Kur'an'a Göre Çoğulculuk Realitesi Karşısında Siyaset ve Davra

RAMAZAN YAZÇİÇEK

Bu yazının konusu, modern bir paradigma olarak çoğulculuğun kendini tanımlaması ve buna mukabil farklılıklara Kur’anî bakışın ne olduğuna dairdir. Çalışmada, çoğulculuk realitesi karşısında siyaset ve davranış ahlakı bağlamında ötekine yaklaşım ve dinsel şiddet, mutlak olanın izafîleştirilmesi konularına değinilmiştir. İlgili tespitlerin ardından, 1-Allah'a götüren mutlak doğru yol, 2-Allah katında geçerli din, 3-İslâm'ın değişen anlamları ve 'İbrahimî’lik iddiası konularına yer verilmiştir.

Giriş

Dünden bugüne dinlerin çokluğu vakıa iken dinsel çoğulculuk ise bu durumdan vazife çıkarma nev’înde teopolitik kasıt içermektedir. Bir arada yaşama hoşgörüsü ile çoğulculuk kuramının bilgisel içeriğinin farklılığı aşikâr iken, algıdaki içiçeliğin varacağı noktanın, yeni, seküler ve de protestan din anlayışına dönüşmesi temel kaygımızdır.

Her bir dinin hakikatin temsilcisi olduğu iddiası dinlerin doğası gereğidir. Din, varlık sebebi gereği kendisine tabi olanları, ne olduğunu bildirdiği hakikat tanımına inanmaya çağırır. Görünen kadarıyla dinî çoğulculuk, her bir dinin duyarlılığını gözeten ve her birinin uyum sağlayabileceği yeni bir toplum modeli önermektedir. Bu zeminde, ‘farklı dinlerin ve geleneklerin bir aradalığının imkânı arayışı’ olarak tartışılan dinler arası diyalog faaliyetleri, bir noktadan sonra, ‘dinlerin tabiatında var olan hakikat iddialarından feragat etmek gerektiği’ talebine dönüşmüştür.

‘Diyalog’ gerçekte olumlu ve de gerekli bir olgudur. Farklı inançlara ve düşüncelere tahammülsüzlüğü tasvip etmediğimiz gibi sakıncalı da buluyoruz. Ne ki diyalog olgusu, aktüel anlamıyla misyon(erliğin)un farklı bir formuna dönüşme eğilimindedir.

Sekülarizm kutsaldan azâde olma amaçlıdır. Bu, Rollo May’in dediği gibi yirminci yüzyıl insanının temel sorununun, ‘boşluk’ yani insanların neyi istediğini ve neyi hissettiğini bilmemesiyle ilgilidir. Erich Fromm’un, insanların günümüzde her hangi bir dinî veya ahlakî otoritenin emrinde değil, anonim bir otoritenin, ‘kamuoyu’nun emrinde yaşadıklarını söylemesi de buna işarettir. Modern insanın temel mes’elelerinden birisi, ölüm gerçeğiyle yüzleşememesi, La Rochefauld’un deyişiyle, ‘ölüme doğrudan bakmaması’, dahası onu inkâr etmeye yönelmesidir. Gâye yokluğu, modern tecrübeyle birlikte bir gulyabanî gibi insanın yolunu kesmekte, hayat, anlık hazların doyurulduğu bir ritüeller dizisi olarak algılanmaktadır. Modernitenin telkini, ‘diğer insanlara sadakat ve bağlılıktan azad edilen bireysel benliğin yüceltilip meşrulaştırılması’ yönündedir.1 Doğası gereği hadiselere rasyonalistik zeminde bakan modern akıl, her bir dinden kendi selametini tehdit eden unsurların izalesini talep etmektedir. Haddizatında modern olanın kendiyle çelişik istemi, postmodern olanla da karşılanmamaktadır.

Dinî Plüralizm, Gelenekselcilik olarak tanımlanan yeni fikrî zeminde gelişen ancak paradoksal olarak modern talepleri karşılmaya aday yönüyle de Sekülarizm fideliğinden beslenen bir paradigmadır.

 ‘Dinî Plüralizm’ ve ‘dinî tolerans’ terimleri, modern toplumların problematiğine uygun olarak şekillenmiş batılı kavramlardır. Batılıların bütün çağdaş teolojik ürünleri en basitinden en karmaşık olanına kadar kilise imanı ekseninde şekillenmiştir. Eleştirimiz, bu kavramlarla ilişkilendirilen ‘değerlerin kıymetsizleştirilmesi’ diyebileceğimiz yeni ‘hakikî kurtuluş’ tanımlamasına; kaygısını duyduğumuz, oluşturulmaya çalışılan ‘anonim din’ arayışınadır.2 Nitekim çoğulcu paradigma, farklı telakkileri hakikat olarak nitelemeye karşı çıkarken, kendi tanımlamalarını hakikat diye sunan talebi tanımıyla çelişik bir ironiye işarettir.

Bugün tartışılan birçok teolojik konunun arka planında küresel hegemon güçlerin kendilerini meşrulaştırma çabası vardır. Bu çabalar, küresel sermayenin ve emperyal iktidarların ‘din’ olgusunu da kendileriyle uyumlu halde tek tipleştirme amacına dönüktür. Dinî Plüralizm bu bağlamda gündeme taşınmış bir mesele gibi gözüküyor.

Dinî Plüralizm, yeni değil bizce eski kasdın yeniden dillendirildiği bir paradigmadır. Vakıa, daha ziyade konjonktürel eğilimlerin, iktidar merkezli beklentilerin izlerini taşımaktadır. Çoğulcu yaklaşım faydacıdır. Pragmacı yaklaşımın ekseriyetle İslâmî kavramları anlam kaymasına uğrattığı hatta hedefine ulaşmak için nasları gerçek anlam zemininin dışında konumlandırdığı bilinmektedir. Bu yaklaşımla dinin belirleyen değil, fütûrsuzca belirlenen olarak konumlandırılması, paradigmanın, dinî değil teopolitik olduğunu göstermektedir. Nitekim İslâm siyasaldır ve siyasal hedefleri olan bir dindir. Çoğulcu paradigma ise bir taraftan ‘siyasaldan soyutlanmış bir İslâm anlayışı’ talep ederken, diğer taraftan ‘İslâm’a, İslâmî olmayan farklı siyasal roller’ dayatmaya kalkışmaktadır.

Anonim Din ya da Dinsel Çoğulculuk

Çokçuluk/Çoğulculuk, evrenin birbirine indirgenemeyen birçok varlıktan meydana geldiğini ileri süren öğretilerin genel adıdır. Tekçi (monist) ve ikici (düalist) anlayışlara karşı herhangi bir alanda birbirine indirgenemeyen birçok ilke kabul eden anlayışa da çokçuluk ya da çoğulculuk denilmektedir.3 ‘Dinsel çoğulculuk’ diye formüle edilen paradigmanın kendini tanımı, büyük dünya dinlerinin her birinin bir diğerinden bağımsız olarak hakikî kurtuluş vasıtası olduğudur.

Aşkın Gerçeklik fikrinden hareket edilerek oluşturulan dinsel çoğulculuk modelinin fikir babası ünlü İngiliz teologu ve din felsefecisi John Hick’tir.4 Bu söylemi geliştirenler, “dinsel çeşitlilik olgusunu anlama ve ona yanıt verme noktasında ‘çoğulcu model’ diye adlandırılan her dinsel geleneğin taraftarlarını kurtuluşa ulaştırma -Hick’in deyimiyle ben merkezlilikten hakk/gerçeklik merkezliliğe dönüştürme- noktasında kendi taraftarı gözünde eşit geçerliliğe sahip olduğunu kabul eden ve bu kabul ışığında “ötekine” karşı yeni bir tutum geliştirilmesi gerektiğini savunan bir din anlayışını benimsemiş olmalarını”5 önerirler.

