Kur’an’da “Allah Yolunda Savaşın.” İfadesi

MURAT KAYACAN

“Allah yolunda savaşın (kâtilû fî sebîli(A)llâh).” ifadesi, iki Medeni surenin üç ayetinde yer almaktadır. Bu yazıda söz konusu üç ayet, içlerinde bulundukları surelerin iniş sırasına göre ele alınacaktır.

Savaşma emrinin ilk defa gündeme geldiği[1] ve Bedir Savaşı’ndan önce indiği ifade edilen bir ayette, saldırıya uğrayan Müslümanlara saldırıyla cevap vermeleri söylenir: “Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.” (Bakara, 2: 190). Savaşın Allah’ın rızasına uygun olması için adalet amaçlı ve fitneyi, İslam’ın tebliğinin engellenmesini sona erdirme niyetli olması gerekir. Düşman; kadınları, çocukları, yaşlıları, hangi dine mensup olursa olsun kendini ibadete adamış kimseleri vs. öldürmek gibi bir yola sapmak suretiyle aşırılığa saparsa Müslümanlar misliyle mukabele etmez. Savaşta aşırı gitmek, müminlere yasaklanmıştır. Zulmederek İslam’ı yaymak söz konusu değildir. Ganimet, sınıf mücadelesi, kavmi hâkimiyet vs. türü batıl amaçlı çabaları içeren savaşlar Allah yolunda değildir.

Savaş, dünyevi hırsları doyurmak için yapılmaz: “Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her şeyi işitir ve bilir.” (Bakara, 2: 244). Savaş, vahyin sınırlarını aşmayan nitelikte olursa meşrudur. Yapılan savaşın hakka hizmet için olsa da batıl amaçlı olsa da tarafların gizli ve açık beyanları Allah’a asla gizli kalmaz. O, her söyleneni işitir ve kimin ne niyetle savaştığını bilir. Savaşmak gerektiğinde bu görevlerinden kaçanlar, bu yaptıklarıyla ömürlerini uzatabileceklerini sanmamalıdır. Müslümanlar için daha değerli olan dünya hayatı değil, ahirettir. Sadece yaşamak yetmez, yaşam da ölüm de âlemlerin Rabbi olan Allah için olmalıdır.

Mal ve can ile yapılan savaş, samimi Müslümanlarla ikiyüzlüleri birbirinden ayırır. Dostun ve düşmanın kim olduğunun bilinmesi yönüyle bu ayrım nimettir. “İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur ki bu da müminleri ayırt etmesi ve münafıkları ortaya çıkarması için idi. Bunlara, ‘Gelin, Allah yolunda savaşın ya da savunma yapın.’ denildiği zaman, ‘Savaşmayı bilseydik elbette sizin peşinizden gelirdik.’ dediler. Onlar o gün, imandan çok, kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Hâlbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.” (Al-i İmran, 3: 167). Uhud savaşında Allah, dileseydi Müslümanları galip getirirdi. Ancak O, Peygamber’e (s) gereği gibi itaat edilmemesi sonucunda Müslümanlara yenilgiyi tattırdı. Görünüşte kötü olan bu yenilginin getirdiği iyilik, Müslüman olmadıkları halde inanmış görünen kimselerin net olarak ortaya çıkmasıydı. Müslümanları savaş ortamında yalnız bırakan münafıkların bu kararı vermelerinde etkili olan şey, çıkarlarıdır. Müslüman görünseler de savaştaki açık ölüm riski, onları bahaneler uydurup savaştan kaçmaya yönlendirir. Onlar için önemli olan Allah için yaşamak değildir. Hedefleri, dünya hayatını yapabildiklerini sandıkları ölçüde uzatmaktır. Hâlbuki onursuz bir hayata hayat denir mi?

Görüldüğü gibi “Allah yolunda savaşın.” emrinin yer aldığı üç ayette, savaşırken aşırıya kaçılmamasına, Allah’ın her şeyi işittiğine ve bildiğine, savaşta galip gelememenin kötü olmasına rağmen, münafıkları Müslümanlara göstermesi açısından iyi olduğuna dikkat çekilmektedir.

 

 

[1] Seâlebî, Abdurrahman b. Muhammed b. Mahlûf Ebî Zeyd (h. 875), el-Cevahiru’l-Hisân fi Tefsiri’l-Kur’an, 5 c., Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabî, Beyrut, h. 1418, I, 400.