatlarını feda etmeleri yetmeyecek; daha önce anne ve babalarını düşkünler yurduna terk ettikleri gibi, çocuklarını da kreşlerdeki üvey annelere bırakma pahasına, genç hanım annelerde, aynı yolda yürüyecek ve hayatlarını daha fazla tüketim içinfeda edeceklerdir. Tüketim çılgınlığını harlandıran ve doymak bilmeyen kapitalist ilahların illüzyonları/reklamlarıyla büyülenmekten kendilerini koruyamayacak, yoksunluk duygusunu içlerinden atamayacak ve mutsuzluktan asla kurtulamayacaklardır. Takva ve iyilikte yarışmayı bırakıp tüketimde yarışanlar hayat, zaman, gençlik, sağlık, aile, akraba, dost ve en önemlisi de sahipleri ve en yakın dostları olan Allah’ı yitirecek ama buna karşılık ulaştığı tüketim nesneleriyle asla kendilerini huzurlu hissetmeyeceklerdir.

Bu sebeple İslami camialar nimette emanet bilincini yansıtan bir pratiği gerçekleştirmek zorundadırlar. İslami camianın fertleri, sahip kılındıkları her şeyin yüce Allah’tan bir lütuf olduğunu bilmek ve bu nimetlerde diğer insanların hakları olduğunun bilinciyle davranmak ve emanete hıyanet etmemek durumundadırlar. Onlar; hayatlarında, zamanlarında, güçlerinde ve mülklerinde, başta kendi nefislerinin (Zira bu hastalığa yakalananlar rablerini unutarak, kendi nefislerine de zulmederler.) çocuklarının, anne-baba ve başkasının hakkının da olduğunu, bu nimetleri yeryüzünün imarı ve neslin ıslahı için kullanarak ortaya koymak durumundadırlar. Bunu başaran Müslümanlar tüketim saplantısından kurtulmanın bereketini kendi yaşamlarında hissettikleri gibi, kendi toplumları için de, ( peygamberlerin yaptığı gibi) bir rahmet kaynağına dönüşürler.Çünkü onlar tüketimin peşinden deli danalar gibi koşmakla yitirilen zamanları/hayatları ve imkanları bilgeliğe, hikmetliliğe, annelere, eş ve çocuklara, mazlumlara yardımlara ve hakkın sesinin daha gür çıkmasına harcayarak peygamberî nefesin yeryüzünde hissedilmesine sebep olacaklardır.

İslami camiaların başarmaları gereken şahitliklerden birisi de toplumsal/sosyal dayanışma örnekliğidir. İslami camiaların takvanın üstünlüğüne dayalı bir yaşam felsefesinin bir yansıması olarak, birbirlerine karşı sorumluluklarının farkında olmak durumundadırlar. Birbirlerinin velisi olan müminlerin görece küçük topluluklarında, insanlarının birbirleriyle vahşice didişen canavarlara dönüşmesini engellemenin tek yolu sosyal dayanışmanın en üst noktaya çıkarılmasıdır. İslami kesimlerdeki fakirler, kendilerini New York’un evsizleri gibi çaresiz hissediyorlarsa, herhangi bir nedenle varlıklarını kaybedenler değer ve şereflerini de yitirdikleri duygusuna kapılıyorlarsa, böylesi bir topluluğun insanlığa vereceği hiçbir şeyin olamayacağı açıktır.“Onların kazançlarında başkalarının da haklarıvardır” inancına sahip İslami kesimler, bu hakları mahrumların ve mağdurların ihtiyacını gideren güçlü sosyal kurumlar/vakıflara dönüştürmek mecburiyetindedirler. Böylelikle İslami kesimlerin teorik inançlarının pratik tezahürleri somut varlıkları ve ürettikleri hayırlı hizmetlerle orta yerde gözükebilsin ve cahili toplumlardan farkını yansıtabilsin. İslami kesimler bunu basit ve muarızların sadaka kültürü diye algıladıkları bir basitlikten uzak bir etkinlikle gerçekleştirmek durumundadırlar. Zira rableri müminlerin toplumuna, sadaka dilenenlerin görüntülerinden öte,  onurlu bir neslin var kılınması sorumluluğunu yüklediği ve bunu İslami camia ve devletlerin en önemli bir sorumluluğu olarak nitelendirdiği ortadadır. Bu nedenle İslami camialar, açların doyurulduğu, işsizlerin iş sahibi kılındıkları, evlenmekte zorlananların desteklendiği, fakirlikten okuyamayan ve sanatını yürütemeyenlere imkânların sunulduğu bir camia modelini kendi çaplarında ortaya koymak durumundadırlar. Bunun gerçekleştirilmesi için tüketim sarmalından ve kapitalist düşünce tarzından arınmak gerektiği ise tartışılamayacak bir gerçekliktir.

