Suriye’nin güneyindeyiz, Kuneytra şehrinde, soğuk ve yağmurlu bir öğle vakti, namaz sonrası... Islanan taş duvarlar, on iki yaşındaki Muhammed’in dudaklarından dökülen sessiz Kur’an ayetleri ile hayat buluyordu. Ramazan’ın bereketli iklimi bu beldeyi kuşatırken, oruçla imtihan olunan bedenlerimiz, imanla besleniyordu.
Üzerinde eski, dizleri aşınmış bir eşofman; ayakları ise yalın, yağmurla ıslanmış, Rahmet’e boyanmış. Öyle ya, bu çıplaklık bir mahrumiyetin değil, dünyanın fazlalıklarından arınmışlığın nişanesi gibiydi. Muhammed, her şeyden azade, Rabbine yönelmişti.
Okuyuşunda ne bir titreme ne de bir acele vardı. Dışarıdaki keskin soğuk, içindeki sükûnete işlemiyordu. Ağzından çıkan her harf yerli yerinde, her duruşu vakur... Kalbindeki iman, dışındaki tüm eksiklikleri örtüyor; onu adeta bir izzetle kuşatıyordu. Ramazan’ın bereketiyle her bir harf büyüdükçe büyüyor, yankılanıyor ve küçük kalbi devleşiyordu.
Bu topraklar, israile sınır bu belde, zalim bir rejimin kanlı mirasına tanık bu yerler, çocukların sadece çocuk kalamadığı dertli bir coğrafya. Yıllar önce, tam da bu yaşlarda bir çocuk; Hamza el-Hatib, bir duvarın soğuk yüzüne, belki de ülkenin kaderini, değiştiren bir cümle yazmıştı: “Sıra sana da gelecek, doktor!” Masumiyetin işkenceyle sınandığı o günden beri, bu topraklarda çocukluk hem imtihanın hem de direnişin adı olmuştu.
Ve şimdi, başka bir çocuk... Aynı göğün altında, başka imtihanlarla yoğrulurken bir caminin huzuruna sığınmış, Kur’an’ın ipine tutunuyordu.
İslam’ın kadim hakikati, asıl zenginliğin mülkte değil kalpte olduğunu anlatmaz mıydı? "Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize bakar" mealindeki ilahi ölçü, Muhammed’in duruşunda tecessüm ediyordu. Dizindeki yırtık dünyanın acizliğinden dem vururken, tilavetindeki kararlılık ruhunun sağlamlığını ilan ediyordu.
Muhammed, farkında olmadan bizlere büyük bir ders veriyordu: İnsan, sahip olduklarıyla değil, yöneldiği hakikatle kıymet kazanır. Fâni olan bâki olana hürmetle anlam bulurdu. "İtibarın varlığından varlığın itibarına doğru" yol alırken kalbi secdede gözü ilahi kelamda Muhammed’in üşüyen ayakları en sağlam yolu arşınlamıyor muydu?
O gün o camide sadece Kur’an okunmuyordu; yağmur ve soğuk, bir coğrafyanın acısı ile bir çocuğun saf imanı arasında sessiz bir köprü kuruyordu.
O sesi dinleyen her vicdan şu gerçeği bir kez daha idrak etme imkânı buluyordu: Bu topraklarda çocuklar acının gölgesinde büyüse de Kur’an’ın nuruyla filiz veren, gövdesi sağlam, mahsulü bereketli, güçlü iradeli şahsiyetlere dönüşüyorlar. Elhamdülillah!