Klişelerle aydınlanan, polemiklerle ilerleyen ilk toplum olacağız

KENAN ALPAY

Sorarsanız muasır medeniyet yolunda ışık hızıyla ilerliyorduk ki maalesef çok partili siyasal sistemle karanlığa mahkûm oldu modern Türkiye. Sanayiden tarıma, akademiden sanata dört başı mamur bir Atatürk mucizesi yaşarken dünyanın büyük devletleri kıskançlıktan parmak ısırıyorlardı da ah şu gerici siyasi görüşleri iktidara taşıyan kandırılmış halkımız hep bozuverdi bu güzelim sistemi. Atatürk’ün gösterdiği yoldan, kurduğu ülküden sapan siyaset ve toplumu doğru yola eriştirmek üzere ordumuz vesayet etmekten de darbe yapmaktan da yorulup bitap düştü ama bu benzersiz kıymeti idrak edebilen ne kadar az.

Her şey daha fazla modernize oluyor, teknik ve teknolojik gelişim hayatın bütün katmanlarını etkisi altına alıyor, akademik şüphecilik ve iktisadi kalkınmaya dair bütün toplum formasyondan geçiriliyor ama aklıselim yerine fanatizm, fazilet yerine cehalet, itidal yerine saldırganlık yaygınlaşıyor süratle. Pahalı zevklerin, ucuz duyguların müşterisi olmak üzere kitlesel düzeyde patlamalar yaşanıyor. Zamana ve mekâna kalite katacak zekâ ve edep pırıltısından mahrum olanlar tabii ki sahip oldukları eşyaların marka değeriyle veya yakalarına taktıkları rozetlerle övünç duyabiliyorlar sadece.

Papağan Gibi Tekrar Edemeyiz, Tartışacağız Elbette

Efendim “dış politika çıkarlar üzerine yapılır”mış. Başka türlüsü de mümkün değilmiş. Çıkar merkezli hareket etmek esasmış. “Milli menfaat/ulusal çıkar” deyince akan sular dururmuş, iktidarı ve muhalefetiyle, zenginiyle fakiriyle herkes aynı çizgide hizalanırmış. Milli menfaat/ulusal çıkar her türlü kapıyı açan maymuncuk gibi bir şey, bir tür sihirli değnek adeta. Bu mantığı bir kez baştan kabul edince silsile halinde her ülke ve olay için otomatik olarak devreye girecek diplomatik yol haritası sökün ediyor kolayca.

Suriye’de katil Esed’in yanında dursaydık dört milyon mülteciyi Türkiye’ye kabul etmek ve milyarlarca dolar harcama yapmak mecburiyetinde kalmazdık mesela.

Libya’da darbeci Hafter’le birlikte hareket etseydik, Trablus hükümetiyle dayanışmakta inat etmeseydik Rusya ve Fransa ile aramız bozulmaz, Doğu Akdeniz’de şunca gerilimi yaşamazdık mesela.

General Sisi darbesini Mısır’ın içişleri olarak görüp halkın iradesi, serbest seçim filan diye tutturmasaydık ihracat-ithalat ve turizm dengemiz hiç bozulmazdı misal.

Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Katar’a yönelik ambargo kararı ve darbe girişimine karşı çıkmasaydık Körfez sermayesi Türkiye’ye akmaya devam ederdi örneğin.

Örnekleri çoğaltmak mümkün ancak bu kadarı kifayet eder. Asıl mesele bu söylemleri dillendiren kişi, parti, sendika, meslek örgütü veya yayın organlarının hak-hukuk, adalet, vicdan, merhamet gibi en temel insani vasıfları ayaklar altına alıp çiğneme hususunda sergiledikleridir. Ulusal çıkar merkezli, milli menfaat odaklı hareket etmek en mantıklı ve faydalı yolsa neden Amerika, İngiltere, Rusya, İsrail veya başka bir devleti sömürgecilikle, emperyalizmle, askeri darbeleri desteklemekle, bağımlılık ilişkisi yaratmakla suçlayıp kınıyoruz ki? Amerika’nın milli menfaatleri PKK-PYD’yi bölgede lejyon gibi kullanıp garnizon devleti kurdurarak Türkiye’yi yıpratmak ve çevrelemekse neden Amerikalılar bu yolu kullanmasınlar? Rusya’nın ulusal çıkarları bir taraftan Esed’i tahkim edip diğer taraftan PKK-PYD’yi Amerika’nın elinden alıp Türkiye’ye karşı daha etkili kullanmayı hesaplıyorsa bu çarpık mantıkla nasıl itiraz edilebilir ki?

