“Katı olan her şey buharlaşıyor!”

SİNAN ÖN

Modern, şimdiye ait olan şeyleri işaretleyen; ancak her an değişen, sürekli bir sonraki aşamaya akan ve biraz önce yaşanmış anı tüketen bir olgudur. Değişken niteliği ile din ve gelenek başta olmak üzere sabiteleri olumsuzlayan, kadim değerleri yok sayan, “değişimin kendisinden başka her şey değişir” fikriyle, bir süre sonra eski olup aşağılanacak olan yeniyi kutsayan bir felsefedir.

“Tanrıyı hayattan kovup” dünyevi olanı dinselleştiren; emanet anlayışını mülk anlayışına, sorumluluk duygusunu sahiplik duygusuna dönüştüren, arzulanan şeyin istenilen zaman ve istenilen şekilde elde edilebileceği yanılgısını üreterek nefislere musallat olan bir dindir.

Modern kavramı günlük hayatta insanı, eşyayı, düşünceyi, inanç ve davranışları nitelemek için kullanılıyor. Önüne modern sözcüğü getirilen kavramlar beğenilip takdir ediliyor. Hemen herkes, dünyanın ve zamanın ne kadar modern olduğundan bahsediyor. İnsanlar arası ilişkilere modern anlayışlar yön veriyor. Önemsiz bir tutum veya düşünce, modern sıfatını alınca gündemin başköşesine teşrif edebiliyor.

İlk defa 5. yüzyılda Hıristiyanlar tarafından, yeni Hıristiyan kültürünü eski Romalı pagan geçmişten ayırmak, yeni inanç ve davranışları nitelemek için kullanılan modern, günü gelince tüm dinlere karşı savaş açmış, dinlerin tahtına oturmuştur. Hiçbir sabitesi olmadığı için, dün önemseyip kutsadığını bugün reddetmiş, bugün önemseyip kutsadığını yarın reddedecektir.

Bu yüzden modern bir olguyu eleştirmek hiç kolay değildir. Zira değerlendirmeye konu olan şey, kısa sürede “buharlaşırken” modernlik her zaman yeni bir sürümle karşımıza çıkar ve varlığını sürdürür.

Modernlik bir zihniyet biçimidir. Modern birey bugüne ve bugün üzerinden geleceğe yönelik olma arayışında olsa da bu arayışta hep bugüne takılan, sürekli bir gecikmişlik halinde” olan kimsedir.

Robert Sapolsky, “Zebralar Neden Ülser Olmaz?” adlı kitabında anlatıyor. Zebra, aslan tarafından kovalandığında inanılmaz bir stres yaşar. Kalp atışı hızlanır, beden alarma geçer. Ama bu kriz kısa sürer. Ya kaçıp kurtulur ya da ölür. Eğer kurtulursa birkaç dakika sonra yeniden otlamaya başlar. Aslan da ne yapacağını düşünmez. Emeklilik fonunu hesaplamaz. Sosyal statüsünü sorgulamaz.

Modern bireyler ise somut bir tehdit olmadan, geçmişi ve geleceği şimdiye taşıyarak sürekli bir alarm halindedir. İnsan, aslan gittikten sonra da zihninde yaşamaya devam eder. “Ya yarın yine gelirse ve kaçamazsam?” Olmamış olana karşı zihin savaş halindedir. Ortada bir aslan olmadığı halde sürekli koşar. Sorun stres değil, sürekli açık kalan alarmdır. Modern birey zekâsı sayesinde geleceğini planlar ama aynı zekâsı yüzünden hiç gelmemiş olan tehditler için bu gününü heba eder.

Modernlik kendinden önce gelenlerden üstün olduğunu iddia eder ve büyük halk kitlelerinin kendi hakkında yeterli bilgiye sahip olduklarını varsayar. “Modern üstünlük ideolojisi” Batı'nın 18. yüzyıldan beri dünyaya dayattığı “ilerleme” fikrinde yatar. Serge Latouche’ye göre “ilerleme, modern cazibenin mihenk taşıdır.”  İlerleme kıskacındaki Batı dışı toplumlar, “tek dişi kalmış canavardan”  kaçmak için iflah olmaz bir gecikme telaşıyla, “muasır medeniyet” peşinde koşmaktadırlar.

