Kardeşimin hapishaneden dönüşü

Bugün Ubeyde, Han Yunus’taki el-Mevasi’de bizimle birlikte yaşıyor. Hayatını yeniden kurmaya çalışıyor. Dinlenmeye. Nefes almaya. Yaralar hâlâ orada: bedeninde, hafızasında ve bazen onu saran sessizlikte. Ani seslere hâlâ irkiliyor.

Sara Serria’nın wrmea’da yayınlanan yazısını Barış HoyrazHaksöz Haber için tercüme etti.


İsrail hapishanelerinde yaklaşık bir yıl tutuklu kaldıktan sonra, kardeşim Ubeyde, maruz kaldığı zulümden ve hayatta kalma mücadelesinden kaynaklanan derin bir sessizlikle ve işkence izleriyle eve döndü. Bu, yeniden bir araya gelmenin, tarif edilemez bir dehşetin ve iyileşmenin bazen evde paylaşılan bir elma kadar küçük bir şeyle nasıl başladığının hikâyesidir.

15 Şubat 2025'te, yaklaşık bir yıllık tutukluluğun ardından, 24 yaşındaki kardeşim Ubeyde, Negeb Hapishanesi'nden serbest bırakıldı. O benim tek erkek kardeşim ve benden iki yaş büyük. On bir ay boyunca nerede tutulduğunu biliyorduk, ama ona ne olduğunu, ne kadar acı çektiğini ya da hayatta kalıp kalmayacağını, çıkıp çıkamayacağını bilmiyorduk.

O ilk gece, Ubeyde samimi bir aile toplantısında bizimle birlikte oturdu. Babamız ve annemiz oradaydı; kız kardeşlerim ve onların çocukları, amcalarımız ve teyzelerimiz, komşularımız ve akrabalarımız da oradaydı. Gazze Şehrine sadece iki hafta önce dönmüştük ve evimiz savaşın izlerini, yanmış duvarları ve eksik kapıları taşıyor olsa da, sıcaklık ve heyecanla doluydu.

Ubeyde neşeli bir şekilde gülümsedi ve şöyle dedi: “Hadi, ben yokken kaçırdığım her şeyi anlatın bana. Hiçbir şeyi atlamayın. Ciddiyim.” Biz de denedik.

Ona aile toplantılarındaki boş sandalyelerden bahsettik. Bazı isimlerin artık şimdiki zamanda anılmadığından bahsettik. Bir ara babam, telefonunu sessizce yerden Ubeyde’ye doğru kaydırdı. Ekranda, amcam Adnan’ın evinin gri toza dönüşmüş hali görünüyordu. Ubeyde uzun bir süre fotoğrafa baktı, sonra gözlerini başka yöne çevirdi.

Ona kız kardeşim Heba'nın bir erkek bebek dünyaya getirdiğini ve ona Muhammed adını verdiğini anlattık. Arapça öğretmeni olan kız kardeşim İslam'ın, yerinden edilmiş çocuklara ücretsiz ders vermeye başladığını ve onlardan her gün Ubeyde'nin serbest bırakılması için dua etmelerini istediğini anlattık. Annemizin, Ubeyde'nin en sevdiği yemekleri pişirmeyi istemediğini, ancak Ubeyde geri döndüğünde pişireceğini söylediğini anlattık. Ve ona, onun hakkında ilk öykümü yazdığımı söyledim.

Yorgunluk kısa sürede bizi ele geçirdi. Annem, babam, İslam ve ben, onu karşılamak için mahkûmların serbest bırakıldığı Han Yunus'a altı saat yürüdük. Aileler orada gruplar halinde toplanmış, bekliyor, ağlıyor, birbirlerinin kollarına yığılıyorlardı. Sevinç gözyaşları, fiziksel tükenmişliğin gözyaşlarıyla karışmıştı.

Ubeyde ise ayakta zor duruyordu. Hapishanede 20 kilo vermişti. Yürürken ayakları yerde sürünüyordu. Sakalı uzamıştı ve gözleri sürekli parıldıyordu, sanki gözyaşlarından daha ağır bir şeyi tutuyormuş gibi.

Beni en çok etkileyen şey, onun hem tamamen tanıdık hem de bir şekilde uzak gelmesiydi. Tam karşımda duruyordu, sesi de yüzü de aynıydı, ama sanki bir parçası henüz geri dönmemiş gibiydi. Vücudu yıpranmış, tüm gücü tükenmiş görünüyordu. Yine de eskiden nasıl biri olduğunu hâlâ görebiliyordum.

Bazı anlarda, sanki hiç zaman geçmemiş gibi hissettim. Kız kardeşim Esma ağlarken, “Beni özlediğin için mi ağlıyorsun, yoksa çocukların seni deli ettiği için mi?” diye takılınca, kahkahası odayı doldurdu.

Onu kucaklamak için çok uzun süre oyalanınca, teyzem Yusra gülerek, “Hadi, bırakın ben de ona sarılayım. Onu çok özledim.” dedi. Ubeyde gülümsedi ve “Merak etme teyze. Sarılmalarımın en büyük payı sana ait” diye cevap verdi.

Gülüştük. Konuştuk. Ama tüm bunların altında ortak bir sessizlik vardı. Hepimiz henüz değinilemeyecek kadar ağır şeyler olduğunu hissediyorduk.

İlk başta ona nasıl yaklaşacağımı bilemedim. Her şeyi sormak istedim; neler çektiğini, nasıl hayatta kaldığını, ama kelimeler ağzımdan çıkmadı. Henüz kapanmaya başlamamış yaraları yeniden açmaktan korkuyordum. Bu yüzden yanında kaldım. Bu bana yeterli geldi.

