Kur’an’da “İlahlarımız” İfadesi

MURAT KAYACAN

Elehe taptı demektir. Allah ismi de bu kökten gelmektedir. Allah’na ilah denilmesinin nedeni, O’na tapılmasından dolayıdır (İbn Faris, 1979, I: 127) ve O’ndan başkasına ilah denilmesi bir gerçekliğe karşılık gelmemektedir. Çünkü Allah’tan başkası ilah olmaya layık değildir. Kur’an’da müşriklere ait “ilahlarımız” ifadesi sekiz defa geçmektedir. Bu yazıda o ayetleri nüzul sırasına göre değerlendireceğiz.

Müşrikler kendilerine tevhidi anlatan Peygamber (s)’in tebliğinden etkilendiklerini şöyle ifade etmektedirler: “Şayet ilahlarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten bizi neredeyse ilahlarımızdan saptıracaktı, diyorlar. Azabı gördükleri zaman, asıl kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler!” (Furkan, 25: 42). Ayetten anlaşıldığı kadarıyla müşrikler kendi inançlarında bir fanatizm sergilemekte ve bu nedenle İslam’ı kabul etmemektedirler. Peygamber (s)’in onları saptırmasından endişelenmeleri, içinde bulundukları bâtıl durumu hak sanacak kadar zihinsel bir sapma içinde olduklarını göstermektedir.

Mekkeli müşriklerden önce yaşamış Hud peygamberin kavmi Âd da vahye karşı inatçı bir tutum takınmaktaydı: “Dediler ki: Ey Hud! Sen bize açık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle ilahlarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz. Biz, ‘İlahlarımızdan biri seni fena çarpmış!’ demekten başka bir söz söylemeyiz! (Hud) dedi ki: Ben Allah’ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım.” (Hud, 11: 53-54). Âd kavminin mucize talebi, Hz. Hud’a ve onun getirdiği ilahî mesaja inanma amaçlı değil, kendilerince peygamberi zor duruma düşürme niyetlidir. Mucize isteyip de peygamberlerinin mucize gösterdiği kimselerin büyük kısmı (Kur’an’da anlatıldığı kadarıyla Firavun dönemindeki büyücüler hariç) yine iman etmemiş ve peygamberlerini büyücülükle suçlamışlardır. Peygamber onların çizgisinden uzak durduğu ve onlar da kendilerini daha itibarlı kabul ettikleri için, “çizgileri dışında” olan bir peygamberi, getirdiği hakikat nedeniyle, tasdik edecekleri yerde, ilahlarının onu çarptığı iddiasında bulunmuşlardır. Müşriklerin çarpık zihniyetleri o kadar belirgin ki ilahlarının çarptığı kişi ceza olarak tevhid ehli oluyor ve onların ilahlarını terk ediyor!

Kendilerine, “Allah’tan başka ilah yoktur!” (Saffat, 37: 35) denildiğinde inkârcılar şöyle dediler: “Mecnun bir şair için biz ilahlarımızı bırakacak mıyız?” (Saffat, 37: 36). Halbuki Peygamber (s) Mekke’nin şairleri arasında yer almıyordu. O hakkı getirmişti ve kendinden önce gelen peygamberleri tasdik ediyordu (Saffat, 37: 37). Müşriklerin Peygambere şair, büyücü, büyülenmiş, cin çarpmış gibi yakıştırmalarda bulunmaları ancak bu kimselerin olağandışı şeyler söyleyebileceğine olan inanışlarından kaynaklanıyordu. Oya Peygamber daha önce örneği görülmemiş bir türedi değildi. O da önceki peygamberler gibi insanlara tevhidi ve ahireti anlatıyor, onları adalete ve güzel işler yapmaya davet ediyordu. Ancak onlar ilahlık vasfı taşımayan ilahlarını bırakıp da Allah’a teslim olmak istemiyorlardı.

Kendilerine Hristiyanların önemli bir kısmınca ilah kabul edilen Hz. İsa’dan bahsedilen müşrikler,”Bizim ilahlarımız mı hayırlı, yoksa o mu? dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler. Doğrusu onlar kavgacı bir toplumdur.” (Zuhruf, 43: 58). Anlaşıldığı kadarıyla, bu sorularıyla Hz. Peygamber (s)’i zor durumda bırakacaklarını düşündüler. Madem müşriklerin Allah'tan başka taptıkları cehennemin yakıtıydı (Enbiya, 21: 98), o halde Hz. İsa ve Uzeyr de cehenneme gitmeliydi! Müşrikler kendilerince İslam inancını boşa çıkardıklarını sanıyorlardı. Halbuki Allah katından kendileri için güzel şeyler takdir edilmiş olanlar, cehennemden uzak tutulacaktı (Enbiya, 21: 101). Müşriklerin ilahlarıyla Hz. İsa hakkında yaptıkları kıyas, polemikten öte bir şey değildi.

Yukarıda mucize taleplerine yanıt bulamadıkları gerekçesiyle Âd kavminin ilahlarını bırakmadıklarından söz edilmişti. Şu ayette ise o kavim “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Çünkü ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” (Ahkaf 46: 21) diyen peygamberleri Hz. Hud’u kendilerince başka bir şekilde zor durumda bırakmaya çalıştıkları belirtilmektedir: “Sen bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi (azabı) başımıza getir.” (Ahkaf, 46: 22). Hz. Hud istedikleri anda azabı getiremezse, güya onun doğru söylemediği ortaya çıkacaktı! Risalete karşı kibirli tavırları onları azaba uğramaktan kurtaramadı.

Hz. İbrahim kavminin taptığı putları -büyüğü hariç- parça parça ettikten sonra ilahlarının başına gelenleri gören kavmi şöyle dedi: “Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir, dediler. Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?” (Enbiya 21: 59, 62). Taptıkları şeyler gerçekten ilah olsalar, kendilerini korurlardı. Hz. İbrahim bu gerçeği adeta deney yapar gibi müşriklere gösterdi. Onlar inançlarındaki bu tutarsızlığı sorgulayıp tevhide yönelecekleri yerde, ilahlarının bir işe yaramadığını somut olarak gösteren kimseyi zalim olarak nitelediler.

Görüldüğü gibi ilahlarımız ifadesini kullanan müşrikler, önemli ölçüde tevhide karşı bağnaz ve alaycı bir tutum sergilemektedirler.

***

İbn Faris, Ebû’l-Huseyn (395/1005), Mu’cemu Mekayisi’l-Luga, 6 c., Daru’l-Fikr, (bs. yeri yok), 1979.