Kemal Tahir’in Sesi

Ömer Lekesiz

Kemal Tahir'in Yol Ayrımı, sadece bir romanının adı değil, onun, hem resmi ideolojiyle hem de resmi ideolojinin aydınlanma, çağdaşlık, ilerleme vb. içi boş vadeleriyle mütekabiliyetler kurarak, siyasal sitemin koruması ve kollaması altında Solculuk yapanlardan ayrılışının adıdır.

Bu yüzden Kemal Tahir, sağcılaşma dahil birçok suçlamaya maruz kalmasına rağmen, eriştiği sonuçtan ve onu bu sonuca ulaştıran düşüncelerinden mutmain olarak görüşlerinden vaz geçmedi, ileri sürdüğü tezlerden dolayı pes etmedi, özür dilemedi, pişmanlık belirtmedi.

Son günlerde Lozan ve misak-ı milli üzerinden, gençlerin tarih şuurunu gereğince edinmeleri için kimi hatırlatmalarda bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan da, ilgili konularda aslında yeni bir şey söylemediği, sadece doğru bilgiyi, herkesin dikkat kesildiği bir kürsüden yenileyerek söylediği halde, benzeri suçlamalara maruz kalıyor.

Dün Kemal Tahir'i, bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı suçlayan aynı zihniyetin mensupları, kimlerin temsilcileridir, emanetçilerdir?.. Şimdilik bunları bilmemiz bakımından, biz susalım, yine Yol Ayrımı'ndan Kemal Tahir konuşsun:

“-Şuna kesinlikle artık eminim! Halk Partisi o toplantıda (Lozan'da), iktidarda olduğu halde, belki daha yıllarca da iktidarda kalacağı halde, çoktan yenik düşmüştür. İşte bunu anlayamıyorum o günden beri... (...)

-Anlayamazsın! Uzun zaman anlayamadı hiç kimse... Düşündün mü hiç, bir dünya imparatorluğu nasıl tasfiye edilir?

-Nasıl mı? Basbayağı... Dış güçlerce yıkılır gider.

-'Nasıl yıkılır?' demiyorum. Nasıl tasfiye edilir? Bunun tekniği nedir, hukuki bakımdan?

-Bilmem! Hiç düşünmedim.

-Bir dünya imparatorluğu, yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle, kanları, canları, malları pahasına doğmuş, kökleşmiş, gelişmiş, yaşatılmıştır. Tarihin bir döneminde, herhangi bir nesil, tek başına bir tasfiyeye karar verebilir mi? 'Veririm' derse bu kararın meşruluğu, hangi vesikalarla ispatlanır? Yani, bir imparatorluğun tasfiyesinde taraflar nasıl meydana gelir? Vekaletnameleri hangi noter tasdik eder, veraset ilamlarını hangi mahkemeler çıkarır? Buraları güzelce araştıracağız Murat oğlum! Bunları kurcalamanın sırasıdır. Çünkü biz kurcalamazsak, biri çıkıp kurcalayacak er geç... Hem de, 'Bunlar ne kansız heriflermiş yahu, yediden yetmişe!' diye mezarımıza tükürerek... Durumun gereği şudur yavrum! 1908'in padişahçı İttihatçıları imparatorluğu yıktılar, 1923 Kuvayı Milliyecileri bir dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular. Peki neydi tasfiye edilecek miras? Yedi yüz yıllık bir dünya imparatorluğu... Ne durumdaydı son zamanlarda bu imparatorluk acaba? O kadar uzağa gitmeyelim, 1908'de, İttihatçıların eline geçtiği zamanın durumunu soruyorum, yani bundan tam yirmi iki yıl öncesinin durumunu...

-Durumu... Belli, Bağdat-Basra...

-Ne güzel belli! Dinle, 1908'de İttihatçıların ele geçirip on yıl içinde yıktığı imparatorluk, tam dört milyon üç yüz seksen üç bin kilometrekare toprağa sahipti...

-Yok canım! Var mıydı bu kadar?

-Hay hay! 1908'de Bosna-Hersek, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Mısır, Tunus, Cezayir, Trablusgarp, Sudan çeşitli anlaşmalarla imparatorluk toprakları sayılıyordu. Sayıldığı için de nüfusumuz kırk üç milyonu aşkındı. Bu topraklar üzerinde malımız olan, yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi. Dikkat et, dört yüz yıllık hilafetin bütün dünya islamları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum. Tasfiye edilen miras Osmanlının sırf kılıç gücüyle vuruşarak aldığı, tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı. Evet oturuldu masaya... Karşımızda yirmi iki devlet... Bilir misin, iki bölümde tamamlanan Lozan anlaşmasının bütün oturumları ne kadar sürmüştür?

-Hayır!

-Beş buçuk ay... (...) Buna tasfiye denmez. Mirası reddettik, hem de borçlarından bir kısmını kabul ederek reddettik. Değil bir dünya imparatorluğunun mirası, bir mahalle bakkalının mirası bile, bizim bugünkü mahkeme usullerimiz göz önüne getirilirse, bu kadar kısa zamanda tasfiye edilip karar bağlanamaz.”

Bunlar, Kemal Tahir'in Münir Bey ile Gazeteci Murat üzerinden konuştuklarının bir kısmıdır, merak edenler tamamını okusunlar.

Benim diyeceğim şu ki: Kimsenin toprağında gözümüz yokmuş. Varsın böyle olsun. Ama tarihi bilgilerin en doğrusunda gözümüz var ve hep olmalı.

Bizler bugünden mümkün yerlere aklımızı ve gözümüzü erdirmezsek, yarın torunlarımız ayaklarını sokağa erdirmeye korkacaklardır.

Yeni Şafak