Modernleşme teknolojik, ekonomik, siyasal ve toplumsal açıdan Batılı ülkelerin ortak özelliklerini tanımlamak için bir düşünüş biçimi, zihniyet örüntüsü ve “hayat tarzı” olarak sunuluyor. Günlük hayatın sürdürülme biçiminden din anlayışına, yönetim sisteminden insan ilişkilerine kadar oldukça geniş bir alana yayılıyor.

Marshall Berman, “Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor” adlı kitabında, modernleşme serüvenini 3 evrede anlamaya çalışmıştır. XVI ile XVIII. yüzyıllar arasında insanlar neyle muhatap olduklarını henüz idrak edememişler ama değişimleri algılamaya başlamışlar ve olguya dair düşünceler ortaya koymuşlardır. Fransız Devrimi'nden XX. yüzyıla kadar olan evrede, modern olan ile olmayan yan yana ama derin bir gerilim içinde yaşamıştır. XX. yüzyılda ise dünya tümüyle modernleşmenin hâkimiyetine girmiş, olgu küreselleşmiştir.

Berman, Marx’tan, kitabına ismini veren şu alıntıyı yapar: “Yeni ortaya çıkan her şey kemikleşmeden miadını dolduruyor. Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey dünyevileşiyor.” Modernlik bir yandan serüven, güç, coşku, gelişme, kendini ve dünyayı değiştirme olanakları vaat ederken, diğer yandan sahip olduğumuz her şeyi yok etmekle, buharlaştırmakla tehdit ediyor.

İlginçtir ki hemen herkesin modern dünyadan şikâyet ettiği ama hemen herkesin modern olma veya modernliğini sürdürme çabası içinde olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu, modernliğin bütün insanlığı etkisine alacak kadar kapsamlı bir zihniyet ve hayat tarzı, dolayısıyla din olduğunu gösteriyor.

Nietzsche: “O'nu biz öldürdük, sizlerle ben! (…) Nereye gidiyor şimdi dünya, biz nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? (…) Sanki sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? (…) Tanrı'yı gömen mezar kazıcılarının çığlığından başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrı öldü! Tanrı öldü!” der. Bu söz sıradan bir kinden kaynaklanan tanrı yoktur anlamına gelmez. Nietzsche şaşkındır ve “güneşi yeryüzünden kopartan” modern düşüncenin işlediği cinayeti anlatır.

Nietzsche'ye göre öldürülen tanrının yerini, dünyevi bir tanrı olan modern ulus devlet almış, tanrının huzurunda eşit olanlar, “devlet karşısında eşit” olmuştu. Devlet, kölece bir huzur duymaktan başka bir şey istemeyi bilmeyen insanları, “ben halkım” diye kandıran, katillerin en soğukkanlısıdır! Ve artık herkes tanrıya değil devlete kölelikte eşittir.

İslam’a göre din, hayat tarzıdır. İslam, bireysel ve toplumsal hayatın ilkelerini, sınırlarını, kurallarını belirleyen temel referanstır. Hayatı düzenlemeyi temel bir ilke olarak benimsemiş bir dindir. İslam'ın bu kuşatıcılığı, kendisini din olarak nitelemeyen modernlikte de vardır. Modernlik, referansı "insan" olan hümanist, seküler, laik, kapitalist, bireyci, hedonist, materyalist, liberal, pozitivist niteliklere sahip bir “inanç sistemi” olarak, bireysel ve toplumsal tüm hayatı kuşatma amacını güder.

Paris'te bulunan Notre Dame Katedrali, modern siyasal devrimin hemen sonrasında, referansı insan olan ve aşkın olanla irtibatını kesmiş bu yeni dine atıfla “Akıl Tapınağı” olarak isimlendirilmiştir. “Din karşıtı” bir din olarak modernlik, öteki dinler üzerinden kendini “dünya görüşü” olarak tanımlamış, varlığı ve hayatı anlamlandırma iddiasında bulunmuştur. Tüm dinleri reddeden; hepsini ilkel, bağnaz, dogmatik safsatalar olarak suçlayan; kendini gelişmişliğin, ilerlemenin, tutarlılığın, bilginin, aydınlığın temsilcisi ilan eden “akıl dini.”