Dinsel çoğulculuk, bir dünya dini oluşturma amacına matuf; egemen siyasî iradeyle eşgüdüm içerisinde olunması, konjonktürel beklentileri karşılaması, aynı zamanda, ortaya Manicilik, Cengiz Han’ın Yesak’ı, Ekber Şah’ın din-î İlâhîsi mukabili bir yaklaşım, Moonculuk, Kadıyanîlik, Yehova Şahitleri, hatta Bâhaîlik türevi gibi yeni postmodern bir tez çıkarmıştır. Şehbenderzâde Filibeli’nin A’mak-ı Hayal’i türü bir yaklaşımdır aslında dinsel çoğulculuk. A’mak-ı Hayal’de Nirvana’ya ulaşma vardır. Zerdüşt’te Hürmüz ile Ahriman’nın kardeş gibi el sıkışmaları vardır. Brahmanizm’e övgüler, İslâm’dan esintiler, Kaf Dağı’nda Anka’dan haberler, Hızır’ın Buda ile sohbetine kadar her aşamada uzlaşma, yani hak ile batılı denkleyerek hakikati buharlaştırma çabası vardır.

Senkretik ve eklektik bir felsefe üzerine kurgulanan çoğulcu paradigma, Rölativizmin ölçütünü kullanır. Bu yönüyle de çoğulculuk, Postmodern Teoloji ve filozofî arasında bir paradigmadır.

Çoğulculuğun Üzerine Oturduğu Din Anlayışı

Çoğulcu anlayış büyük ölçüde kendisine refarans olarak Gelenekçi anlayışı alır. Gelenekçilerin, ‘dini, şeyler arasından birşey, tarihin bir ürünü; ilkel insanın tabiî hadiseler karşısında duyduğu psiko-sosyal korkudan neşet etmiş duygular’ olarak görmemesi, kuşkusuz her şeyi maddeye indirgemiş modern rasyonaliteye kıyasla metafizik karakterli önemli bir kabuldür. Gelenekçilerin vahyi parçalı değil bir bütün olarak kabul etmeleri6 de yine İslâm’ın bütüncül özelliğini karşılayan ve fakat geleneği, total olarak “dini olarak tavsif edilebilecek olanlar da dâhil bir medeniyeti meydana getiren tüm ayırıcı nitelikler”7 olarak görüp meşrulaştırmaları ise kuşkusuz İslâm’ın ayıklayıcı ve batılı reddedici özelliği ile tam çelişen bir kabuldür. Keza İslâm, ezber bozan bir mesaj olarak her metafizik, tabiatüstü, mistik duruşu ayıklayıcı, terbiye edici ve kendi normunu ikame edici bir müdahaledir. Bu bağlamda gelenekçilerin “bütün dinler nihaî olarak tevhid doktrinini esas almışlardır”8 tarzındaki anlayışı, İslâm’ın her tahrifin ardından yeniden asıla rücû ettirilmesi için peygamberler gönderilme esprisine aykırıdır. Keza gelenekle çoğu aktarılagelenler hak din olmayıp ed-dine rağmen oluşan şirk dinleri, pagan tortularıdır. İslâm, ed-dindir ancak her din İslâm değildir. Allah nezdinde tek hak dinin İslâm olması9 bu hakikate racidir. Binaenaleyh bütün peygamberler ile gelen vahyî mesaj, minyatürize edilerek içi boşaltılan, şirkle harmanlanan kültür dinlerini yeniden İslâmîleştirmeye; aslına rücû ettirmeye davettir ve özünde aynıdır.

Mistisizm ya da Batınîlik (Gnostisizm) de çoğulculuğun din anlayışına kaynaklık eden önemli bir havzadır. Bu yaklaşımlar, inançlar arasındaki farklılığı mümkün hatta gerekli görür. İlgili inanışlar, doğru ve hakikatin neliğini naif bir kabule terk anlamında çoğulcu din anlayışına fidelik vazifesi görürler.

İslâm’a göre hak-batıl açısından ayıklanmamış her türlü miras, şirkle malûl atalar yoludur ve reddedilmelidir. Vahyin bildirdiği Allah’ı ve dini inkâr eden, salt aklın kabul ettiği bir Tanrı anlayışı olan Deizm’10den de çoğulculuk anlayışına bir yol vardır.

Kur’an’da din terimi, “yol, hayat tarzı, hesap günü, kanun, hüküm” ve benzeri anlamlarda kullanılmaktadır. Buna göre din, insanın her türlü inancını, düşüncesini, tavır ve davranışlarını ifade eden insanın yaşam tarzı ya da yaşamında izlediği yol anlamına gelmektedir. Kur’an, din terimini özel anlamda İslâm için kullanmaktadır. “Allah nezdinde hak din (ed-dîn) İslâm’dır.”11 Bir diğer ayette, “Kim İslâm’dan başka bir din seçerse bu ondan kabul edilmeyecektir.”12 uyarısı vardır.13

Ötekine Yaklaşım ve Dinsel Şiddet

Ötekine yaklaşım özünde bir zihniyet meselesidir. Sekülarizmin ifsad ettiği saf zihinler kendisinden başkasına hayat hakkı tanımayıp düşman kesilmekte; insan olma ortak paydası dahi yok sayılmaktadır. Bu, sadece Batı coğrafyasına münhasır bir durum olmayıp diğer kültür ve kimliklerin zaafı olarak da insanlığı tehdit etmektedir. “Narsisizmin küresel egemenliği, ‘komşunu kendin gibi sev’ düsturunu yüz geri ediyor ve komşular, etnisiteler ve milletler arasına kuşkunun kanıyla beslenen nifak tohumları ekiyor.”14

Dinsel şiddet, Hıristiyan teolojisinin bilgisel zemininde mevcuttur. Bunu, hoşgörü kavramının ortaya çıkma serüveninde; hem dinsel şiddetin sevgi söylemine galebe çaldığı Hıristiyan tarihinde hem de farklı kanaatleri heretik/sapık ilan ederek mahkûm etme konularında rahatlıkla görebiliriz.15 Bunu, “tanrılara kurban sunulmasına karar veriyoruz” diyen otoritenin şiddeti dinselleştiren yüzü göstermektedir. “Matta, 10: 34-35 de, Hz. İsa’nın dünyaya ıslah için değil, bozgunculuk için geldiği söylenmektedir. Luka, 14: 26 da herkese buğzetmeyen benim şakirdim olamaz deniliyor. Yine Luka, 12: 49-52 de, dünyaya ateş almaya, aykırılık getirmeye geldiği, bir evdeki beş kişinin üçü ikiye, ikisi üçe karşı ayrılacağı deniliyor. Markos, 9: 19 da, havarîlerine şöyle hakaret ediyor: “Ey imansız nesil! Ne vakte kadar size dayanacağım.” Pavlos, kötü insanların öldürülmesini istiyor. Romalılara mektup, 1: 29-32; Yuhanna İncili’ne göre Hz. İsa (bir bedevi çoban gibi) sopa ile halka saldırıyor.16 Bütün zikredilen bu misallerde bir peygambere asla yakışmayacak davranışlar mevcuttur. Tabiî ki bu ifadeler gerçekten Hz. İsa’da bulunan şeyler değildir.”17 Hz. İsa’nın çarmıh hadisesini kendi iradesiyle istemesi ve acıya insanlar için katlanması18 da tam anlamıyla dinsel şiddetin epistemik zeminini oluşturmaktadır. Nitekim bugün Hıristiyanlık, bir nevî vaftiz, haç ve çarmıhtaki kan, gözyaşı ve acı üzerine kurulmuş bir din haline getirilmiştir.19

