Kavel’den Tekel’e bitmeyen çile

Ayşe Hür

Özelleştirme sonunda kendilerine dayatılan 4-c statüsüne karşı bir aydır canlarını dişlerine takarak direnen Tekel işçilerinin ezici çoğunluğunun, hükümetin yüzeysel çözümlerine razı olmayıp, direnişe devam kararı almaları bence sadece haftanın değil neredeyse son yılların en önemli olayı. Bu hafta, Tekel işçilerine moral vermek umuduyla, başarılı bir işçi eyleminin hikâyesi anlatmak istiyorum.  

“İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim.
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada,
Güneşe karışmadıkça etim
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim.
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri,
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim,
İzin verirlerse Kavel Grevcileri,
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer, sesimi tutabilirsem
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel’de,
O erkekçe direnilen yerde, Kavel’de
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim
İzin verirlerse Kavel Grevcileri
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım”  

1984’de kaybettiğimiz ‘toplumcu gerçekçi’ şairlerimizden Hasan Hüseyin Kormazgil’e yukarıdaki dizeleri yazdıran olay, bundan tam 47 yıl önce İstanbul’da yaşanmış olan Kavel grevi idi. Grevin anlamını kavramak için biraz önceye gitmek gerekiyor. 27 Mayıs darbesi ile yönetime gelen Milli Birlik Komitesi, içlerinde altı işçi temsilcisinin de bulunduğu Kurucu Meclis’e bir Anayasa hazırlatmış, Anayasa 9 Temmuz 1961’de halk oylamasında yüzde 60,4 kabul, yüzde 39,4 ret oyu alarak yürürlüğe girmişti. Temel hak ve özgürlüklere yaptığı vurgu yüzünden, ‘demokratik anayasa’ olarak nitelenen 1961 Anayasası’nın 46. maddesine göre, çalışanlar ve işçiler izin almaksızın, sendikalar ve sendika birlikleri kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten ayrılma hakkına sahiptiler. 47. maddede ise, işçilerin toplu sözleşme ve grev hakkına sahip oldukları belirtiliyordu. Aynı maddelere göre, devlet bu hakların kullanımını düzenleyen kanunları çıkaracaktı.  


İşçi sınıfı uyanıyor


Ancak hükümet bu kanunları çıkarmadığı için, işçilere tanınan haklar kâğıt üzerinde kaldı. Yine de işçi sınıfı yılların ürkekliğini üzerinden atmıştı. Bunun işareti, 31 Aralık 1961’de İstanbul Sendikalar Birliği tarafından 100 bin kişinin katılımıyla Saraçhane’de düzenlenen miting oldu. Bunu direnişler, yemek boykotları, oturma eylemleri, sessiz yürüyüşler izledi. İşte, Hasan Hüseyin’e o güzel şiiri yazdıran Kavel grevi de bu uyanışın bir ürünüydü. İstinye’de bugün Carrefour’un bulunduğu yerde yükselen Kavel Kablo Fabrikası’nda çalışan Türk-İş’e bağlı Maden-İş Sendikası’nda örgütlü olan 173 işçinin başlattığı gözüpek mücadele emek tarihine altın harflerle geçti.  

Grevin yaşandığı fabrikayı 1954 yılında Emin Aktar, Vehbi Koç ve Eli Burla kurmuştu. Fabrikanın işleri iyiydi ama o sırada yeni atanan müdür patrona fabrikanın kârını daha da arttırma sözü vermişti. İlk adım olarak da, işçilere 1957’den beri fazla mesai bedeli olarak ödenen yıllık ikramiyeleri kesmeye karar vermişti. Halbuki ayda ortalama 380 lira civarında kazanan işçiler için, bu ikramiyeler çok önemliydi. Kimi birikmiş borçlarını kapatmak için, kimi evlenmek için, kimi evinin eksiklerini tamamlamak için bütün yıl bu ikramiyeleri beklemişti.  


