Kapı Kulu Aydınlar ve Saray Uleması

KENAN ALPAY

Akıp giden zaman, ahlaken ve hukuken kimlerin kazandığını da kimlerin kaybettiğini de daha net olarak belirginleştirecek. Kazanmanın veya kaybetmenin kriterini öncelikle ahlak ve hukuk üzerinden tanımlamaya girişmemenin bizatihi kendisi hüsrandır. Çünkü fert ve toplum kadar devletlerin de bekası ahlak ve hukuka olan sadakatleriyle bire bir bağlantılıdır.

Zorluk ve sıkıntı süreçleri kadar bolluk ve fırsat süreçlerinin de baş döndüren özellikleri kimin neye ve ne kadar sadakat duyduğunu ortaya çıkarıyor. Meseleye iki örnek süreç açısından bakmakta fayda var: Birincisi; Kemalist ideoloji ve kadroların siyaset ve toplum üzerindeki yıkıcı tahakkümlerinin kırılmasına ilişkin işleyen süreçte ortaya çıkan tercihler. İkincisi; Baas/Esed cuntasının katliam, yıkım ve tecavüz politikalarına karşı Suriye halkının direnişini görme biçimi.

Kemalizm’in Aydınları ve Toplumsal Barış

Lafı hiç uzatmadan söyleyelim: Modernleşme döneminde yeni ve ayrıcalıklı bir sınıf olarak tezahür eden aydın (akademisyen, entelektüel ve kısmen de sanatçı) tipi büyük oranda varlığını “sistem içi” ilişkiler üzerinde kurmuştu. İdeolojik çerçevesini aydınlanma ve ilerleme felsefesinin çizdiği “Tük aydını” literatüre gerici/mürteci olarak kaydettikleri Müslüman halka karşı hem resmi ideoloji olarak Kemalizmi hem de iktidar sınıfı olarak bürokratik oligarşiyi “teminat”olarak görmüştür.

28 Şubat sürecinde Refah-Yol Hükümetine, Balyoz ve Ergenekon darbe süreçlerinde AK Parti Hükümetine karşı özellikle sol-sosyalist aydınların takındığı militarist tavrı şöyle bir hatırlayalım. Devrimci ve özgürlükçü aydınlarla Kemalizmin sözcüleri arasında fark göremediğimiz zorlu süreçler maalesef istisnai olmaktan çok uzaktı. Sosyalist aydın ve örgütlerin ideolojik formasyonunu ve insan kaynaklarını askeri cunta faaliyetlerinin inşa ettiği puslu atmosferlerden temin etmeye kalkışmanın bir bedeli olacağı belliydi elbet.

Hem Kemalist orduya hem de Kürt ulusal hareketi PKK-BDP’ye daha bir sıkı sıkıya sarılmak nereden icap etti sanılıyor! Nihayet bu kirli siyaset, işi yarım asırlık Baas-Esed cuntasını sahiplenip savunmaya ve Suriye halkına karşı seferberlik ilan etmeye kadar vardırdı. Sürpriz miydi şahit olduklarımız? Üzücü olabilir ama kanaatimce asla şaşırtıcı değil. Çünkü özünde despotizme duyulan özlem ve toplumsal kökleri olmadığı için despotik iktidarlar tarafından beslenmeye rıza gösteren bir iktidar hırsı yatmaktadır.

Türkiye’de Kemalist oligarşiye karşı, Suriye’de Baas/Esed cuntasına karşı yükseltilen mücadeleyi emperyalist planlara yamamaya kalkışarak meşruiyet elde etmeye çalışmanın çirkinliği gün gibi ortada. Ardı arkası kesilmeyen komplo teorilerinin, emperyalist projeler söyleminin kimleri tükettiğini zaman daha iyi gösterecek. Bugünlerde ‘Akil Adamlar’ rolüne soyunarak popülaritelerini ve entelektüel tahakkümlerini tahkim etmeye kalkışmaları filan kimseyi aldatmasın. Bu kadar falso yapmış, kirlenmiş ve en önemlisi güvenilirliğini yitirmiş kesimler değil siyaseti ve toplumu koyun sürüsünü dahi güdemezler artık.

