Feyza Gümüşlüoğlu / Fokusplus
İsrail’den Tekrar İran’a: Körfez’de Tehdit Algısı Aslına Rücu Ederken
Körfez’de yaşadığım yıllar boyunca (2010–2016) katıldığım tüm konferanslarda, yaptığım şahsi veya mesleki konuşmalarda her zaman karşılaştığım ve ilk zamanlarda beni şaşırtan bir gerçek vardı: Körfez ülkeleri için — bilhassa Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) açısından — bir numaralı tehdit İran’dı.
Körfez ülkelerini henüz yeterince tanımadığım, Körfezlilerin perspektifinden bakmayı henüz başaramadığım ilk zamanlarda bu durum beni şaşırtırdı. Kendi kendime de, konuştuğum uzmanlara da aynı soruyu sorardım: Neden İsrail değil de İran?
Bu durum 7 Ekim’le birlikte belki de ilk kez değişir gibi oldu. Kalıcı bir değişim değildi belki; ancak tehdit algıları bir süreliğine de olsa adeta güncellenmiş, bir numaralı tehdit İran’dan İsrail’e doğru kaymaya başlamıştı. İsrail’in Gazze’deki vahşi saldırıları ve son olarak 9 Eylül 2025’te Katar’ın başkenti Doha’da Hamas heyetini hedef alan saldırı, İsrail tehdidini hiç olmadığı kadar artırmıştı.
Öyle ki İsrail’le normalleşme anlaşmasını büyük bir şevkle imzalayan BAE’de bile rejime yakın bazı isimlerin bu kararı sorgulamaya başladığı bir döneme girilmişti. ABD’nin sınırsız desteğini arkasına alan, durdurulamayan bir İsrail algısı güçlenirken, zaten 7 Ekim sonrası zayıflayan İran tehdidi —en azından bir süreliğine gölgede kalmaya başlamıştı.
Son 15 yıldır Körfez’i takip eden bir gazeteci olarak bu durum, daha önce beni şaşırtan bir gerçekliğin ilk kez değişmekte olduğunu hissettirdi.
Ancak 2026 yılı şubat sonu itibarıyla tablo yeniden değişmeye, tehdit algısı aslına rücu etmeye başladı.
Değişen tehdit algıları
İran’ın ABD ve İsrail saldırılarına karşılık olarak Suudi Arabistan’dan BAE’ye, Katar’dan Bahreyn ve Kuveyt’e, hatta arabulucu rolüyle öne çıkan Umman’a kadar tüm Körfez ülkelerini kapsayan geniş çaplı füze ve drone saldırıları, bölge için yeni bir dönüm noktası oldu.
Bu saldırılar, Körfez ülkelerinin uzun yıllardır üzerine kurdukları güvenlik mimarisinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koyarken, bölgenin artık “uzaktan izleyebileceği” bir savaşın kalmadığını da gösterdi.
Washington ve Tahran arasındaki doğrudan bir savaşa dahil olmaktan kaçınan — hatta Trump’ın ikinci döneminde İran’ın vurulmaması için ciddi diplomatik çaba gösterdikleri tahmin edilen — Körfez ülkeleri, kendilerini kaçındıkları ve aslında ait olmadıkları bir savaşın tam ortasında buldu.
İran’ın son saldırıları, Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) ülkelerinin tamamını aynı kriz döngüsünün içine çekti. Bu ülkeler, ABD’nin güvenlik mimarisine dair sorgulamaların arttığı bir dönemde ilk kez İran’ın doğrudan hedefi haline geldikleri bir jeopolitik gerçeklikle karşı karşıya kaldı.
İsrail söz konusu olduğunda ABD’nin güvenlik taahhütlerinin bir işe yaramadığını 9 Eylül 2025’te Doha’da yaşanan saldırıyla net biçimde gören Körfez için, ABD ve İsrail ile İran arasındaki bir savaşın kendilerini korumak bir yana, doğrudan ateşe attığı gerçeği daha da görünür hale geldi.
Saldırıların psikolojik etkisi de yadsınamaz. Daha önceki 12 gün süren ABD & İsrail–İran savaşında İran, Katar’daki ABD üssünü hedef almıştı. Ancak o dönemde bu saldırı doğrudan Katar’a yapılmış bir saldırı olarak görülmemiş ve yarattığı travma bu kadar ağır olmamıştı. Katarlılar — ve genel olarak Körfezliler — tabiri caizse bunu tolere edebilmişti.
Bugün yaşananlar ise Körfez ülkeleri için izleri kolay silinmeyecek bir travma yaratıyor, zira İran’ın son saldırılarının hedefleri dikkat çekici biçimde yalnızca askeri tesislerle sınırlı kalmadı. Havalimanları, limanlar, enerji tesisleri ve hatta turizm altyapısı gibi sivil hedefler de saldırıların kapsamına girdi.
Bu durum yalnızca güvenlik açısından değil, Körfez ekonomilerinin temel dayanağı olan “istikrar algısı” açısından da ciddi bir darbe anlamına geliyor. Körfez için imajın ne kadar önemli olduğunu bilenler, yaşananların yalnızca bir güvenlik krizi değil aynı zamanda ciddi bir imaj krizi olduğunu da kolaylıkla anlayacaktır.
İran’ın saldırılarının en önemli etkilerinden biri de, Körfez ülkelerinin ekonomik modelinin ne kadar hassas olduğunu ortaya koyması. Son yirmi yılda bölge ekonomileri yalnızca petrol gelirlerine değil; finans, turizm, lojistik ve havacılık gibi sektörlere dayanan bir küresel merkez olma stratejisi geliştirdi.
