Hatırlanacağı üzere İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'nin Çorum Ticaret ve Sanayi Odası'nda düzenlenen AK Parti İl Danışma Meclisi Toplantısı'nda yaptığı konuşmada: "Şam'ın, Halep'in, Karabağ'ın özgürlüğünü gördüğümüz gibi inşallah bir gün Kudüs'ün de özgürlüğünü göreceğiz... Rabbim bana bir gün de olsa Kudüs Valiliğini nasip et" ifadelerini kullanmış ve bu ifade lehte ve aleyhte epey tepki toplamıştı.
Kudüs'ün özgürlüğünü istemenin veya Kudüs’e vali olma hayalinin kimleri neden rahatsız ettiğini konuşmamız gerekiyor. Zira Gazze'de devam eden soykırım karşısında sessiz kalanların, Kudüs'ün özgürlüğünden söz edilince birdenbire hassasiyet geliştirmesi sıradan bir siyasi tepki değil; hangi değerler dünyasına ait olduklarını ele veren zihinsel ve ahlaki bir pozisyondur.
Daha açık konuşmak gerekirse, Kudüs'ün özgürlüğünden rahatsız olanlar, aslındaMüslümanların yeniden özne olma ihtimalinden rahatsızdır. Çok iyi biliyoruz ki bütün dünyanın tepki gösterdiği bu soykırıma sessiz kalanların hassasiyeti, vicdani değil ideolojiktir.
Kudüs, Şam, Halep, Karabağ hassasiyetini sözüm ona “Osmanlı yayılmacılığı” üzerinden mahkûm edenler; İsrailyayılmacılığını ise görmezden gelmektedir.
İsrail bağlantılı birçok gazeteci ve diplomat Çiftçi’nin bu konuşmasını ‘İsrail'in yok edilmesi çağrısı’ şeklinde değerlendirip tepki gösterirken; aynı şekilde, aramızda yaşadıkları halde bizimle aynı havayı solumayan, Kudüs'e, Gazze'ye ve ümmetin diğer ortak meselelerine yabancılaşmış kişi ve çevreler ise “Bize nesi Arabın özgürlüğünden? Açız aç, önce bir karnımızı doyurun” şeklinde, zihin dünyalarını açığa çıkaran refleksler geliştirdi.
Aslında İsrail’in bu soykırımına tepki göstermek için Müslüman olmak gerekmiyor, insan olmak yeterlidir. Çünkü Kudüs yalnızca Filistinlilerin değil, insanlığın adalet sınavıdır. Bu söz konusu kitlenin İslam’a ve Müslümanlara nefreti o kadar büyük ki; vicdan sahibi ortalama bir Batılının gösterdiği kadar bile bir tepki gösteremiyor.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka husus da İsrail Savunma Bakanı'nın tepki gösterirken hangi ideolojik ve siyasal kesimlere el salladığıdır. Katz, Mustafa Çiftçi'nin sözlerine cevap verirken yalnızca Türkiye'yi eleştirmekle yetinmemiş; Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş'ı etiketleyerek ve özellikle Atatürk vurgusu yaparak Kemalist muhalefeti de açık biçimde destek vermeye çağırmıştır.
Bir İsrail bakanının, Kudüs'ün özgürlüğünü dile getiren bir konuşmaya cevap verirken Türkiye'deki Kemalist hassasiyetlere ve Atatürk vurgusuna yaslanması dikkat çekicidir. Bu durum, İsrail'in Türkiye iç siyasetindeki belirli fay hatlarını nasıl okumaya çalıştığını ve bazı ideolojik refleksleri kendi siyasi tahayyülü için nasıl araçsallaştırdığını göstermesi bakımından ayrıca üzerinde durulmayı hak etmektedir.
Yılgınlık psikolojisinin sözcüleri
Kudüs hassasiyetini dilinden düşürmediği hâlde, ümmet coğrafyasında bu yönde ortaya konantüm duyarlılık ve çabaları karikatürize ederek değersizleştirmeyi adeta görev edinmiş mütedeyyin görümlü bir kesime ayrıca değinmek gerekiyor.
Bütün enerjilerini “Müslümanlardan bir şey olmaz” ve “bu ümmetten hayır gelmez” söylemini yaygınlaştırmaya harcayan bu kesimlerin, tahkim etmeye çalıştıkları bu yılgınlık psikolojisinin neye ve kime hizmet ettiği üzerinde düşünmeleri gerekiyor.
Aslında kendileri de basın açıklaması yapmak ya da Gazze ile ilgili bir etkinlikte slogan atmaktan öteye geçmedikleri hâlde, Endonezya'daki, Türkiye'deki veya dünyanın başka yerlerindeki Müslümanlar bunların samimiyet terazisinde tartılabilmek için ne yapmalıdır?