Tarih, Haçlı Seferleri’ne tanıklık etmiştir. Hıristiyanlık tarihi, Orta Çağ’dan günümüze dek şiddetin tarihidir adeta. “Hıristiyanların birbirleriyle ilişkilerinde konuşmaya dayalı hiçbir doğru diyalog yoktu, fakat cinayet, aforoz ve lanetleme vardı. Kendilerine karşı koyanlara zulüm ve bazen de toptan yok etme de dâhil aforoz ve dışlamayı seçmişlerdi… Eski bir Hıristiyan atasözü bu durumu çok güzel ifade etmektedir: “Şehitlerin kanı Kilisenin tohumudur.”20

Dinsel şiddet Hıristiyanlığın sevgi söylemiyle tam bir çelişki içindedir. Tarihte Hıristiyan resmi öğretilerini benimsemediklerinden ötürü heretik ilan edilen gruplara karşı adeta bir sürek avına çıkılmış; sapkın olarak görülenler sürekli mahkûm edilmiş, yaşamlarına son verilmiştir. O gün kutsal savaşa katılanlar kilise tarafından takdis edilirken bugün de papazlar tarafından kutsanan savaş makineleri, bombardıman uçakları masum Iraklı, Filistinli, Lübnanlı, Suriyeli, Mısırlı ve Afganistanlı çocukların; sivillerin üzerlerine bomba yağdırmak üzere gönderilmektedir.

Yahudi Siyonist şiddetine gelince, o, çağa tanıklığımızın en acı sahnelerini içermektedir. Taşlarla silahların çatıştığı; Tora’yı ‘tanrı’nın imzaladığı bir mülkiyet senediymişçesine ellerinde sallayan entegrist hahamların uyguladıkları şiddetin meşruiyeti, ideolojik bahaneleri, Yahudiliğin dinsel metinlerinde görülmektedir.21

Yahudilik ve Hıristiyanlığın entegrist ve şiddete dayalı dinsel kabulleri, bugün bütün şiddetiyle icra edilmektedir. Buna mukabil, öteki yerel her bir dinî söylemden ve hususiyle Müslümanlardan ise çoğulcu bir yaklaşım sergilemeleri istenmekte; bununla, siyasaldan soyutlanmış protestan bir İslâm(!) talep edilmektedir.

Farklılıklara Kur’anî Bakış

Kur'an’ın ‘öteki’ karşısındaki yaklaşımı biriciktir. Ötekiler İslâm’ın bilgisel zemininde tanınır ve insanlık tecrübesi cihetiyle realite teslim edilir. Kur’an’da çoğulculuğa dair siyaset ve davranış ahlakı bu bağlamda ortaya konulur. Ötekine dair hukuk belirlenmesi, savaş hukukunun dahi naslar ile tespiti22 aslında söze gerek bırakmayacak bir hakikat olarak İslâm’ın meseleye yaklaşımına ışık tutmaktadır.

İslâm vahyi, dinsel şiddet ve nefreti değil tam anlamıyla sulh, adalet, maruf ve sevgiyi öngörür. İslâm, neslin ve ekinin ihyasını esas alır. Bunların tesisi için evvelemirde fıtratların önündeki ifsad edici, tahrif edici her bir tuğyan ve istikbarın bertaraf edilmesini emreder.

“Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.”23 “Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür.”24 “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür).”25 “Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız.”26

İlgili ayetlerde öncelikle insan öldürmenin vahametine dikkat çekilmiş, sulh için psikolojik hazırlık ve toplumsal koruyuculuk üzerinde durulmuştur. Temel düstur belirlenerek emrin içselleştirilmesi hedeflenmiştir. Resulullah (sav) ümmetini zulmetmekten sakındırmış ve zulme engel olmayı emretmiştir. ‘Zalim kardeşine yardım onu zulmünden sakındırmaktır’ emriyle, özünde iyilik esas alınmıştır.

“(Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”28, ”Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı.”29 ayetleri, farklı inanış biçimlerinin Rabbimizin muradı ve imtihan sebebi olduğunu göstermektedir.

 “İlâhınız bir tek Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.”30 Burada öncelikle dikkat edilecek nokta, Allah’ın (cc), Zatını, bir kavmin, bölgenin hatta tekbaşına inananların değil, “âlemlerin Rabbi” olarak tanıtmasıdır. O’nun Âlemlerin rabbi olduğuna inanılmasının bizde çok normal/tabiî gözükmesi, Müslüman inancının böyle olmasındandır. Zaten aksi yönde bir tanım İslâmî ıstılaha girmemiştir. Ancak Yahudilik açısından bakıldığında bilindiği gibi Tanrı Elohim, Yahudilerin ulus tanrısıdır. O, Yahudileri koruyan Yahve’dir. Yahudilerin ötekilerine bakışı da kendilerinin seçilmişlik fikri üzerine şekillenmiştir. Dolayısıyla bu inanç, ötekini zelil, hakir, köle ve aşağılık görme içeriğine sahiptir.31

İslâm, Yahudilik gibi etnik temele dayalı bir bakışı evvelemirde reddeder. Çünkü Allah, Âlemlerin rabbidir. İslâm, siyasal ve sosyal düzlemde egemen/muktedir olduğu zamanlarda da farklılıkları hukukî güvence altına alan tek hak dindir. Kur’an’da, “Ey insanlar!”,32 “Ey akıl sahipleri!”33 diye umuma hitap edilir. “Ey Ehl-i Kitap!”34 şeklinde farklı hitaplarla da hem farklılığın varlığı kabul edilmekte hem de bu farklılıklara kıymet biçilerek kimliği olanlara kimlikleriyle hitap edilmektedir. Hatta farklı inanç sahipleri arasında dahi hepsinin aynı olmadığı belirtilerek kıymetlendirmeye gidilmektedir. Kur’an, kendi inananlarına seslenirken, “Ey iman edenler!”35 şeklinde bir hitapla seslenir. Bu hitap farklılığı son derece kayda değerdir.

Resulullah’a gelen vahyin üzerinden henüz çeyrek asır geçmeden ümmetine gösterdiği hedef gerçekleşmiş, yirmi beş sene önce hayal bile edilemeyecek güven ortamı yeryüzünün kayda değer bir bölgesini kaplamıştı. Hızla ve büyük bir coğrafyada elde edilen başarı dünyanın içinde bulunduğu karaları ve denizleri fesadın kapladığı vahameti ile birlikte düşünüldüğünde daha bir doğru anlaşılacaktır. Burada değişimin boyutu ve niteliği, İslâm’ın kılıçsız olarak gerçekleştirmiş olduğu zaferleri; ötekilerine dönük uygulamaları, aksi yönde düşünenlerin şüpheye düşmesini gerektirir.36

Mutlak Olanı İzafîleştirmek

Her kavram kendi felsefik zemininde doğar ve gelişir. Kavramlar, başka yere tarafsız olarak taşınmazlar aksine kendi kasıtları doğrultusunda değiştirip dönüştürme hedeflidirler. Kavramların dönüştürücü etkisinin farkında olan sistemler kavramsal alandan başlattıkları deformasyonun etkilerini sosyal hayata taşıyarak sürdürmek isterler. Nitekim bu müdahalenin birçok kavram üzerinden yapıldığını görmek mümkündür. Bu sebepten İslâm’a ait kavramları seküler aklın kuşatması altında okumak ve anlamlı sonuçlara varmak mümkün olmadığı gibi modern kavramların da uhrevî iman zemininden kalkılarak doğru tanımlanması mümkün değildir.

