Kendimizle kavga etmenin dayanılmaz hafifliği

Yavuz Bahadıroğlu

Yaşlılarımız hatırlar: Eskiden “Çarşafla Mücadele Haftası” vardı...

Ciddi ciddi kutlanırdı...
Oysa İstiklal Savaşı, Maraş’ta, işgalci Fransız askerlerin çarşaflı kadınlarımıza saldırmasıyla alevlenmişti...
Bu çelişkiye ortaokul çağlarında dikkat etmiş, cesaretimi toplayıp hocama da sormuş, tabii azarlanıp hırpalanmaktan başka bir işe yaramamıştı.
Müdürümüz Mim Kenan Bey’in, “Etliye-sütlüye karışmayın. Okuyun kitabı, geçin sınıfınızı, başka şeye karışmayın” derdi.
Cevapsız sorular sorduğumuzda da azarlayıp geçiştirdi...
Bunu da aynı yöntemle geçiştirmişti.
Sorularınız geçiştirilebilir, istifhamlarınız yasakların kıskacına alınabilir...
Ama hiçbir yasak beyninizde çengellenen soru işaretlerini yok etmez. Geçiştirilmeler de sadece kuşkularınızı besler.
Kuşkularım beslendi benim...
Belli bir yaştan sonra da sorgulamalarım, ardından araştırmalarım başladı.
Artık hem biliyoruz, hem de bağıra bağıra söylüyoruz: Türkiye, çarşafla, sarıkla, cübbeyle, takkeyle filan mücadele ederek, çok zaman kaybetti.
Üstelik devletle halkın arası açıldı. Bir türlü barışık bir zemin oluşturamadık.
Nihayet yasakla, baskıyla inançların önüne geçilemeyeceği, hatta alışkanlıkların bile kırılamayacağı anlaşıldı (umarım)...
Aksi olsaydı çoktan sarık-cübbe, başörtüsü-çarşaf konuları gündemimizden çıkardı.
Bugün için yasaklar hafifledi, ancak tortuları kaldı. İçimizdeki “ukde”ler de yaşıyor.
O kadar ki, siyasette bile belirleyici oluyor.
Millet o hınçla kullanıyor oylarını...
Ezan-ı Muhammedi’yi susturan, camileri satan ya da partisinin merkezine dönüştüren, “Araplara döviz mi dökeceğiz?” gerekçesiyle haccı yasaklayan, her türlü dini hareketi çeşitli bahanelerle sehpaya yahut en azından zindana yollayan siyasi partiyi, milletimiz, her seçimde cezalandırıyor.
Bunun sebeplerini iyi tahlil etmek, hem “yeni CHP”ye ışık tutar, hem de diğer partilere yol gösterir.
Hatırlayalım ki, dini düşünce, 1950 yılına kadar mahkûmdü. Akıl almaz bir baskı altında idi.
İlkokul öğretmenleri (özellikle Köy Enstitüsü çıkışlı olanlar) halkın inançlarıyla alay eder, dindar ailelerin çocuklarına dinsizlik propagandası yaparlardı.
Başöğretmenim Hikmet Bey, derste, “gerici”leri tarif için bizim cami imamını örnek verince dayanamamış, şiddetle itiraz etmiştim.
Ona göre imam “gerici”, kendisi “ilerici” idi...
Zaten ders kitaplarımız da bu tür örneklerle doluydu.
Ne hikmetse, Hikmet Bey üstelememişti: Sanırım saçmaladığını o da biliyordu.
Yine de Çarşafla Mücadele Haftası’da dindarlara verip veriştirmekten geri kalmıyordu.
Ona göre bu “Arap kıyafeti” idi, sonradan aramıza girmişti.
“Sizin üstünüzdeki kıyafet kimin?” diye sormuştum bir gün, dayanamayarak...
“Benim üstümdeki medeni kıyafet” demişti, kızgınlıkla.
Ardından on dakika tek ayak üstüne durma cezası vermişti.
Ama soruyu kafamdan çıkaramamıştı.
Sorular cevaplandırılmazsa, kafalarda büyür!

YENİ AKİT