Akıl dini, dinlerden boşalttığı bütün alanları kendi anlayış, ölçü ve inançlarıyla doldurdu. Eylemleri, bireysel ve toplumsal törenleri ile tam bir din formundaydı ama kendini ideoloji, yaşam tarzı, hayat felsefesi, paradigma veya en popüler şekliyle dünya görüşü adı altında gerçekleştirmiş, doğru-yanlış, meşru-gayrimeşru, iyi-kötü, güzel-çirkin her şeyin ölçüsü, Paul Hazard'ın deyimiyle: “Tanrı semada bir yerde, bilinmeyen ve nüfuz edilemeyen bir gökte bırakılmış, insan her şeyin ölçüsü olmuştu.”

“Değişim ve dönüşüm” moderne muhalif olanlar dâhil tüm insanlığın cilveli kavramları oldu. Hiçbir düşünce, inanç, zihniyet, hayat tarzı veya dünya görüşünün sahip olmadığı bu sabitesizlik, modernliğe güç ve dinamiklik kazandırdı. Eksiklikten, yanlışlıktan, tutarsızlıktan hareketle kendisine yöneltilen eleştirileri muhatap bile almadı. Hatta bazen söz konusu eleştirilere katıldı ve "doğru, fakat ben onu terk ettim" diyerek ilkesizliğini güce devşirdi.

İnsan, itibarlı bir varlıktır. En büyük itibarı salt insan olmasıdır. Fakat modernlik “insanın öz değerini” kendisinde değil, sahip olduklarında aradı. Para, eşya, unvan ve güç insani itibarı çok düşük kimseleri bile itibarlı kılarken, insanı özüne yabancılaştırdı. Güçlü bir özne olması beklenen bireyi; modacıların, imaj yapıcıların nesnesi konumuna indirgedi. Aileyi parçalayıp ekonomik birlikteliğe, sıcak yuvayı otele dönüştürdü. İnsanlığın en temel değeri ve ihtiyacı olan adaleti yok ederken, sadece mağdur üreten salt eşitliği ilkeleştirdi. İnsanı akıl tutulmasına uğrattı, tek boyutlu hale getirdi, bilinci yaraladı. Kısacası "dünyanın büyüsünü bozdu," plastik-suni bir nitelik arz eden "düşkün bir medeniyet" kurdu.

Modernliğin en büyük vaadi “yeryüzünde cenneti” inşa etmekti. Dünyevi hayat bireysel hazlarla yaşanacak, bunun için zihinler her türlü ilahi ilke ve ölçüden serbest bırakılacaktı. Yaşanan bu hazlar tüm dünyayı kuşatacak, dünya cennet olacaktı ama yeryüzü cehenneme döndü. Modern dünyada yaşanan katliam, savaş, açlık, insani felaketler yüzünden yitirilen insan sayısı, dünyanın varoluşundan bu yana kaybedilenlerden kat be kat fazlaydı. Bugün Gazze’de yaşananlar, “Batının utanç duyduğu ortaçağ karanlığında” bile yaşanmamıştı.

İnsanlık medeniyeti bu çıkmazdan ancak emanet ve sorumluluk bilinciyle çıkabilir. İnsan, mutlak ilahi irade karşısında kul; kulluğunun gereğine uygun olarak tartışmasız bir kesinlikte sorumluluk sahibidir. Akıl ve bilinç sahibi olması emanet sorumluluğunun temel referansıdır. Ancak akıl hakikate ulaşmanın önemli bir aracıdır, hakikatin kendisi değil. Aydınlanmanın ufkunda ilerleyen modern birey, “akıl ne diyorsa hakikat odur” zannıyla aklını ilah edinmiş fakat yolunu kaybetmiştir.

İnsan, parçası olduğu dünyanın içinde hayatını sürdürürken, bu dünyada yerine getirmesi gereken sorumluluklarını unutmamalıdır. Çünkü Allah: “Emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi...” demiştir.

Ayette geçen emanetin niteliği konusunda birçok farklı görüş olsa da hepsinde ortak kabul gören hakikat, insanın bir emanet üstlendiği, bu emanetin insana bir sorumluluk yüklediği ve tartışmasız iman edilmiş olan gerçek, emaneti verenin Allah olduğudur. İnsan aldığı emanetin sorumluluğunu yerine getirdiğinde Allah'a karşı şükrünü ifa etmiş olacaktır.

“Allah hiçbir kimseye taşıyabileceğinden fazlasını yüklemez...”  vaadinden hareketle, insan söz konusu emaneti yüklenebilecek, gereklerini yerine getirebilecek niteliktedir. Allah’tan emanetini layıkıyla taşıyanlardan olabilmeyi diliyor, sizleri O’na emanet ediyorum…