Japonya Başbakanı Sanae Takaichi’nin geçtiğimiz günlerde ABD’ye yaptığı ziyaret, “ulusal utanç” başlığı altında tartışılmaya devam ediyor. Takaichi, Arlington Ulusal Mezarlığı’nı ziyaret ederek, Nagasaki’ye atılan atom bombasının sorumluları arasında yer alan pilot Charles Sweeney dâhil olmak üzere Amerikalı askerlerin mezarlarına çiçek bırakıp saygı duruşunda bulundu.
Bununla da yetinmeyen Japon başbakan, Beyaz Saray’daki programı sırasında sergilediği sıra dışı dans figürleriyle de dikkat çekti.
Takaichi’nin, kendi halkının kitlesel biçimde yok edilmesinde rol oynayan bir askerin mezarına saygı göstermesi, yalnızca bireysel bir diplomatik tercih olarak değil; tarihsel bir kırılmanın günümüzdeki yansıması olarak okunmalıdır. Bu tavır, İkinci Dünya Savaşı’nda yenilen Almanya ve Japonya’nın sadece askeri bir mağlubiyet yaşamadığını, aynı zamanda siyasal ve psikolojik düzlemde derin bir dönüşüme uğradığını yeniden tartışmaya açtı.
Tam da bu noktada bu hali bir kavram ile ifade etmek gerekirse sanırım bu kavramı en iyi “Japonyalaşmak” ifade eder. Japonyalaşmak, yalnızca bir ülkenin savaş sonrası yeniden inşa edilmesi değil; aynı zamanda mağlubiyetin içselleştirilmesi, direniş refleksinin törpülenmesi ve nihayetinde galip gücün değerleriyle uyumlu bir siyasal-psikolojik yapıya bürünmesi anlamına gelir.
Bu süreçte ekonomik kalkınma ve teknolojik ilerleme ön plana çıkarılırken, tarihsel hafıza ve onur duygusu geri plana itilir. Böylece ülke, güçlü bir üretim merkezine dönüşür; ancak aynı ölçüde bağımsız bir irade sergileme kapasitesini kaybeder.
Bu kavramsal çerçeve, 7 Ekim 2024 sonrasında Gazze bağlamında da yeniden gündeme gelmiştir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un İsrail ziyareti sırasında, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yaptığı ortak basın toplantısında dile getirilen bir ifade dikkat çekicidir: Netanyahu, “Gazze’yi radikallikten arındırmamız gerekiyor. Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve Japonya’da yapıldı,” demiştir.
Bu sözler, ilk anda yeterince tartışılmadan gündemden düşmüş olsa da aslında Batı’nın stratejik bakışını açıkça ortaya koymaktadır. Burada kastedilen, yalnızca askeri bir zafer değildir. Asıl hedef, mağlup edilen toplumun iradesinin dönüştürülmesi, direniş potansiyelinin ortadan kaldırılması ve yeni bir “uyumlu toplum” inşa edilmesidir.
“Gazze’yi Japonyalaştırmak” ifadesi, bu anlamda, direnen bir halkın zamanla edilgenleştirilmesi ve küresel sistem içinde zararsız bir aktöre dönüştürülmesini ima eder.
Ancak bu noktada Müslüman toplumların tarihsel tecrübesi farklı bir yerde durur. İslam coğrafyasında, şehirler yıkılsa, aileler dağıtılsa, hatta yüz binlerce insan hayatını kaybetse bile, “diz çökmeme” hâli bir kimlik unsuru olarak varlığını sürdürür. Bu durum, sadece askeri ya da siyasi bir direnç değil; aynı zamanda inanç temelli bir duruştur.
Çünkü bu direniş, salt bir toprak savunusunun ötesinde, onur, adalet ve hakikat iddiasıyla ilişkilidir. Bu bağlamda “Japonyalaşmamak”, yalnızca bir siyasi tercih değil, aynı zamanda varoluşsal bir tavırdır.
Japonyalaşmak; refah karşılığında iradeden vazgeçmek, güvenlik karşılığında hafızayı silmek anlamına gelirken, Japonyalaşmamak ise bedeli ne olursa olsun özne kalabilmeyi ifade eder.
Müslüman toplumların pek çok örnekte sergilediği bu direnç, onları “küresel sistem” içinde “uyumlu” değil, çoğu zaman “sorunlu” aktörler hâline getirmiştir. Ancak tam da bu “sorun”, onların hâlâ teslim alınamamış olmalarının göstergesidir.
Sonuç olarak, Japonya Başbakanı’nın tavrı, bireysel bir protokol meselesi olmanın ötesinde, bir zihniyetin dışavurumudur.
Bu zihniyet, yenilgiyi kabullenmiş ve onunla barışmış bir dünyanın ürünüdür.
Buna karşılık, Müslüman coğrafyalarda hâlâ canlılığını koruyan “diz çökmeme” iradesi, Japonyalaşma sürecine karşı en güçlü itiraz olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu nedenle mesele, sadece geçmişin nasıl hatırlandığı değil; geleceğin hangi ruh hâliyle inşa edileceği meselesidir.