Konumuza dair bir örnek olması bakımından hatırlarsak, çok kısa bir süre öncesine kadar ‘en prestijli’ haber kanallarından hiç eksik olmayan en kıdemli siyaset ve toplum bilimcilerden biri olarak takdim edilen Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’ydu. Kalaycıoğlu’nun bu hafta başı Cumhuriyet’e verdiği röportaja şöyle bir bakarsak siyaset ve toplum olarak kat edilen mesafe kadar aydınlar ve bürokratik oligarşi adına yaşanan gerileme ve can sıkıntısının farkına varabiliriz. Öcalan’ın Newroz mesajını “her kesime gül uzatıyor, her ağza bal çalıyor” şeklinde yorumlarken asıl probleme şöyle dikkat çekiyor: “Öcalan çözümü dindarlıkta, din kardeşliğinde arıyor.”

Kürt sorununun çözümü yolunda ciddi adımlar atılırken Ersin hoca tespit mi, temenni mi olduğu şüpheli şöyle birkaç cümle kuruyor: “Öcalan’ın mesajını çekilmeyi temin edebilecek bir jest olarak görmekteyim. Ama sorunun kalıcı çözümü sadece onun elinde de değil. Birçok değişken var. PKK’nin Avrupa ve Kandil kanatları var. Irak, İran, Suriye ile olan ilişkileri, başka ilişkileri var. Başka hareketler de çıkabilir. Öcalan çok belirleyici olmayabilir.” Prof. Kalaycıoğlu’nun paragrafın başında “jest” ile kurduğu birinci cümle ikincisinden itibaren kopkoyu bir belirsizliğe hatta çözümsüzlüğe dair sıralanan gerekçelere dönüşüyor.

El Buti ve Baas/Esed’in Uleması

Ulusalcı, Kemalist, sosyalist aydınlara ilave olarak hem uluslararası sermaye hem de TÜSİAD sermayesi tarafından itibar gören Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu gibi isimler şunun için önemli: Aydın ve ulemanın resmi ideolojinin ve iktidar sınıflarının taşıyıcısı, meşrulaştırıcısı ve müdafi pozisyonuna düşmesine hemen her zaman karşı durma iddiasındaki bazı İslamcı aydınların Ramazan el Buti’nin ardından döktükleri gözyaşını bir de bu bağlamda düşünmek gerek.

PKK’nın silahlı unsurlarına güvenerek siyaset üretenlerin, askeri vesayetin taşıyıcılığına soyunan ulusalcı aydınların günahlarını teşhis ve teşhir etmekte son derece dikkatli ve sorumlu olan aydınlarımız iş benzer günahları fazlasıyla taşıyan Ramazan el Buti gibilere gelince neden bu kadar anlayışlı ve şefkatliler acaba? Oysa Buti’nin İslami ilimlere vakıf olup olmadığı değil İslami/ahlaki bir tavra sahip olup olmadığını tartışmak daha öncelikli ve önemli olmalıydı.  Buti’nin katlediliş biçiminde ortaya çıkan çarpıklık onun oynadığı saray uleması rolünü ne görmezden gelmeye ne de meşrulaştırmaya iktifa eder.

Kemalist modernleştirme politikalarının bir mağduru olarak Cizre’den Suriye’ye göç etmiş bir Kürt ailesinin ferdi olması, siyer ve diğer ilimler üzerine kitaplar kaleme almış olması yaşanan ölümü dramatize etmektedir elbette. Ama daha dramatik olan konuları örtmek için Buti’nin geçmişini, eserlerini ve öldürülüş biçimini öne çıkartmakta ciddi sorunlar ve tutarsızlıklar olduğu da yürek burkan bir vaka.

