Kılıçdaroğlunun itirafları

Hilmi Yavuz

Cumhuriyet Halk Partisi'nin kendi geçmişiyle hesaplaşmaya başladığını gösteren belirtiler var: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, son demeçlerinden birinde, Tek Parti döneminde yapılan ağır haksızlıklardan söz ederek şu itirafta bulunuyor: 'Sabahattin Ali'yi kim öldürdü? CHP! Nazım Hikmet'i kim hapislerde süründürdü? CHP!'

Bu görünüşte son derece önemli itirafı, bizzat CHP Genel Başkanı'ndan işitmek, elbette çok önemlidir ve CHP'nin tek parti geçmişine kayıtsız şartsız sahip çıkma saplantısından vazgeçmeye hazırlandığını gösterir ve bu, elbette, hiç şüphe yok, fevkalâde olumlu bir gelişmedir.

Genel Başkan'ın bu demeci bana bundan yaklaşık on iki yıl kadar önce, şimdi hayatta olmayan bir köşe yazarının, İlhan Selçuk'un 19 Eylül 2000 Salı günkü 'Cumhuriyet' gazetesindeki 'Pencere' sütununda yayımladığı '142'den 312'ye' başlıklı yazısını hatırlattı. Kesip saklamışım o yazıyı. Bu yazı Kılıçdaroğlu'nun demeciyle birlikte okunursa, Tek Parti iktidarı'na bakış konusunda nereden nereye geldiğimizi gösterecektir.

İlhan Selçuk, yazısına şöyle başlıyordu: 'Şair, yazar, çizer, ressam ve sanatçıya düşmanlık bizde ne zaman başladı?..

Çok partili rejimden sonra!..

Tek partili rejimde öykücü Memduh Şevket Esendal tek partinin genel sekreteri idi; şair Yahya Kemal İspanya, Yakup Kadri İsviçre'de sefir-i kebîr idiler, Nurullah Ataç başbakanlıkta (Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde olacak. H.Y.) anlı şanlı çevirmendi; Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Ahmet Muhip Dıranas'a değin edebiyatımızın nice köşe taşı 'Devlet'in baş tacıydı; Reşat Nuri ya maarif müfettişi ya da UNESCO'da temsilciydi.

Say sayabildiğin kadar...

Nazım Hikmet'e ise, 'milli demokratik devrim' yetmiyordu; şair daha aşkın bir sosyalist özlemin peşinde olduğundan başı beladaydı...

Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin, Ahmed Arif, vb.'nin canına okuyan rejim, tek partili değildir...

Çok partilidir.'

Doğrusu, bu yazıyı okuduğumda şaşırdığımı, çok şaşırdığımı söylemeliyim. Yaşı itibariyle o günleri bir yetişkin olarak yaşamış olan İlhan Selçuk, hem Rıfat Ilgaz'ın hem de Aziz Nesin'in, tek parti döneminde de 'başlarının belâya girdiğini', hem de iyice belâya girdiğini çok iyi bilmek durumundaydı. Dahası, Selçuk'un akılyürütmesi o kadar garipti ki, meselâ, bu mantıkla, Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden, 'çok partili' demokrasiyi sorumlu tutmak gerekecekti!. Öyle ya, Sabahattin Ali öldürüldüğünde Türkiye'de çok partili bir demokrasi yürürlükte olduğuna göre (1948 yılıdır), onun başına gelenlerden de, her halde, iktidar (yani, C.H.P) değil, çok partili rejim sorumlu olmalıydı!

Dahası, İlhan Selçuk, Nâzım Hikmet'e revâ görülenlerin mazûr görülebileceğini imâ ediyordu: Nâzım'ın, 'milli demokratik devrim'le [yani, 'Kemalist' Devrim'le, H.Y] yetinmediği için başı belâya girmişti! Bunun anlamı şuydu: 'Eh, ne yapalım, o da millî demokratik devrimle yetinseydi, kardeşim! O zaman başı belâya girmezdi!..'

İlhan Selçuk şunu da biliyordu;- bilmek durumundaydı elbet: Tek Parti döneminde el üstünde tutulduklarını söylediği yazar ve şairlerin hepsi, tek parti rejiminin bürokratik ideolojisini taşıyan ya da çarnaçar taşımak zorunda bırakılan, Gramsci'yen anlamda 'organik' aydınlardı: 'Resmi' ideolojinin taşıyıcısı olan, 'resmi' ideolojiyi yeniden-üreten kimlikler!. 'Tek parti rejimi' bunları, yani Devlet'le bütünleşmiş bu kimlikleri, el üstünde tutmayıp da ne yapacaktı? Elbette 'baş tacı' edecekti! Yakup Kadri'nin büyükelçiliğini ya da Nurullah Ataç'ın Riyaseticumhur baştercümanlığını, tek parti rejiminin erdemine örnek diye göstermek, demagojiden başka bir şey değildi;- hem de demagojinin dik âlâsı! Martin Heidegger'in Nazi döneminde Freiburg Üniversitesi Rektörlüğü'ne getirilmesi, Hitler'in tek parti yönetiminin düşünürlere ve yazarlara verdiği önemi mi göstermekteydi? Ama elbette asıl üzerinde durulması gereken, Söz'ü, 'resmî' ideolojik söylemin içinden dilegetiren yazar ve şairlerin Devlet katında gördükleri itibarı bahane ederek, 'Tek Partili Rejim'e duyulan özlemin dışa vurulmasıydı...

Türkiye'nin Demokratik bir Hukuk devleti olmak yolundaki 60 küsur yıllık kazanımlarını hiçe sayarak, tek parti rejimi hayalleri kurmak, düpedüz bir hamervahlıktı. Demokrasi, gerçek anlamda Demokrasi, 'sivil' ve elbette 'çoğul' bir yönetimdi;-.bunun başka türlüsü de olamazdı!...

CHP Genel Başkanı'nı bunun idraki içinde olduğunu görmek! Evet, nereden nereye?

ZAMAN