Aynı şekilde İslami kesimler olarak paylaşımda da güzel bir model olmayı becermek durumundadırlar. Vahşi kapitalist anlayışın her tarafı kasıp kavurduğu bir ortamda, teorisi ne olursa olsun, pratikte bu ahtapotun bir koluna dönüşen bir İslami mücadele başarılı olamaz. Bütün dünyayı saran bu ahtapottan tümüyle bir anda kurtulmanın mümkün olmadığını kabul etmekle beraber, ona teslim olmanın asla kabul edilemeyeceğini İslami camialar olarak görmek durumundayız. Bizler ticarette/sanayide kapitalist, toplumda bireysel/bencil, diğer kesimlerle ilişkilerde Makyavelist/pragmatist olurken aynı zamanda Müslüman kalamayız. Bizler laik sistemde Müslümanca yaşamak zorunda olduğumuz gibi, kapitalist ticaret anlayışının hâkim olduğu Dünya ve toplumlarda da Müslüman tüccarlar/sanayiciler olmak zorundayız. Bunun yolu ise İslami kimliğe uygun bir ticaretve paylaşımdan geçmektedir. Mutlaka çalışanlarımıza lütüfvari yardımlarla yetinmemek; kazancımızın artışına paralel, çalışanlarımızın bu refah payından yararlanmasını sağlayacak bir iradeyi ortaya koymak ve buna uygun modeller üretmek durumundayız. Bunun için İslami camialara mensup zengin şahsiyetler, rakipleriyle rekabet etmenin uygun yollarını bulmak durumundadırlar. İslami şahsiyetler, ticari rekabet için yalan, müşterinin aldatılması, insanlara zararlı ürünlerin üretilmesinin haram olduğu gibi, işçilerini kötü şartlarda çalıştırmanın da haram olduğunun bilinciyle hareket etmeli ve dünya merkezli yaşayanlara, ahiret merkezli yaşamanın farkını ortaya koyabilmelidirler.

Ayrıca İslami camialar oluşturdukları modelle üstünlüğün takvada olduğunu somutlaştırabilmeliler. Bu, İslam’a ne oranda inanıldığının da somut bir göstergesi olacaktır. Zira “Allah’ın yanında en değerliniz, en (fazla) takva sahibi olanınızdır” temel ilkesine dayalı bir inanca ve sosyal düzene çağıranlar, pratiklerinde cahiliyeye mensup topluluklar gibi yaşıyorlarsa, bu davetlerinin etkili olduğunu beklememelidirler. İslami camialar bu bilinçle, kendi aralarında(inançlarının doğal bir yansıması ve sonucu olarak) bilgelik, hikmetlilik, dürüstlük,  adaletlilik, cömertlik, affedicilik,  iyilik ve zulme karşı çıkış konularında bir yarışmanın içinde olmayı gerçekleştirebilmeliler. Unutulmamalıdır ki bir toplum hangi alanlarda yarışıyorsa, inandığı değer de gerçekte odur. Mülkte, statüde, güçte ve tüketimde yarışanların üstünlüğü takvada gördükleri kocaman bir yalandır.

Bu sebeple İslami camialar peygamberlerin günümüz temsilcileri olduklarını, takvayla ilgili değerlerde yarışan bir örnek toplum modeliyle ortaya koymalı ve insanlığı bu kutlu yarışa davet etmelidirler.

Sonuç olarak; İslami camialar kaç kişi olduklarına bakmadan, hayatın tüm alanlarında, inançta,amelde ve eylemde İslami bir toplum modeli oluşturarak, peygamberlerin günümüz temsilcileri olma başarısını yakalayabilirler. Hayatın tümüne ahlaki ilkeler doğrultusunda yaklaşmadan; bilgeliğin, hikmetliliğin, paylaşımın, adaletin, cesaretin, fedakârlığın, merhametin, eminliğin, bağışlayıcılığın temsilcileri olmadan gerçek bir İslami hareket olmaları da, insanlara iyilikte rehber olmaları da mümkün olmayacaktır.

Rabbimiz fert, aile, cemaat ve ümmet olarak bunu başarmayı bizlere nasip etsin. Sözümüzün sonu Allah’a hamddır. Rabbimiz! Yanılgılarımızdan ve hatalarımızdan dolayı bağışlamanı talep ediyoruz. Rabbimiz! İlmimizi/hikmetimizi artır ve bizleri salihkullarına dahil eyle. Amin…