Çoğulculuk paradigması ile mutlak doğru ve hakikat telakkisi göreceli kılınmaktadır. Modern döneme ait birçok kavram gibi ‘plüralizm’ de, Batı’nın kendi problemlerine yönelik tarihsel serüveni içerisinde ortaya çıkmış çözüm önerisidir. Dolayısıyla ilgili kavramın İslâm düşüncesi üzerinden meşruiyet talebi fasittir. Müslümanların inanç dinamiklerine rağmen oluşturulan bu talep bizce sorunun özünü oluşturmaktadır.

İslâm ile Plüralizm’in biraradalığını düşünmek her ikisinin de doğasını bilmemektir. Zira ikisi arasındaki fark, kaynak, amaç ve ilkeler itibariyle toplama tekabül eden bir farktır. Birincisi Kur’an’a dayanır yani vahyîdir diğer bir ifadeyle ilahî dünya görüşünü insanlığa sunar. Diğeri ise beşerî olup pozitivist bir zeminden kalkarak insanlığa bir yaşam tarzı telkin eder.

Kur’an’ın eksen kavramı olan İslâm, vahyin belirleyiciliğinde anlamını bulmuş; beyanı da mübeyyin olan Resul (sav)’e bırakılmıştır. Sekülarizm ekseninde oluşan Laiklik, Çoğulculuk ve Demokrasi gibi aydınlanmacı, pozitivist kavramlar ise pragmatist, makyavelist karakterlidirler. Kendi felsefelerinin çocukları olan bu kavramların İslâm ile alakası yoktur.37

İslâm vahyi, beşerî mülahaza ve metinler nev’î izafîleştirilip göreceliğe tabi tutulamaz. Dinsel çoğulculuğun talebi ise ‘mutlak olanı’ izafîleştirmek yönündedir. Oysa “Allah katında hak din İslâm’dır.”38 Ve yine “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki bu din asla ondan kabul edilmeyecek ve ahirette ziyan edenlerden olacaktır.”39

Vahiy, Kur'an ve Peygamberlere İman

Vahy, süreklilik arz eden İlahî mesajdır. Her peygamber bu zincirin tabiî halkasıdır. Bütün peygamberler gibi Resulullah (sav) da yeni değil, İslâm mesajının yeniden davetçisidir. Hakikat ve kurtuluş olarak peygamberler aracılığıyla insanlara sunulan mesajın son halkası Kur’an’dır. Bu anlamıyla Kur’an da yeni bir öğreti olmayıp vahyin yeniden aktarımıdır. Bu özlü mesaj, tevhid ekseninde hayatı anlamlandırmayı ifade eden İslâm’dır. Kur’an, önceki peygamberlere gönderilen vahyi reddetmeyen, bilakis tasdik eden (musaddık) bir kitaptır.40

Kur’an önceki vahiylerle doğrulanmaktadır. Kur’an kendisinden önceki kitapların değiştirildiğine, bozulduğuna da dikkat çekmektedir. Burada önemle üzerinde durulması gereken husus, Kur’an’ın önceki kitapların tahrif edildiğine dair ihbarıdır. Kur’an’da önceki kitapların tahrifiyle ilgili çeşitli örnekler verilmekte; Allah inancıyla, peygamber tasavvuruyla, seçilmişlik düşüncesiyle ve benzeri birçok konuyla ilgili Ehl-i Kitab’ın (Yahudilerle Hıristiyanların), yanlışları düzeltilmektedir. Kur’an,  Allah’ın Dini’ne tekrarla davet etmekte, Allah inancında buluşmaya çağırmaktadır. Onların hahamlarını ve rahiplerini Allah’ın dışında rabler edinmekte olduklarına dikkat çekmekte (Tevbe, 9/31) ve onları yalnızca Allah’ı rab ve ilah edinmeye ve yalnızca ona kulluk etmeye davet etmektedir.41

Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusu “Hâtemu’n- Nebiyyîn”42 olarak Muhammed (sav)’e hitapla, “(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın.”43 denilmektedir.

Kur’an’da Hz. Muhammed’in peygamberliği gibi önceki peygamberlere de iman emredilmektedir.44 Bilindiği gibi Muhammed (sav)’i inkâr diğer peygamberlerden birini inkâr gibidir ve küfürdür.45 Çoğulcular Kur’an’daki ‘diğer peygamberlere iman’ emrinden hareketle Yahudi ve Hıristiyanların da cennete gireceklerine inanmaktadırlar. Bunu ilâhî adalet (teodise) bağlamında kabul edip cennete girmek için Resullulah’ın peygamberliğine ve Kur’an’a inanmanın gerekmediği iddiasıyla sürdürmektedirler. Oysaki Kur’an, peygamberlerin tümüne iman etmeden Müslüman olunamayacağını; dolayısıyla cennete girilemeyeceğini bildirmektedir. İzahtan vareste olan husus ise sadece Müslümanların bütün peygamberlere inandıkları gerçeğidir. Hatta Hz. Muhammed (sav) dahi kendi peygamberliğine inanmak zorundadır.46

İslâm inancına göre Peygamberler arasında ayırım yapan kâfir olur. Bırakın ilim ehlini, ümmî bir Müslüman için bile açık olan nokta, Müslümanların, İsa’ya, Musa’ya inandığı halde Yahudî ve Hıristiyanların, Kur’an’a ve Hz. Muhammed (sav)’e inanmadıkları; ondan yüz çevirdikleri hususudur.47

Hz. Muhammed’e iman, O’nun getirdiği bütün ilkelere teslimiyet ile insanlığa gönderilmiş son hak peygamber olduğuna imandır.

“Kâfir olanlar: Sen resûl olarak gönderilmiş bir kimse değilsin, derler. De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve yanında Kitab’ın bilgisi olan (Peygamber) yeter.”48

“Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar”49 ve yine “Eğer Ehl-i Kitap iman edip (kötülüklerden) sakınsalardı, herhalde (geçmiş) kötülüklerini örter ve onları nimeti bol cennetlere sokardık.”50Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik.”51 “Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı (Kur’ân’ı) gönderdik.”52

Ayetlerin apaçık izahına rağmen, çoğulculara göre Yahudî ve Hıristiyanlar Müslüman olmaya değil hakkıyla Yahudî ve Hıristiyan olmaya davet olunmuşlardır. Bu anlayış, batıl tevilin de ötesinde Kur’an’a muhalif bir inançtır.

“Şüphesiz iman edenler; yani yahudilerden, hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.”53 buyruğu, üzerinde en fazla spekülasyon yapılan husustur. Ayet, bu konuda bağlamından koparılarak şazz yoruma tabi tutulmakta ve hatta yer yer batıl tevile malzeme edilmektedir. Sanki bu ayet ile Yahudi, Hıristiyan ve Sâbiî olanlar bulundukları hal üzere Resulullaha ve Kur’an’a inanmasalar da cennete girecekler kanaati uyandırılmaktadır. Bu, dilden ve dinden yana delilden uzak ve batıl bir görüştür.54 Kur’an’ın bütünlüğünde ele alınmayan; nelere iman edilip nelerin red edilmesi gerektiği bir bütün olarak doğru değerlendirilmeyen her meselede ifsad ıslahtan ziyade olacaktır.