Görüşmeler sonuç vermiyor


İşçiler seçtikleri üç temsilciyi patronla görüşmek üzere gönderdiler. Patronun tepkisi, bu üç temsilci ile birlikte, Maden-İş Sendikası’nın Şişli Şube Başkanı’nı ve sendikanın işyeri baş temsilcisini de işten çıkarmak oldu. Ardından işçilere sendikadan ayrılma baskısı geldi. İşçiler işten çıkarmaları ve baskıları protesto etmek için, 28 Ocak 1963’te tezgâh başında beş günlük oturma eylemine başladılar. İşveren ‘işyerindeki asayişi bozdukları’ gerekçesiyle 10 işçiyi daha işten çıkarıp lokavt ilan edince, 4 şubatta işçiler oturma eylemlerini fabrika önünde kurdukları çadırlarda direnişe dönüştürdüler.

İşçiler direndikçe, işveren de tutumunu sertleştiriyordu. İşveren grevi kırmak için büro işçilerini fabrikaya sokmaya çalışınca, işçiler buna karşı çıktılar. Polisin müdahalesi sırasında bazı işçiler yaralandı, bazıları tutuklandı. İşveren son darbeyi ‘lokavt’ ilan ederek vurdu. O tarihte grev ve lokavtla ilgili bir düzenleme olmadığı için, aslında her iki tarafın da eylemi ‘kanunsuzdu’ ama Sarıyer Savcılığı soruşturma sonunda, patronun tutumunun lokavt sayılamayacağını ilan ederek tavrını işverenden yana koydu.  


Halkın ve sendikaların dayanışması


Bu tarihten itibaren Kavel grevi toplumun gündemine oturdu. Sadece İstinye’nin emekçi halkı değil, otobüs şoförleri, tersane işçileri, hatta polisler bile grevcilere destek veriyordu. Vehbi Koç’a ait General Electric Fabrikası işçileri aralarında para topluyor, bir diğer Koç kuruluşu olan Demir Döküm işçileri sakal bırakma eylemi yapıyordu. Maden-İş ve Lastik-İş’e bağlı işyerlerinden direnişçilere destek mesajları yağıyordu. Ancak ortada garip bir durum vardı. Maden-İş’in bağlı olduğu Türk-İş Konfederasyonu sanki böyle bir grev yokmuş gibi kayıtsızdı. Durumu protesto etmek için, Türk-İş Güney Bölgesi’ndeki 23 sendika başkanı ve 45 yönetici 27 Şubat 1963’te Türk-İş’ten ayrıldıklarını ilan ettiler.  


Türk-İş bölünüyor


2 martta işverenin kablo yüklü kamyonları fabrika dışına çıkarmasını, direnişçilerin eşleri barikat kurarak engellemeye çalıştılar. Ancak polis kadınlara saldırdı ve birçoğunu yaralayarak dağıttı. Bunun üzerine, durumun nezaketini gören hükümet duruma el koydu. 3 Mart 1963’te Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu ve Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in araya girmesiyle Türk-İş ile Türkiye İşveren Konfederasyonu arasında bir anlaşma imzalandı ve işçiler işbaşı yaptılar. Anlaşmaya göre işçilerin ikramiyeleri eskisi gibi ödenmeye devam edilecek, grev başlamadan önce işten atılan dört kişi hariç, diğer 10 işçi geri alınacak, işe alınmayanlara kıdem tazminatları ödenecekti. Her şey yoluna girmiş görünüyordu ki, Sarıyer Savcılığı’nın greve öncülük eden 28 işçi hakkında Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek suçundan üç yıl ila beş yıl arasında hapis istemiyle dava açtığı öğrenildi. 15 işçi tutuklanarak Sultanahmet Cezaevi’ne konuldu. 10 Haziran günü, tutuklanan altı işçinin tahliye edildikten sonra işten atılmalarına, fabrikanın kaplama bölümünde çalışan 30 işçi toplu halde iş bırakarak yanıt verdi. Bu sefer duruma İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı el koydu. Sonunda, tutuklu işçilerin geriye kalanları 27 gün sonra salıverildiler ama haklarındaki davalar devam etti.  