Buti’yi kimin öldürdüğü hala bir muamma fakat bu konu aydınlığa kavuşmadan da söylenmesi gereken sözler, yapılması gereken muhasebeler olmalı. Hafız ve Beşşar Esed gibi Baas ideolojisini iktidar kılmak için Suriye halkına zulmün her türlüsünü reva görmüş modern firavunlara Allah rızası için ılımlı da olsa muhalefet etmek bir tarafa rejimin bekasını koruma ve kollamaya soyunan Buti sizce nasıl bir “alim” profili sunmaktadır?

Bu konuyu aydınlatmak için cevabı herkesçe malum birkaç soru sormamız gerekiyor: Buti’nin ilmi ve ameli Baas/Esed cuntasına karşı mıydı, taraf mıydı? Ramazan el Buti’nin ilmi, kitapları ve nasihatleri Şebbihaların tecavüzüne maruz kalan kadınların, Muhaberatçılar tarafından boğazlanan çocukların, Baas ordusu tarafından evleri başlarına yıkılan mazlum Suriye halkının acılarını dindirmeye mi yoksa çoğaltmaya mı yaramaktadır? Buti’nin bir kez olsun katliam ve yıkımlara karşı çıktığı veya zulme karşı direnen halka sahip çıktığı vaki midir? Bombalar altında yaşam mücadelesi veren Suriye’nin mazlum halkı da acaba Türkiye’deki gazeteci-aydın dostları gibi Buti’yi Fıkhus Siyre’siyle ve rahmetle mi anmaktadır?

Ramazan el Buti’nin katledilmesi sonrasında dile getirilen bazı görüşler Türkiye’deki İslamcı aydın-gazeteci profilinin hem itikadi ölçü hem de siyasi basiret açısından yerlerde sürünen halini teyid etmiş oldu. Yanı başında en ağır silahlar ve en iğrenç savaş taktikleriyle katledilen bir halkı göremeyenler en olmayacak bir şekilde Buti üzerinden sözde savaş ve şiddet karşıtlığına soyunuyorlar. Öyle bir hal olmuş ki sanki ilmi, salih amel ve ihlasla küfre, zulme ve tuğyana karşı bir cehdi teşvik etmeyenleri Kur’anı Kerim’in “kitap yüklü eşekler” olarak tasvir ettiği unutulmuş.

Bu unutuşun veya yaşanan tutarsızlığın sebepleri çok farklı yerlere yaslanıyor elbet. Kimi İran’ın Suriye’deki cinayet ve yıkımlardaki rolünü meşrulaştırmanın peşinde, kimi ulusalcı-sol komplo teorilerinin karanlığında ölçüyü kaybetmiş durumda kimileriyse güya anti-emperyalist duruşuyla despotik iktidarların bekasından hayır ve medet ummakta. Kim, hangi gerekçeye sığınarak Ramazan el Buti’nin 28 Şubat sürecinde “ilahiyatçı” kimlikleriyle Kemalist cunta adına psikolojik harp faaliyetlerinde yer alan Yaşar Nuri Öztürk ve Zekeriya Beyaz’dan daha temiz, daha meşru ve maslahata uygun rol üstlendiği söyleyebilir ki?

Ramazan el Buti, karakteri zulüm ve küfürle inşa edilmiş, katliam ve tecavüzle tahkim edilmiş, bekasını kan dökücü Şebbiha ve Muhaberat çetelerinin marifetine bağlamış Esed/Baas rejiminin “âlimiydi”. Yöntem sorunu değil maalesef zalim ve mazlum arasında tercih sorunu yaşıyordu. Saray uleması, kapıkulu aydın ve ulema vs. denilen lanetli sınıfın çağımızdaki temsilcisi olarak ömrünü tamamladı. Bizlerin sözlerinin kıymeti harbiyesi bellidir. Çünkü hesap görücü olarak Allah yeter.