Peygamberimiz (sav), “Kim lâ ilâhe illâllah derse cennete girer.” buyurmaktadır. Salt bu hadisten hareketle Allah’tan başka ilâh olmadığını söyleyen herkes, iman edilmesi gerekli diğer esaslara inanmasa da ‘cennete girecektir, kurtuluş ehlidir’ denilebilir mi? Tevhid sözü esastır, özdür. Ancak Kur’an’ın bildirdiği diğer iman esaslarının eksiksiz tasdiki halinde yeterli bir kabuldür. Zira ‘lâ ilâhe illâllah’ ifadesi küllî bir kabulün formülü; özü, özeti niteliğindedir. Dişleri olmayan anahtar nasılki kapıyı açamazsa gerekleri yerine getirilmeyen hak söz dahi sonuca götürmez. Hülasa tevhid, içi boşaltılmış lafzî bir terennümden ibaret değildir. Kur’an’a iman da bu bağlamda değerlendirilmeli; emir ve yasaklarına bütüncül olarak iman edilmelidir.

Allah, itaatten yüz çevirenleri kâfirler olarak nitelendirmekte ve onları bu küfürleriyle asla sevmeyeceğini bildirmektedir.55 Plüralist yaklaşım ise itaat bir yana inanmayanları dahi cennete gönderme eğilimindedir. Bu tutum, iman ile küfür, mü’min ile kâfir arasındaki farkı ortadan kaldırmaktadır. Bu görüşü benimseyenler, Yahudî ve Hıristiyanlar cennete girsinler diye iman esaslarının bir kısmını istisna ederek, ‘haydi siz Muhammed’e ve O’na indirilen Kur’ân’a iman etmeseniz de olur; Yahudî ve Hıristiyan olarak da cennete girebilirsiniz’ diyorlar. Bu kabul edilemez Kur’an dışı bir düşüncedir.56 Kur’ân ise onların malum hallerinin sonucunu ebedi cehennem olarak bildirmektedir.57

Resulullah (sav) şöyle buyuruyor: “Allah’a yemin ederim ki, Musa hayatta olup aranızda bulunsaydı, bana tabi olmaktan başka bir yol ona asla helâl olmazdı.” Bir başka hadiste, “Musa ve İsa hayatta olsaydılar, bana tâbi olmaktan başka çareleri yoktu.” diye buyrulmaktadır. Ehl-i Kitab’a bulundukları hal üzere cennetten yer ayırmaya çalışanların, kendilerinin cennete giremeyeceğinden endişe edilir.58

Peygamberimiz (sav.), “Allah’a yemin ederim ki eğer bu ümmetten bir Yahudî veya Hıristiyan beni işitir de sonra benimle gönderilene iman etmeden ölürse mutlaka cehennemliklerden olur”59 buyurmaktadır.

“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.”60

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip “Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; işte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara (gelince) işte Allah onlara bir gün mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”61

1-Allah'a Götüren Mutlak Doğru Yol

Dinsel çoğulculuğa göre “İslâm” insanları Allah’a götüren tek mutlak doğru yol olarak kabul edilmemelidir. Keza bu kabul, dinlerarası diyaloğun gerekleriyle çatışıyor.62 Müslüman bir kimlikle bakıldığında burada uyulması/uyarlanması gereken nedir? Çoğulcu yaklaşıma göre uyarlanması gereken dindir. Kendisine uyulacak olan ise “oluşturulmaya çalışılan” “yeni çoğulcu Müslüman teolojisi”63 fikridir. Bu görüş, “günümüzde artık Müslümanların bütün insanların Müslüman olduğu kurumsal anlamda İslâmîleşmiş bir dünya tasavvurunun pek mümkün görülmemesindendir.”64 Buradan hareketle Müslümanların gerçekçi olmaları, dünyayı, dinî çoğulculuğun egemen olduğu bir yer olarak kabul etmeleri, onun gereklerini yerine getirmeye çalışmaları, yine ‘Müslümanların diğer dinsel geleneklerle ve onların öngördüğü teolojik vizyonla ilişki içerisinde Müslüman teolojisini yeniden gözden geçirmeleri gerektiği’ önerisi dile getirilmektedir.65 Burada, cari cahilî sistemlerin sürekliliği kabullenildiği gibi ilkelerden ziyade rahat yaşama arzusu öncelenmektedir. İslâm’ın hakikat telakki edilmesini kabullenmeyen başka çoğulcular da çağı şekillendirmeye muktedir güç olarak Hıristiyanlığı görmektedirler.66 Bununla, adeta diyalojik zeminin tartışılmazı olarak Hıristiyan kristoloji ölçütü ortaya konulmaktadır. Dinlerin eşit ve barış içerisinde yaşama projesi diye tanımlanan Plüralizm’in hangi kabuller üzerine oturduğu, görüldüğü üzere izahtan varestedir.

Farklı dinsel geleneklerin öngördüğü vizyonla oluşturulacak yeni bir teoloji, kuşkusuz İslâmî olmayacaktır. Bu, olsa olsa üretilmiş yeni çoğulcu bir din olabilir. Allah’a teslimiyetin ifadesi olan İslâm, yalnızca Hz. Muhammed tarafından değil, insanlık tarihi boyunca bütün peygamberlerce temsil edilen Allah’ın dinidir. Hz. İbrahim ve kendisinden sonra gelen Peygamberler, çocuklarına, toplumlarına ancak İslâm’ı bir yol olarak emretmişlerdir.67

2-Allah Katında Geçerli Din

Çoğulcular, kurumsal İslâm’ı yani Hz. Muhammed’in öğretisi etrafında şekillenen müesses dini, ‘geleneksel Müslüman anlayış’ olarak tarif etmekte ve bunu Tanrıya götüren yegâne yol olarak görmenin yanlışlığından hareket ederek yeni bir çoğulcu Müslüman teolojisi önermektedirler.68 Oysaki bugün geleneksel Müslüman anlayışa yönelik meydan okuyanların önerdikleri yeni İslâm teoloji anlayışı, kendinde de ifadesini bulan geleneksellikle malûldür ve tahrife davettir. Nitekim “İnciller, İsa’nın sözleri ve yaptıkları ile ilgili ilk el rivayetlere değil, ikinci, hatta üçüncü el rivayetlere dayanmaktadır. İncilleri, bu dört incille (Markos, Matta, Luka ve Yuhanna) sınırlandıramayız. Zira onların dışında yüzlerce İncil mevcuttu; ancak kilise bu yüzlerce incilin arasından söz konusu dört İncil’i sahih yani kanonik olarak kabul ederken diğerlerini apokrif (apocryphal) yani gizli/sahte/uydurma inciller olarak nitelendirmiştir.”69 Bizce yapılan bu tasnif dahi Kur’an’ın, önceki kitapların tahrif olduğu tespitini kayda değer kılmaktadır. Yahudilik ve Hıristiyanlık esas itibariyle Tanrı kaynaklı olmalarına rağmen tahrif edilmişlerdir ve gelinen noktada, beşerî ve tarihsel özellikleri taşıyan birer dinsel metine sahiptirler. Bundan ötürü, bir inançta vahyî birtakım kırıntıların bulunmuş olması, o inancın mutlak doğruluğu için yeterli delil değildir. Bu husus diğer dinlerin kendileri için dahi kabulleri iken bir iman umdesi olarak Kur’an, tahriften korunmuş, mutlak doğruyu gösteren Allah kelamıdır.