Grev ve lokavt kanunları çıkıyor


Yaklaşık 100 gün süren olaylar sonunda, hükümet 1961 Anayasası’nın 47. maddesi gereği çıkarılması gereken ancak iş çevrelerinin baskısıyla çekmecede bekletilen kanunların Meclis’e getirmek zorunda kaldı. İşverenler Kavel grevini ‘mülkiyet hakkına saldırı’, işçiler ‘grev hakkının sınırlandırılmasına’ örnek olarak gösteriyorlardı. Dönemin Maden-İş Başkanı Kemal Sülker’e göre, işverenler, kanuna işçiler aleyhine ağır hükümler konmasını sağlamak için Kavel’de gerginliği kasıtlı olarak tırmandırmışlardı. Gerçekten de, dönemin Çalışma Bakanı ‘işçi dostu’ Bülent Ecevit, kamu emekçilerinin sendikal haklarıyla ilgili maddeleri yasa tasarısından çıkardıktan ve patronlara lokavt yapma hakkını tanıdıktan sonra 275 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nu yürürlüğe girdi. Öte yandan kanuna eklenen ve işçiler arasında ‘Kavel Maddesi’ diye anılan geçici madde ile Kavel işçilerinin kovuşturmadan kurtulması sağlandı.


Grevin hayırlı, darbenin hayırsız sonuçları


Sonuçta Kavel grevi sayesinde 1961 Anayasası’nın emrettiği bir kanun çıkarıldı. Grev işçilere hakları için direnmeyi, dayanışmayı;işverenlere, sendikayı, sendika üyeliğini, grevin hak olduğunu öğretti. Greve ilgisiz kalan ‘sarı sendika’ Türk-İş’ten ayrılan sendikacılar, 13 Şubat 1967’de DİSK’i (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kurdular. 1963’ten 12 Eylül 1980 darbesine kadar geçen 17 yıl içinde tam 4.794 işçi eylemi yapıldı. Elbette patronlar buna razı olamazdı. Nitekim 12 Eylül’den sonra sendikaların faaliyetleri durdurulurken, Türk-İş dışında kalan konfederasyonlara ve onlara bağlı sendikalara ait taşınır ve taşınmaz mallar kayyumlara teslim edildi, sendika yöneticileri mahkemelerde yargılandılar ve ağır cezalara çarptırıldılar. Böylece tekrar başa dönüldü. O tarihten sonra çeşitli grevler ve direnişler oldu ama hiçbiri son Tekel direnişi gibi ses çıkarmadı. Bu sesi emekçi sınıfların da hükümetin de duymasını diliyorum.

Bugün AB, 1963’te Kavel grevi sayesinde çıkan 275 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nun, AB standartlarına uygun hale getirilmesini talep ediyor. Hükümet ise bu talebi duymazdan geliyor. Bakalım Tekel işçilerinin direnişi, 47 yıl önceki gibi hayırlı bir işlev görebilecek mi merak ediyorum.  


Ah bir ataş ver, cigaramı yakayım!


Tekel deyince tütünü anmamak mümkün mü? Geçtiğimiz hafta Manisa’nın Selendi ilçesinde yaşanan ve kasabadaki Romanların tehciri ile biten toplumsal olayların kıvılcımını çakanın da, 19 Temmuz 2009’dan itibaren yürürlüğe konan ‘kapalı yerlerde sigara yasağı’ olduğu ileri sürüldü. Sigara yasağı konusunda AKP iktidarının tavizsiz tutumumun arka planında neyin olduğu bilemiyorum ama gerekçe ne olursa olsun bunun sonuçları açısından olumlu bir uygulama olduğunu düşünüyorum. Fakat hayatım boyunca sigara içmediğim halde, uygulamanın bu kadar katı ve radikal olmasını doğru bulmuyorum. Sigarasız yaşama daha yumuşak bir şekilde geçmek mümkün diye düşünüyorum. Belki, tütün tiryakiliğinin tarihinin ne kadar eski olduğunu bilmek, yöneticileri insafa getirir diye düşünerek, tütünün hikâyesine bir göz atalım diyorum.  