Dubai’nin küresel finans ve turizm merkezi haline gelmesi, Doha’nın uluslararası etkinlikler ve diplomasi platformu olarak yükselmesi, Abu Dabi’nin dev yatırım fonları ve küresel sermaye akışları üzerindeki rolü bu modelin temel unsurları oldu.
Ancak bu modelin en önemli şartı istikrar. Savaş riski, hava sahalarının kapanması, enerji tesislerine yönelik saldırılar ve deniz ticaretinin kesintiye uğraması gibi gelişmeler yatırımcı güvenini hızla sarsabilir.
Bu nedenle İran’ın saldırıları yalnızca askeri bir tehdit değil; aynı zamanda Körfez’in ekonomik yükselişinin temelini oluşturan güvenlik algısına yönelik bir meydan okuma anlamına geliyor.
Enerji ve finans merkezleri olarak inşa edilen istikrar imajının zedelenmesi — semalarında havai fişek dışında bir şey görmeye alışkın olmayan Dubai gibi bir şehrin bombaların hedefi haline gelmesi — azımsanacak bir hadise değil.
ABD ya da İsrail’e karşı konvansiyonel bir savaş kazanamayacağını bilen İran, Körfez kentlerini hedef alarak askeri bir zafer aramıyor. Amaç savaşı bölgeselleştirmek, hatta uluslararasılaştırmak; maliyet yaratmak, baskıyı yaymak ve bölgesel aktörlerin üzerindeki ekonomik ve siyasi yükü artırmak.
Ancak bunu yaparken İran, son yıllarda ilişkilerini yeniden tesis ettiği Körfez ülkelerini de tamamen kaybetmiş oldu.
Körfez başkentlerinin zor dengesi
Son gelişmeler Körfez ülkelerini son derece zor bir stratejik denklemin içine sokmuş durumda. Bir yandan ABD ile kurdukları güvenlik mimarisi, askeri üsler ve savunma anlaşmaları onları Washington’ın güvenlik stratejisinin doğal bir parçası haline getiriyor. Öte yandan İran ile doğrudan bir savaşın Körfez için yıkıcı sonuçları olabileceği de çok iyi biliniyor.
Son yıllarda tam da bu nedenle Körfez ülkeleri İran ile gerilimi düşürmeye yönelik diplomatik kanallar açmaya çalıştı. Suudi Arabistan ile İran arasındaki 2023 Pekin anlaşması, BAE’nin Tahran ile ilişkileri yeniden normalleştirmesi ve Katar ile Umman’ın arabuluculuk girişimleri bu stratejinin parçalarıydı.
Daha önce — özellikle Trump’ın ilk döneminde — İran’ı marjinalize etmeye dayalı bir strateji izleyen Körfez ülkeleri, zaman içinde bunun sürdürülebilir olmadığını gördü. İran’ın Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik saldırıları ve Husilerin artan saldırılarının yarattığı tahribat, İran’ı tamamen dışlayarak etkisiz hale getirmenin mümkün olmadığını ortaya koydu.
Ayrıca ABD’nin de Körfez’i istedikleri ölçüde koruyamadığı görüldü. Bu nedenle Körfez başkentleri İran’la diyalog kurarak onu kontrol altında tutmayı daha rasyonel bir seçenek olarak görmeye başladı.
Ancak son gelişmeler bu politikanın sınırlarını ortaya koydu. Körfez başkentleri Washington’ı savaşı önleme konusunda ikna edemedi. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonlarının ardından İran’ın misillemeleri doğrudan Körfez’i hedef aldı. Böylece Körfez ülkeleri kendilerini hiç istemedikleri bir savaşın en ön cephesinde buldu.
Yeni bir stratejik muhasebe
Bugün Körfez başkentlerinde giderek daha fazla tartışılan konu, bölgenin güvenlik mimarisinin yeniden düşünülmesi gerekliliği. ABD güvenlik şemsiyesi uzun yıllardır Körfez’in temel savunma mekanizması oldu. Ancak son kriz, bu güvenlik mimarisinin aynı zamanda Körfez’i hedef haline getirebileceğini de gösterdi. Bu nedenle bazı Körfez liderleri ve analistler artık daha fazla bölgesel savunma kapasitesi geliştirilmesi gerektiğini savunuyor.
Ancak bu kolay bir dönüşüm değil. ABD ile güvenlik ilişkileri Körfez savunma sistemlerinin omurgasını oluşturuyor ve kısa vadede bunun yerini doldurabilecek alternatif bir yapı bulunmuyor. Bu nedenle Körfez ülkeleri bugün iki zorlu gerçek arasında sıkışmış durumda. Bir yanda ABD ile güvenlik ortaklığı vazgeçilmez olmaya devam ediyor. Öte yanda bu ortaklık onları İran’ın misilleme stratejisinin doğal hedeflerinden biri haline getiriyor.
Ortaya çıkan tablo, Körfez ülkelerinin uzun süredir kaçınmaya çalıştığı bir senaryonun gerçekleştiğini gösteriyor: Washington ile Tahran arasındaki çatışmanın tam ortasında kalmak. Bugün Riyad, Abu Dabi, Doha ve diğer Körfez başkentlerinde en büyük endişe yalnızca mevcut savaşın sonuçları değil. Asıl soru, bu savaş sona erdiğinde bölgenin güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceği.
Ortada Körfez ülkelerinin karşı karşıya olduğu çok net ve acı bir gerçek var: Körfez artık Ortadoğu’dan bağımsız, kopuk, tamamen güvenli bir fanus ya da bir vaha değil. Körfez için savaş artık uzakta değil. Kapılarının hemen önünde. Ve bu gerçeklik; psikoloji, demografi, güvenlik ve ekonomi gibi pek çok alanda ciddi ve kalıcı etkiler yaratma potansiyeline sahip.