Çoğulcular, tezlerini, sıkça başvurdukları Âl-i İmrân Suresi’nin 64. ayetine dayandırırlar. Bu ayete dikkatle bakıldığında görülecektir ki, burada onları tasdik değil bilakis tekzip söz konusudur.

“(Resûlüm!) de ki; Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım; O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz Müslümanlarız! deyiniz”70

Ayette üç önemli tespit vardır: Birincisi, konumlandırmadır. İkincisi, imana çağrıdır. Üçüncüsü ise bulundukları konumu değiştirmek istemedikleri takdirde onlardan beraatle yapılan, “şahit olun ki biz Müslümanlarız!” tanımlamasıdır. Zaten Ehl-i Kitap sahih bir tevhid inancına sahip olsaydı, yani doğru bir Allah inancını kabulleniyor olsaydı kendilerine “gelin” diye çağrı yapılmayacaktı. Ve dahi inanma hususunda Müslümanlarla aralarında fark olmasaydı, “yüz çevirirlerse” ifadesiyle kabul etmemeleri durumunda, “şahit olun ki biz Müslümanlarız!” denilmeyecekti. Bu ayet, çok açık olarak Allah’a şirk koşulan pozisyondan; Ehl-i Kitap’ın bulunduğu inançtan, Müslüman olmaya çağrıdır. Ve hem de, “Ey Ehl-i Kitap!” denilerek bu çağrının bizatihi kime yapıldığı da açıkça belirtilmektedir.

Çoğulcu yaklaşımın ısrarla vurgu yaptığı bir diğer nokta, Kur’an’ın önceki kitapları nesh edici değil tasdik edici (doğrulayıcı) olduğu gerçeğidir.71 Gerçeğidir diyorum, çünkü ‘Kur’an’ın önceki kitapları nesh edici değil tasdik edici olduğu’ doğrudur. Ancak bu, malumu ilan nev’înde bir ısrardır. Muhakkak ki Kur’an önceki kitapları doğrulayıcıdır. Tekzîb edici, nesh edici; yok sayıcı değildir. Zaten Kur’an, Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayrım yapmamayı, peygamberlere ve kitaplara imanı, hepsini tasdik72 etmeyi emretmektedir. Bu anlamıyla nesh olmadığı gibi bizce tartışılacak bir şey de yoktur. Esas itibariyle vurgulanan nokta, “Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar.”73 ayeti ile dikkatimizin çekildiği hakikattir.

“De ki: Hangi şey şahadetçe en büyüktür? De ki: (Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’ân bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: “Ben buna şahitlik etmem.” “O, ancak bir tek Allah’tır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım” de.”74

“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”75

3-İslâm'ın Değişen Anlamları ve 'İbrahimî'lik İddiası

Çoğulculara göre ‘İslâm’ kavramı geleneksel Müslüman inancında anlam kaymasına uğramıştır. Bu yaklaşım, Hz. Muhammed vasıtasıyla insanlığa bildirilen vahyin; Allah’a götüren tek mutlak doğru yolun ‘İslâm’ olduğu inancının yanlış olduğunu öngörür. Kurtuluşun, Hz. Muhammed’in tebliğinin, yani ‘kurumsal İslâm’ diye addedilen, “müesses İslâm”ın, “Müslüman” anlamının dışında aranması gerektiğine inanılmaktadır. Doğrunun, bir iman ifadesini; mutlak olarak Allah’ın otoritesine boyun eğme teslimiyetini ifade eden anlamıyla “İslâm” olduğu76 fikri ileri sürülmektedir.

Eğer ki bu anlamda söylenecek bir söz varsa -ki bizce de vardır-, o da İslâm kavramının Kur’an’a muhatap olan kuşağın zihnindeki anlamını yani müesses İslâm anlamını büyük ölçüde yitirdiği yönündedir. Ancak anlam kayması, çoğulcuların iddia ettikleri yönde olmamıştır. İslâm’ın aslî anlamının hâlihazırdaki her bir din mensubunu kapsaması gerektiği fikri, modern batıl bir tevildir. İslâm’a bu anlamı yüklemek önemli yeni bir iç boşaltma ameliyesidir. Keza İslâm, İbrahimî çizgiyi takip eden, Kur’an’ın haber verdiği bütün peygamberlere inanan ve peygamberliğin Muhammed (sav) ile son bulduğuna iman eden,77 öncekilerin şerîatlarıyla birlikte mensubiyetlerini de hükümsüz kılan dinin adıdır.78 İslâm, insan yaşamının her anını ve de alanını kapsayan, sosyal, siyasal, iktisadî, ahlâkî bütün boyutları içine alan tek hak dindir.

Arapça bir kelime olan İslâm, teslim olmak, silahı bırakmak, Allah’a itaati kabul etmek, kendini adamaktır. Kur’an’da sadece “İslâm” değil, “el-İslâm” kelimesi de kullanılmıştır. Kur’an’da, mü’minlerin herhangi bir kimseye değil sadece Allah (cc)’a teslim olmaları, boyun eğmeleri, itaat etmeleri emrediliyor. Kur’an’ı Kerim buna “el-İslâm” demektedir. Bu, yeni bir din değildir. Aksine, insana yaratıldığı ilk gün Allah’u Teala, takip edeceği tek doğru yolun “el-İslâm” olduğunu açıklamıştır. İslâm, en son Hz. Peygamber (sav)’in insanlara anlattığı dindi. Hz. Musa (as.)’ın taraftarları bu dine kendilerinden pek çok şeyler katarak bunu Yahudiliğe, Hz. İsa (as)’ın ümmeti de aynı harekette bulunarak bunu Hıristiyanlığa çevirdiler. Aynı şekilde, Hindistan’da, İran’da, Çin’de ve diğer memleketlerde önceki peygamberlerin ümmetleri Allah’ın gerçek dinini ve hayat düzenini unutarak karmakarışık din ve inançlar icat ettiler. Bunların hiç birinin İslâm ile alakası yoktur.79

 İslâm’ın İbrahimî çizgiyi ifade ettiği bundan ötürü her bir dini; Yahudiliği ve Hıristiyanlığı kapsadığı görüşü tam anlamıyla izaha muhtaçtır. Toplulukların kendilerini bir şekilde İbrahim (as) ile ilişkilendirmeleri ayrı, Kur’an’ın tabiriyle İbrahimî olmak apayrıdır. Aksi takdirde lafza müteallik, ilmîlikten uzak bir lâfazanlık ortaya çıkar. Kur’an, sadece İbrahimî çizgiye sadık kalanların Müslüman olduğunu bildirir. Bütün peygamberlere inanmayı da -ki bu İbrahimî duruş için ön şarttır- iman için olmazsa olmaz rükün sayan yine müesses İslâm’dır.80 Bu, İslâm’ın kendisi yani Müslümanların inancıdır. Muhammed (sav)’e gelinceye dek geçen zamanlardaki her bir peygamberin tabileri de muhakkak ki bu anlamda İslâm üzere olan müminlerdir.

“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı (Kur’an’ı) gönderdik.”81

“De ki: Biz, Allah’a bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve Ya’kub oğullarına indirilenlere, Musa, İsâ ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırt etmeyiz. Biz ancak O’na teslim oluruz.”82

Gönderilen her yeni peygamber İslâm’ın evrensel düzlemdeki temsilcisi olmakla beraber kendinden öncekileri doğrulamakla ve ancak kendisine uyulmasını da talep etmekle mükelleftir.

“Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki: “Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah’a teslim ettim. “Ehl-i kitaba ve ümmîlere de: “Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?” de. Eğer teslim oldularsa doğru yolu buldular demektir. Yok, eğer yüz çevirdilerse sana düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını çok iyi görmektedir.”83

Hülasa İslâm, Allah’a tam bir teslimiyet anlamıyla birlikte, kendisinden sonra peygamber gelmeyeceği bildirilen Muhammed (sav)’e inanmak ve O’na vahy olunan Kur’ân’ın mutlak hükümlerine tabi olmaktır.

 “Hani Allah, peygamberlerden: ‘Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış, ‘kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?’ dediğinde, ‘kabul ettik’ cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: o halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.”84

İmam Mâtüridî, Yahudi ve Hıristiyanların Hz. İbrahim’e nispetlik iddialarını geçersiz ve hatta saçma bir söz olarak değerlendirir. İddialarının, aslında öyle söylemenin işlerine geldiği için, inat ve kibirlerinden kaynaklandığını söyler.85 Yok, eğer İbrahimîlik, Muhammed (sav)’e inanmadan da oluyorsa şayet, bu, ancak çoğulcu dinin getirdiği yeni bir iman rüknü olarak görülecektir. Çünkü Kur’an’da İbrahim (as) için “İbrahim, ne Yahudî, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.”86 denilmekte, Yahudî ve Hıristiyanların İbrahimîlik iddiası açık hükümle reddedilmektedir. İmam Mâtüridî, Yahudi ve Hıristiyanların Muhammed (sav)’in Peygamberliğini kabul etmemelerinin aslında kendi ‘Kitap’larına da inanmadıklarını gösterdiğini söyler. Keza peygamberlerden birini reddetmek, hepsini reddetmek demektir.87

Sözün Özü

Yozlaşmanın kendisiyle başladığı önemli bir kırılma noktası olarak gördüğümüz beşerî mülahazaların mutlaklaştırılması, tecdid hareketini tıkamış, ümmete bedeli ağır faturalar ödetmiş ve ödetmeye de devam etmektedir. Bu durum, dinin doğru anlaşılmasının önündeki en önemli engellerden biridir. Müslüman toplumlarda dinî çoğulculuğun çok az dahi olsa kabul görür olmasında tecdid bilincinin ertelenmesinin önemli payı vardır.

Dinsel çoğulcuların savunularına delil bulmak için İslâm’dan karşılık arama çabaları ve görüşlerini Kur’ân’a dayandırma gayretleri tamamen temelsizdir. Bu çabalar, yanlış istidlalden de öte olup Kur’an’a muhalif birer kurgudur. Plüralizm, mistik yaklaşımların dışında hiçbir disiplinden delile dayalı kabul görmemiştir. Bu tespit, çoğukez çoğulcuların da itirafına konu olmuştur.

Değişen sorunlara değişmeyen değerlerle çözüm bulma dinamizmi taşıyan, çağı şekillendirme ve dizayn etmede başat rol oynamaya muktedir olan ancak İslâm’dır. Dinsel çoğulculuk ise çağı şekillendirebilecek bir yaklaşım olmanın ötesinde aksine çağın şekillendirdiği modern zihnin ürünü felsefî bir yaklaşımdır. Çoğulcu model dayatmacıdır; keza bu söylemin tesis edicileri otoriter düşünceden vazgeçilmesini isterken ortaya koydukları paradigma, otoriter hegemonik gücün söylemi olduğu gibi kendi ötekilerine dahi küresel bir gereklilik olarak dayatılmaktadır. Bu anlamıyla Plüralizm, sekülerdir, bireyselleştiricidir; hümaniter talepleriyle Aydınlanma felsefesinden beslenen postmodern yoz bir tezahürdür.

Hıristiyan ve Yahudi teolojisini çoğulcu bir zeminde eleştirmek mümkün ise de İslâm’a yönelik böyle bir duruş karşılık bulmamaktadır. Kriterleri belli olan İslâm’ı, uçları açık, ideolojik, felsefî sav diyebileceğimiz ‘plüralist teoloji’ ile karşılama imkânı yoktur. Bu misyonla yapılan diyaloğun, misyonerliğin yeni bir versiyonu ve ayrılmaz bir parçası olduğu artık izahtan varestedir. Dinsel çoğulcu yaklaşım, dinî değil siyasî olup hedefleri mebni felsefî bir öneriden ibarettir.

Paradigmanın kendisini İslâm ile irtibatlandırdığı, Kur’ân’ı, ‘uyulan’ iken ‘uyan’,belirleyen’ iken ‘belirlenen’ olarak konumlandırdığı, bir kısım nasları kendi amaçları doğrultusunda şazz ve hatta batıl tevil ile anlamlandırdığı görülmektedir. Hakikate gelince: “Allah nezdinde hak din İslâm’dır.”88, “Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden böyle bir din asla kabul edilmeyecek.”89 Muhakkak ki en doğruyu bilen Allah’tır.

 

Kaynak: Bilge Adamlar, yıl: 11, s: 34, s. 187-201.

 

Dipnotlar:

1- Kemal Sayar, “Aşınan Kimlikler, Dağılan Kişilikler”, Dîvan, İstanbul 2002/2, sy. 13, s. 276; Kemal Sayar, “Benlik: O Yakın Soru, O Uzak Ülke”, Bilge Adam, Van 2003, s: 1/2, s. 11-17.

2- Detaylı bilgi için bkz. Ramazan Yazçiçek, Dinsel Çoğulculuk ve Anonim Din Arayışı, Ekin Yay., İstanbul 2008.

3- Bkz. Orhan Hançerlioğlu, “Çokçuluk” mad., Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1993; Orhan Hançerlioğlu, “Çok” mad., Toplumbilim Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 2001; Ahmet Cevizci, “Çokçuluk” mad., Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İstanbul 2005; Türkçe Sözlük, “Çoğulculuk” mad., TDK.

4- Bkz. Mustafa Köylü, Dinler Arası Diyalog, İnsan Yay., İstanbul 2001, s. 46.

5- Mahmut Aydın, “Hiçbir Din Diğerinden Üstün Değildir”, http://dinlertarihi.com/dosyalar/yazilar.htm

6- Lord Nortbourne, Modern Dünyada Din, Türkçesi: Şahabeddin Yalçın, İnsan Yay., İstanbul 1995, s. 14.

7- A.g.e., s. 14.

8-- Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm İdealler ve Gerçekler, çev.: Ahmet Özel, İz Yay., İstanbul 1996, s. 40; bkz. Seyyid Hüseyin Nasr, Tasavvufi Makaleler, Türkçesi: Sadık Kılıç, İnsan Yay., İstanbul 2002.

9- Maide, 5/3, 5; Al-i İmran, 3/19.

10- Fr. Déisme, Tanrı’yı yalnızca ilk sebep olarak kabul eden, Tanrı için başka herhangi bir güç ve nitelik tanımayan, vahyi reddeden görüş. “Deizm” mad., www.tdk.gov.tr/tdksozluk/.

11- Al-i İmran, 3/19.

12- Al-i İmran, 3/85.

13- Bkz. Ramazan Yazçiçek, “Din, Tecdit ve Reform Kavramları Üzerine Mülahazalar”, Milel ve Nihal, İstanbul 2008, 5/2, 103-127.

14- Sayar, “Aşınan Kimlikler, Dağılan Kişilikler”, s. 274.