Kolomb’un hediyesi


Tütün, patlıcangiller (Solanacease) familyasından altmış dört cinsi içinde barındıran, bilimsel adı ‘nicotiana’ olan türün bir üyesi. Tütünün ana vatanının Asya mı, Avustralya mı yoksa Amerika kıtası mı olduğu yolunda değişik teoriler varsa da, genel kabul, tütünü Avrupa’ya tanıtan kişinin 1492 yılında Amerika Kıtası’nı ‘keşfeden’ Kristof Kolomb olduğu. Kaynaklara göre, Kolomb’un adamları, tütünle ilk kez Venezuela kıyılarının açıklarındaki bugünkü adıyla Trinidad ve Tobago Adaları’nda tanışmışlardı. Yerlilerin bir bitkinin yapraklarını bir çubuğa yerleştirdiklerini, daha sonra yakarak dumanını içlerine çektiklerini gören Kolomb ve arkadaşları, yerlilerin ‘tobacco’ adını verdikleri tütünü Avrupa’ya getirdiklerinde bu kadar tutulacağını muhtemelen tahmin etmemişlerdi. Gerçekten de, daha sonraki yıllarda Amerika kıtasına adını veren Amerigo Vespuci, dünyanın çevresini dolaşan Ferdinand Macellan ve Güney Amerika’daki Aztek uygarlığının sonunu getiren ve kıtayı İspanya’nın sömürgesi yapan Hernando Cortez gibi Kolomb’un ardılları, Kolomb ve yerliler gibi tütün tiryakisi olmuşlardı. Onların da etkisiyle, tütün Avrupa’da öyle bir moda olmuştu ki, 1550’lere kadar başta İspanya ve Portekiz olmak üzere, Belçika, İsviçre, İtalya, Fransa ve İngiltere’de tütün tanınıyor, hatta küçük çapta üretiliyordu.  


Tütünün Osmanlı’ya gelişi


Tütünün Osmanlı coğrafyasına girişi ise 1570’lerde olmuştu. 1580 yılında III. Murat’ın Polonya Kralı’na gönderdiği hediyeler arasında ‘şifa verici’ olduğu düşünülen bu bitkinin kurutulmuş yapraklarının da olduğu, hatta Polonya’nın tütünü bu hediye ile tanıdığını belirten kaynaklar var. İlk tütün tarımının ise Muğla’ya bağlı Milas kazasında 1583 yılında başladığı sanılıyor. 1598 yılından itibaren Avrupalı tüccarlar, özellikle İngiliz, Fransız ve Hollandalılar, Amerikan tütününü başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun büyük şehirlere getirmeye başlamışlar, bu da tütünde çeşitlenmeye ve modaya neden olmuştu.

Osmanlı toplumunda tütün, lüle veya nargile yardımıyla yakıp içilerek, toz halinde (enfiye) burundan çekilerek ve ağızda çiğnenerek tüketilirdi. Macar asıllı Osmanlı tarihçisi Peçevî, 1600’lü yılların ilk yarısına dair gözlemlerini içeren tarih kitabında ‘tütüne insanlar o kadar rağbet etmişti ki, ayak takımından bazı insanların tütünü çok içmelerinden dolayı kahvehanelerde insanların birbirini görmeleri güçleşmişti’ der. Peçevî’ye göre sokaklarda ve pazarlarda insanlar lüleleri elde gezer, birbirinin gözüne ‘puf puf’ ederek sokakları ve mahalleleri kokuturlar ve tütün üzerine birtakım manzumeler yazarak münasebetsiz bir şekilde okurlardı. Bu yüzden insanlar arasında pek çok kavgalar çıkardı. Tütünün kokusu insanların elbiselerine, evlerine siner, külleri etrafa kirletir, izmaritlerden yangınlar çıkardı. İşte bu sevimsiz sonuçları yüzünden, Avrupa’dakine paralel olarak Osmanlı ülkesinde de tütüne yasak konulacaktı.  