Bu sorunun samimi bir cevabı yoktur. Çünkü burada mesele yapılanların yeterli olup olmaması değil, yapılan hiçbir şeyi yeterli görmemektir. Gazze için yürüyüş yapılır, etkisiz bulunur; yardım kampanyası düzenlenir, göstermelik denir; diplomatik girişimler yapılır, samimiyetsizlikle suçlanır, gaz alma operasyonu şeklinde değerlendirilir; siyasi ve ekonomik maliyetler göze alınır, yetersiz görülür. Böylece ortaya, sonucu baştan belli olan bir muhakeme biçimi çıkar: Müslümanlar ne yaparsa yapsın sanık sandalyesinde oturmaya devam eder.
Bu haksız eleştiriler, farklı coğrafyalarda fakat aynı dava, aynı ideal ve aynı kıble etrafında kenetlenen ümmetin samimi evlatlarının gayretini gölgelemez kuşkusuz. Gazze için yürüyenleri, koridor arayanları, yardım ulaştıranları, bedel ödeyenleri, sözünü ve imkânını seferber edenleri yok saymak; en mâsum ifadeyle vefasızlıktır.
Kenardan konuşmanın kolaylığına sığınarak buyurgan ve hamasi söylemlerle eleştirmek ve yargılamak, çoğunlukla müstağnîliğin örtük itirafından başka bir şey değildir.
Mümince tavır, kusurları büyüterek ümitsizlik üretmek değil; hayrı çoğaltmaya çalışmak ve samimi çabaları desteklemektir. Umutsuzluk da bir ideolojidir; bazıları bunu gerçekçilik diye pazarlamaktadır. Yenilgi psikolojisini sürekli yeniden üreten bir dil, düşmanların veremediği zararı bazen içeriden verebilir. Oysa Kur’an’ın müminlere öğrettiği dil karamsarlığın değil umudun, ataletin değil gayretin, yılgınlığın değil sorumluluk bilincinin dilidir.
Temenniden iradeye
Sayın bakanım,
Kudüs'ün özgürlüğü elbette her müminin duasıdır. Bugün Halep'in, Karabağ'ın, Şam'ın ve Kudüs'ün özgürlüğünü dert edinen yöneticilerimiz olduğu için Allah'a hamd ediyoruz. Zira Kudüs'e vali olma temenninizin bir makam talebi değil, Kudüs'ün yükünü omuzlama, onun dertleriyle dertlenme ve Mescid-i Aksa'nın emaneti karşısında sorumluluk hissetme bilincinden kaynaklandığının elbette farkındayız. Rabbim bu hayırlı dertlerimizi samimi dualarla bereketlendirsin ve büyük fetihlere vesile kılsın. Ancak burada önemli olan, kavlî dualarımızı fiilî dualarımızla teyit etmek; bu özgürlüğü mümkün kılacak iradeyi ortaya koymak ve somut çözüm yolları geliştirmektir.
İslam dünyasının içinden geçtiği bu ağır imtihan karşısında; özellikle de dünyanın gözleri önünde bir soykırım yaşanırken, yalnızca temennilerle yetinmenin bu acı tabloyu değiştirmeye yetmediği açıktır.
Dahası, dünyanın gözleri önünde üç yılı aşkın süredir tarihin en büyük insani felaketlerinden biri yaşanırken ve on binlerce insan açlık, abluka ve aralıksız bombardımanlar altında hayatını kaybederken, İslam dünyasının sahip olduğu siyasi, ekonomik ve stratejik imkânlara rağmen bu zulmü durduramaması, derin ve samimi bir muhasebeyi zorunlu kılmaktadır.
Gerçek şudur ki; bizler ümmet olarak Kudüs'e, Mescid-i Aksa'ya ve onları savunmak uğruna bedel olarak ödenecek ne varsa ödemekten çekinmeyen Filistin halkına karşı tarihî ve ahlaki sorumluluğumuzu gereği gibi yerine getiremedik.
Bugünkü uluslararası dengeler ve orantısız güç karşısında hareket alanınızın sınırlı olduğuna ve elinizden fazla şey gelmediğine hüsnüzan besliyoruz. Ancak soykırımcı İsrail ordusunda görev alarak katliamlara iştirak eden bazı çifte vatandaşların hiçbir şey olmamış gibi aramızda dolaşabilmesi vicdanları derinden yaralamaktadır. Bu hususta yapılan başvuruların işleme alınmasını, gerekli hukukî süreçlerin işletilmesini ve daha somut adımlar atılmasını bekliyoruz. Çünkü bunun için gerekli hukukî ve idarî imkânların mevcut olduğuna inanıyoruz.
Kudüs'ün özgürlüğü için edilen dualar elbette kıymetlidir. Fakat tarih, dualarımızı değil; o duaların gereğini yapmak için ne yaptığımızı kaydedecektir. Zira Kudüs'e kimin vali olacağı değil, Kudüs'ün özgürlüğü uğruna kimlerin hangi sorumluluğu aldığı asıl sorudur.