15- Bkz. Hick, “Hıristiyanların İsa’yı Algılama Biçimi ve Bunun İslâm’ın Anlayışıyla Karşılaştırılması”, İslâmîyât, s. 77-81; Günay, “Türklerin Dini Tarihinde ve Kültüründe Çoğulculuk ve Hoşgörü”, E. Ü. İlâhîyat Fakültesi Dergisi, s. 51; Bkz. Şinasi Gündüz, Dinsel Şiddet, Etüt Yay., Samsun 2002.

16- Bkz. Yuhanna, 2: 13-15.

17- Süleyman Koyuncu, Dinler Arası İlk Diyalog, Özgü Yay., İstanbul 2007, s. 76-77.

18- Bkz. Yuhana, 10/17-18.

19- Koyuncu, Dinler Arası İlk Diyalog, s. 79, 83.

20- Jurgen Moltmann, “Çoğulcu İlâhîyat Dünya Dinlerinin Diyaloğu İçin Faydalı mıdır?”, Tabula Rasa, çev.: Mevlüt Albayrak, Konya 2005, yıl: 5, s: 13, s. 15.

21- Şinasi Gündüz, Dinsel Şiddet, s. 40; Şinasi Gündüz, Küresel Sorunlar ve Din, Ankara Okulu Yay., Ankara 2005, s. 43; Roger Garaudy, Entegrizm, çev.: Kâmil Bilgin Çileçöp, Pınar Yay., İstanbul 1993, s. 73.

22- Bkz. Mevdûdî, İslâmda Savaş Hukuku, çev.: M. Beşir Eryarsoy, Buruç Yay., İstanbul 2009.

23- Maide, 5/32; Bkz. Furkan, 25/68; En’am, 6/151.

24- Bakara, 2/191;Bakara, 2/217.

25- Bakara, 2/178; Maide, 5/45.

26- Bakara, 2/179.

27- Yunus, 10/99.

28- Yunus, 10/99.

29- Bakara, 2/163.

30- Bkz. Demirci, Yahudilik ve Dini Çoğulculuk, s. 20, 26, 47, 54.

31- Nisa, 4/1.

32- Bakara, 2/179.

33- Âl-i İmrân, 3/64, 65.

34- Âl-i İmrân, 3/130; Bakara, 2/183, 208, 254, 278.

35- Mevdûdî, İslâmda Savaş Hukuku, s. 9; Bkz. Mevdudi, Tevhid Müc., c: 2, s. 12, 13; M. Hamidullah’ın İbn İshak’a yazdığı önsözden, s. 28.

36- Ramazan Yazçiçek, “İslâm, Laiklik ve Sekülarizm Ekseninde Devlet”, Bilge Adamlar, Van, Kasım 2012, Yıl: 10, s: 31, s. 42-50.

37- Ali İmran, 3/19.

38- Ali İmran, 3/85.

39- Âl-i İmran, 3/3-4; Mâide, 5/ 47.

40- Heyet, “İslâm”, Yaşayan Dünya Dinleri, D.İ.B.Y., Ankara 2007, s. 73, 74.

41- Ahzâb, 33/ 40; Sahîh-i Buhârî ve Tercemesi, Mütercim: Mehmed Sofuoğlu, Ötüken, İstanbul 1987, s. 3330 -3332.

42- Âl-i İmran, 3/64; Bkz. Al-i İmran, 3/3-4, 50; Bakara, 2/41, 91, 97; Nisa, 4/47.

43- Bkz. Bakara, 2/ 136, 285; Sâffât, 37/ 37.

44- Bakara, 2/136, 137, 177, 285.

45- Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Terc.: Ahmed Davudoğlu, Sönmez Yay., İstanbul 1977, s. 211.

46- Bkz. Bakara, 2/ 101, 146; 3/ 19, 70, 71, 81, 98, 99, 187; 4/ 44; 5/19; 6/ 20, 114; 7/157; 13/36, 43; 26/ 196; 33/7-8; 48/29; 98/4.

47- Ra’d, 13/ 43.

48- Bakara, 2/ 137.

49- Mâide, 5/ 65.

50- Bakara, 2/ 285.

51- Mâide, 5/ 48.

52- Bakara, 2/ 62.

53- Detaylı bilgi için bkz. Ahmet Yusuf Özütoprak, Dini Doğru Anlamak, Buruç Yay., İstanbul 2008.

54- Âl-i İmrân, 3/ 32.

55- Bkz. Talât Koçyiğit, “Cennet Mü’minlerin Tekelindedir”, İslâmî Araştırmalar, Ankara 1989, c: 3, s: 3, s. 90, 91.

56- En’âm, 6/ 19; Mâide, 5/ 65.

57- Veli Ulutürk, Kur’ân’da Ehi-i Kitab, İnsan Yay., İstanbul 1996, s. 74, (İbn Kesir, I, 378,103; Alûsî, III, 210/ I, 279; Taberi, I, 320, 323).

58- Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, s. 561.

59- Bakara, 2/ 85.

60- Nisâ, 4/ 150–152.

61- Mahmut Aydın, “Dinî Çoğulculuk Üzerine Bir Mülahaza”, İslâmî Araştırmalar, Ankara 2001, c: 14, s: 2, s. 295.

62- A.g.e., s. 293.

63- A.g.e., s. 297.

64- A.g.e., s. 297.

65- Arnold J. Toynbee, “Yeni Paganizm Tehlikesi”, Türkçesi: Lütfi Sunar, Umran, İstanbul 2002, s: 94, s. 66.

66- Bakara, 2/ 130-133; Âl-i İmrân, 3/52, 67; Hac, 22/78.

67- Bkz. Aydın, “Dinî Çoğulculuk Üzerine Bir Mülahaza”, s. 297.

68- Mahmut Aydın, “Yahudi Bir Peygamberden Gentile Tanrıya: İsa’nın Tanrısallaştırılma Süreci”, İslâmîyat, Ankara 2000, c: 3, s: 4, s. 52-54.

69- Âl-i İmrân, 3/ 64.

70- Süleyman Ateş, “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”, İslâmî Araştırmalar, Ankara 1989, c: 3, s: 1, s. 9, 17.

71- Bakara, 2/ 285.

72- Bakara, 2/ 137.

73- En’âm, 6/ 19.

74- Mâide, 5/ 3.

75- Aydın, “Dinî Çoğulculuk Üzerine Bir Mülahaza”, s. 300, 303.

76- Ahzâb, 33/ 40.

77- “Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı (Kur’ân’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma...” (Mâide, 5/48-50); “Rabbinizden size indirilene (Kur’ân’a) uyun.” (A’râf, 7/ 3).

78- Mevdudi, Tevhid Mücadelesi, Türkçesi: Ahmed Asrar, Pınar Yay., (I-III), İstanbul 1985, c: 1, s. 272.

79- Bakara, 2/ 136, 177, 252.

80- Mâide, 5/ 48.

81- Âl-i İmrân, 3/ 84.

82- Âl-i İmrân, 3/ 20.

83- Âl-i İmrân, 3/ 81; bkz Bakara, 2/ 161–162; Mâide, 5/5; A’raf, 7/147; Kehf, 18/105-106; Muhammed, 47/8-9.

84- Hanifi Özcan, Mâtüridî’de Dînî Çoğulculuk, İFAV, İstanbul 1995, s. 102.

85- Âl-i İmrân, 3/ 67.

86- Özcan, Mâtüridî’de Dînî Çoğulculuk, s. 115.

87- Al-i İmran, 3/19.

88- Al-i İmran, 3/85.