Yasaklar başlıyor


I. Ahmed’in tütünü yasaklayan 1609 tarihli fermanında, bir iki yıldan beri İngiltere’de ‘tabaga’ adı verilen bir yaprağı lülelere konup içilen bir nebatın devlet görevlilerinin, esnaf ve zanaatkârların işlerinden geri kalmalarına neden olduğu, bu nedenle bu nebatın Osmanlı ülkesinde ekilmesinin, ticaretinin ve içilmesinin yasaklandığı belirtiliyordu. Tütün içenlerin burnuna lüle denilen içme çubukları sokularak sokaklarda teşhir edileceklerdi. Bu yasaklamanın arkasındaki esas neden o yıllarda, sarayın ihtiyacı olan balmumunun tütün ilaçlamasında kullanılması yüzünden, balmumu fiyatının aşırı şekilde artmasıydı. Ancak, balmumun fiyatını arttıran tütün ilaçlamasında kullanılması değil, Avrupalı tüccarların Anadolu’dan ucuza topladıkları balmumunu Avrupa’ya götürmeleriydi. Saray sorunu yanlış teşhis etmişti. Benzeri fermanlar, 1610, 1614, 1618-1619 yıllarında tekrarlandığına göre yasaklama pek işe yaramamıştı ancak, 1622 yılında Sultan II. Osman’ın bir Yeniçeri ayaklanması sonunda öldürülmesi ve ardından patlak veren Abaza Paşa İsyanı’nın bastırılmasından sonra devlet işi sıkı tuttu ve 1630 yılında, tütün yasağı daha sert olarak tekrar uygulanmaya başladı.  


IV. Murad’ın şedit politikaları


Tütüne karşı en sert yasaklar, tarihe içkiciliği, sefahat âlemleri, gaddarlığı ve kan dökücülüğü ile geçmiş IV. Murad döneminde oldu. Tütün içerken yakaladığı kişileri bizzat öldürdüğü de kaydedilen IV. Murad (ki döneminde 17 bin ila 20 arasında kişinin öldürüldüğü sanılır), altı kızdan sonra ilk erkek çocuğu doğduğu için yapılan eğlenceler sırasında 1 Ağustos 1633’te Cibali’de bir kadırgada çıkan ve karada 20 bine yakın evi yok eden büyük yangından sorumlu tuttuğu tütünü tamamen yasakladı. Esas neden tütünün zararlarından çok, bu şenliklerle yangın arasında bağlantı kurarak padişaha kızan halkın, tütünün en çok tüketildiği mekânlar olan kahvehanelerde Padişah aleyhine konuşmalara başlamasıydı. Padişah öyle öfkelenmişti ki, tebdili kıyafet edip sokaklarda tütün kullananları elleriyle öldürmekle kalmamış, kahvehaneleri de yıktırmıştı.

Tütün yasağı, IV. Murad’ın 1640 yılında ölümüyle sona erdi. Hatta kendisi de sıkı bir tütün tiryakisi olan Avcı Mehmet (IV) döneminde, 1633’te tütün içtiği için Halep Kadılığı’ndan azledilerek Kıbrıs’a sürgün edilmiş olan Bahaî Efendi’nin 1649’da Şeyhülislam olmasından itibaren tütün iyice serbest oldu. Tütünle ilgili dini tartışmalar da bu tarihten sonra başladı. Tütünün İslam’a göre haram mı, mekruh mu yoksa mubah mı olduğu konusunda günler ve geceler boyunca tartışıldı. Her bir iddiaya ayetler ve hadisler delil gösterildi, hatta yepyeni hadisler üretildi. Ancak, bu tartışmalar tütünü yasaklamaya yetmediği gibi bu tarihten itibaren Yenice, Kavala ve İskeçe bölgesinden başta olmak üzere, Osmanlı ülkesinin dört bir yanında tütün ekimi, ticareti ve tüketimi yaygınlaşırken, tüm dünyada ‘Şark tütünü’ diye yeni bir tür meşhur oldu.  