Maziye Efsaneler Yazıp Bugüne Kulplar Takıyorlar

Hak temelli bakarsak o vakit zarara uğramayı da çatışmayı da göze alır her ülke. Mesela Türkiye Kıbrıs meselesi yüzünden hep uzun yıllar boyunca kayıplar yaşıyor hem de ağır riskler alıyor. Çünkü haklı olduğuna inanıyor ve hakkını korumak için direnç sergiliyor. Dağlık Karabağ’ın çeyrek asırlık işgaline karşı mutlak surette Azerbaycan’ın yanında ama mutlak surette Ermenistan ve Rusya’nın karşısında durmasını basit bir çıkar-menfaat metaforuyla izah edebilir miyiz? Rusya istediği kadar nükleer güç olsun Türkiye asla Kırım’ın işgal ve ilhakını tasdik etmez, edemez. Siyonist İsrail arkasına sadece Amerika ve Avrupa Birliği’ni değil Suudi Arabistan, Mısır ve BAE’yi de alsa Türkiye işgal altındaki Filistin topraklarının kurtuluşu için yollar aramak mecburiyetindedir. Çin’le ilişkileri ne düzeyde gelişir ve derinleşirse derinleşsin Doğu Türkistan’daki baskı ve zulümlerin karşısında, özgürlük ve direniş iradesinin yanında durmaya mecburdur.

Türkiye’nin Amerika, Rusya, Çin, İsrail, İran veya Suudi Arabistan’la kimi alanlarda ortaklaşırken diğer bazı alanlarda gerilim ve çatışmalar yaşıyor olması siyasi, iktisadi, askeri veya diplomatik ayrışmaların tabiatı icabıdır. Sıfır komşu, yalnızlık sendromu, maceracı diplomasi, neo-Osmanlıcılık gibi tanımlarla başarısızlığı veya mukadder iflası işaretleyenler, temenni edenler ne adalet talep ediyorlar ne de gerçek bir barışa inanıyorlar. Atatürk zamanında hariciyemiz başarıdan başarıya koşardı, İsmet Paşa’nın diplomatik dehasına Churchill, Roosevelt ve Stalin hayran kalmışlardı türü anlatıların şehir efsanesinden öteye hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Bölgeye etkisi olmayan, pasif ve edilgen, çoğu zaman Batı’nın imlediği statüye ve role rıza gösteren Tek Adam ve Tek Parti Cumhuriyeti dönemine ait sahte bir destansı başarı tablosu çizerek bu dönemi itibarsızlaştırmaya gayret ediyor.

İktidarın açmazı ve ağır sıkıntısıysa Ulu Önder’in perspektif ve icraatlarını, Kemalist ideoloji ve kadroların içeride despotik ve dışarıda işbirlikçi karakter sergilediğini ifade etmekten imtina edişiyle büyüdükçe büyüyor. Mustafa Kemal’i yüceltme yarışına katılıp, Kemalist sembol ve söylemlere selam durarak mevcut dış politikanın ahlaki, hukuki ve tarihi gerekçelerini nasıl izah edeceksiniz zaten. Ancak 70 yıl sonrasında o da Kardak kayalıkları üzerinde destanlar yazmaya kalkışmış bir fanatizme Suriye’den Libya’ya uzanan geniş Doğu Akdeniz coğrafyasında verilen kapsamlı mücadelenin önemini ve değerini anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zordur elbette.

Yeni Akit