Ubeyde’nin, hapishane koşullarının yol açtığı rahatsızlıkları değerlendirmek için el-Hilal el-Ahmar Hastanesi’nde bir sağlık kontrolünden geçmesi gerekiyordu. O reddediyordu. Bizi görmeden bir saat daha, bir dakika daha bekleyemeyeceğini söyledi.

O akşam, ona akşam yemeği hazırladık. Falafel, foul, humus, salata, yumurta; sade ev yemekleri. Bir lokma aldı, sonra durdu. Annem nazikçe biraz daha yemesini söylediğinde, ona özür diler gibi bakarak, “Yiyemem. Karnım ağrır diye korkuyorum. Çok az yemeye alıştım” dedi.

Ertesi sabah, 16 Şubat Pazar günü, yanmış evimizin geriye kalan tek odasında tekrar toplandık. Ubeyde, benimle annemin arasına bir şilteye oturdu; annem ona en sevdiği meyve olan elma dilimleri yedirdi.

Babamız ona sessizce baktı ve “Ne oldu oğlum? Nasıl tutuklandın?” diye sordu. Ubeyde derin bir nefes aldı. Sonra anlatmaya başladı.

Bize, zorla yerinden edilmiş olduğumuz el-Mevasi’ye ulaşmak umuduyla güneye doğru yola çıktığını söyledi. Hayatı boyunca yaşadığı evi terk etmeyi reddeden babamızla birlikte Gazze’de kalmıştı. Ubeyde onu terk edemezdi.

Bize sürpriz yapmak, aniden gelip annemizin yüzünün aydınlanmasını görmek istiyordu. Ancak Wadi Gazze yakınlarındaki “güvenli koridor” denen yerde İsrailli askerler onu durdurdu. Onunla birlikte düzinelerce genç erkek gözaltına alındı. Silahlar ve bağırışlar arasında saatlerce alıkonuldular.

Sonra gece oldu. “Çukuru çoktan kazmışlardı,” dedi Ubeyde sessizce. “İki buçuk metreden fazla derinlikteydi.” Onlara cenaze kefeni gibi beyaz giysiler giydirildi. Silahlı askerler etraflarını sardı. Emirler yağdırıldı. Yanlarında taşıdıkları her şey çukura atıldı. “Patates çuvalları gibi çukura itildik.”

Bir asker kenara tırmandı ve hedef almadan çılgınca ateş açtı. Ubeyde şöyle dedi: “Korku içimdeki havayı dondurduğu için nefes almayı kestim.”

Yanındaki adamın yüzünden kan akıyordu. Bir el titredi, sonra hareketsiz kaldı. Ubeyde, iman beyanı olan şehadet getirdi. Ardından kürekler geldi. “Toprak dalgalar halinde üzerimize yağdı,” dedi. “Yaralıları canlı canlı gömdü.”

Sadece ayakta durabilenler dışarı sürüklendi. Yedi erkek çıktı. “Ben de onlardan biriydim,” dedi. “Bağışlandığım için değil, hala ayakta durabildiğim için.”

Sde Teiman Hapishanesine nakledildi. 94 gün boyunca gözleri bağlı, kelepçeli ve ışıktan mahrum kaldı. Dövüldü, aşağılandı, saatlerce diz çökmeye zorlandı, köpeklerin saldırısına uğradı ve uykudan mahrum bırakıldı. Çürümüş yiyecekler, küflü ekmek ve çürümüş elmalar yedi.

Daha sonra, Ofer Hapishanesi’nde, istismar psikolojik boyuta taşındı. Allah’ın kulu anlamına gelen ismi yüzünden onunla alay ettiler. Bu yüzden onu cezalandırdılar. Kış geldi. Kısa kollu bir gömlek giyiyordu. Battaniyesi kâğıt kadar inceydi.

Öğrendiği ilk İbranice kelime “lechem”, yani “ekmek”ti.

Serbest bırakılmasından iki hafta önce, askerler ona el-Şucaiye’nin yıkımını gösteren görüntüleri izlettiler. “Hamas’ın yaptıklarını beğendin mi?” diye sordular. O hiçbir şey söylemedi.

“Bize,” dedi Ubeyde yumuşak bir sesle, “ailelerimizi öldürdüklerini söylediler. Asla buradan çıkamayacağımızı söylediler.”

Bugün Ubeyde, Han Yunus’taki el-Mevasi’de bizimle birlikte yaşıyor. Hayatını yeniden kurmaya çalışıyor. Dinlenmeye. Nefes almaya.

Yaralar hâlâ orada: bedeninde, hafızasında ve bazen onu saran sessizlikte. Ani seslere hâlâ irkiliyor.

Ama her sabah annem ona bir elma kesiyor. O da sanki özgürlüğün tadına varır gibi, yavaşça yiyor.

*Sara Serria, Gazze İslam Üniversitesi'nde İngilizce çevirmenlik okuyor ve yakında mezun olacak. Mesleki hedefi, ABD merkezli bir yayınevinde edebi eserler ve şiirler çevirmek ve gazetecilik makaleleri yazmaya devam etmek. Genç Filistinli yazarların sesini duyurmayı amaçlayan We Are Not Numbers projesinde eğitim görüyor.

Filistin Haberleri

Dünyanın Gazze'de kendini affettirmesi için halen çok geç değil
35 yıllık Filistin Çocuk Hakları Örgütü İsrail'in baskısı sonrası kapatıldı
Mescid-i Aksa 41 gün sonra ibadete açıldı
Gazze'de artık ambulanslar da çalışamıyor
Soykırımcı İsrail bir gazeteci daha katletti