Devletin başı sıkışınca


1683 tarihli bir Tahrir Defteri’ne göre, o yıl Osmanlı İmparatorluğu’nun toplam 41 kazasında tütün tarımı yapılıyor, 10 binden fazla aile geçimini tütünden sağlıyordu. Ancak, aynı yıl yaşanan II. Viyana bozgunundan sonra, devlet hazinesini düzenlemeyi aklına koyan Sadrazam Fazıl Mustafa Paşa, 1688’de, imparatorluğun gayrimüslim tebaasını devletten soğuttuğu gerekçesiyle alkollü içeceklerden alınan ‘hamr-ü arak’ vergisi kaldırarak, yerine tütün vergisi koydu. 1691 yılında verginin şekli değiştirildi ve çiftçinin ürettiği tütünün yarısını aynî (mal) olarak veya nakdî (para) olarak devlete vermesi zorunlu kılındı. Bu ağır vergiye çiftçilerin tepkisi tütün üretimini durdurmak, tütün tarlalarını eksik göstermek veya hiç göstermemek oldu. Bu dönemde tütün kaçakçılığı hızla arttı. Özellikle kıyı bölgelerinde kayıklarla ülkeye tütün sokulması pek sıradan bir olay oldu. Sonunda 1697 yılında devlet bu gaddar usulden vazgeçerek, yerine dönüm başına 2,75 kuruşluk maktu bir vergi koydu. Bu uygulama Tanzimat’ın ilanına kadar tam 143 sene kesintisiz uygulandı. Devletin tavrını yumuşatması üzerine tütün tarımı tüm ülkeye yayıldı. Öyle ki 19. yüzyılın ikinci yarısında tüm imparatorluktaki kazaların yüzde 40’ına tekabül eden 400 kadar kazada, 150 bin çiftçi hanesi, 1 milyon dönümü aşkın alanda tütün tarımı yapıyordu.  


Devlet pes ediyor


Tütünün bir ihtiyaç maddesi değil de keyif verici bir madde olduğu, dolayısıyla tüketicinin fiyatı ne olursa olsun tütünden vazgeçmeyeceği fikri ilk olarak II. Mahmut döneminde (1808-1826) oluşmaya başladı. Bu tarihten sonra, özellikle askeri alanlarda yapılan reformlar yüzünden artan ordunun masraflarını ve savaş giderlerini karşılamak için paraya ihtiyaç duyulduğu her durumda ilk akla gelen tütün vergisi oldu. 1862’de İnhisar (Tekel) İdaresi kuruldu. 1884’te tütün ekiminin yarı hissesi Fransız Reji Şirketi’ne devredildi. Reji, Cumhuriyet’e kadar Osmanlı tütün üreticisini sömürdü durdu. Cumhuriyet döneminde tütün, alkollü içkiler, tuz, barut ve patlayıcı maddelerin işletmesi 1932 yılında kurulan inhisarlar Umum Müdürlüğü’ne verildi. 1941’de adı Tekel Genel Müdürlüğü olan kurum, 2008’de, özelleştirme kapsamında Tabac Turc Nargile ve Pipo Tütün Sanayi ve Ticaret AŞ’ye devredildi. 12 bin Tekel işçisinin sorunları da o zaman başladı. Bakalım, ne zaman bitecekler?  

Özet Kaynakça:
Faruk Pekin, “Kavel” maddesi, İstanbul Ansiklopedisi, C. 4, Tarih Vakfı-Kültür Bakanlığı ortak yayını, s. 497-498; Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi, Tarih Vakfı, 1998; Ehlikeyfin Kitabı, (Yay. Haz. Fatih Tığlı), Kitabevi Yayınları, 2004; Reşat Ekrem Koçu, Osmanlı Tarihinde Yasaklar, Tarih Dünyası Dergisi, Özel Sayı, 1950; Tütün Kitabı,(Yay. Haz. Emine Gürsoy Naskali), Kitabevi Yayınları, 2003.

TARAF