İyi çocuklar-kötü çocuklar!

Bilgisayar tutkunu Erzurumlu Musa, muhtemelen bir yaşıtı tarafından işkenceyle öldürüldü...

Tavşancık’ta (Kütahya) yedi kız birden intihara teşebbüs etti...

Liseli çocuk, kız arkadaş yüzünden bıçaklandı...

Çocuklarımıza ilişkin bir haftalık bilanço bu. Tabii medyaya yansıdığı kadarıyla. Mutlaka yansımayanlar da vardır.

Gazeteler “haber değeri” açısından yaklaşıyor bu gibi olaylara, “insanın değeri” açısından yaklaşmıyor... Bir de kendine hiç pay çıkarmıyor. Anneler, babalar, aileler, okullar, öğretmenler de kendilerine pay çıkartmıyorlar... Sanki çocuklarımız kendiliklerinden bu hale geliyor.

Çocuklarımız “tuhaf”laşmışlarsa, bunda hepimizin payı yok mu? Çocuklarımız doğrularımızın, yanlışlarımızın, sevaplarımızın, hatalarımızın, günahlarımızın ürünleri değil mi?

Çünkü hiçbir çocuk “kötü” olarak dünyaya gelmez... Her çocuk içinde yetiştiği ailenin, öğrenim gördüğü okulun ve yaşadığı çevrenin bir parçasıdır...

Ailedeki ve çevredeki yapılanma ister istemez çocuğa da yansır. Çocuk ona göre şekillenir. Tumturaklı öğütlerden ziyade, aile içi yapılanma ile çevresinde gözlemlediklerini esas alır. Davranış kalıplarını öğrene öğrene, gördüklerini taklit ede ede büyür, gelişir, yetişir.

Geçenlerde bir çocuğun, kendisine harçlık vermeyen annesini bıçakladığını gazetelerde okuyunca, yetiştiği çevreyi kavramaya çalıştım.

Muhtemelen kaba kuvvetin egemen olduğu, erkeklerin kadınlara, yetişkinlerin çocuklara şiddet uyguladığı bir aile ortamından geliyordu...

Doğduğu evde kitap ve kitaplık yoktu. Kimse okumuyor, kimse bir şeyler öğrenmek için çabalamıyordu. Atadan kalma, çoğu yanlış yerel adetleri hiç irdelemeden, sorgulamadan “töre” adına aynen yaşanıyordu.

İlkokula giderken öğretmeninin yarı zorla eline tutuşturduğu bir hikâye kitabını okurken, babasına yakalanmış, tokadı yemişti...

“Kitap okuyup âlim mi olacak”tı sanki?..

“Yabancı kitaplar okuyacağına derslerine çalışmalı”ydı.

Tüm ev halkı babasını desteklemiş, kimisi fazla kitap okuyanların gözleri ve kafayı bozduğunu, kimisi, okumayan bir sürü insanın zengin olduğunu, kimisi de okuyanlara devletin iyi gözle bakmadığını söylemişti.

Zaten televizyon haberlerinde zaman zaman yakalanan kalaşnikofların yanında “yasak yayınlar” da görüyordu. Kitap konusunda ailesinin haklı olduğunu düşünmüş, o gün kitaptan kopmuştu.

Ve televizyona yönelmişti... Artık kanlı-canlı haber programlarıyla mafya dizilerinin ailedeki en sadık müptelâsıydı...

Şiddet filmlerinin kahramanlarıyla kendini bütünleştiriyor, hayalindeki çeşitli silâhları ateşleyerek bir çırpıda yüzlerce insanı öldürüyordu.

İnsanlar kıvranarak can çekişirken de, tıpkı mafya dizilerindeki gibi, kahkahalarla gülüyordu. Nazarında büyük adam olmak, çok adam öldürmek demekti.

Zamanla eğri ile doğru, hayal ile gerçek iç içe girdi.

Ailedeki şiddet gösterileriyle televizyondaki ve çevresindeki şiddet birleşince, kafasındaki canavarlar uyanmaya başladı.

Ailesi, çocuğun kafasında uyanan canavarlardan habersizdi. Sık sık birbirleriyle dövüşüyor, birbirlerinden fırsat buldukça da çocuğu dövüyorlardı.

Şiddet, çocuğun hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştu...

O da okul arkadaşlarını dövüyor, okul arkadaşlarını dövünce öğretmenleri tarafından dövülüyor, öğretmenleri tarafından dövülünce bir an önce büyümek, bir tabanca satın almak ve kendisine el kaldıran kim olursa olsun vurmak istiyordu.

Sonunda okulu da bıraktı. Babası masrafların biraz azalacağını düşünüp memnun bile olmuştu. Aslında çocuk tıp fakültesini bitirip doktor olmak istiyordu, ama bu hayalini başka hayaller yıkmıştı. Çocuğun kafasına sevgi, şefkat, bilgi, görgü, kültür dolacağı yerde, kan, silâh ve para dolmuştu. Gözlerinin önünde dolarların, markların, çil çil altınların yanı sıra cesetler, silâhlar, terminatörler uçuşuyordu.

Kısa yoldan “köşe dönme” plânları yapmaya başladı. Bu arada bir oto tamircisinin yanına çırak olarak verilmişti. Bir sabah babası elinden tutup ustaya götürmüş, “Eti senin, kemiği benim, şu bizim oğlanı adam et, usta” demişti. Usta da çocuğu daha ilk günden dövmüştü. Çünkü o da dayak dışında öğretme ve terbiye metodu bilmiyordu.

Ağlayarak eve dönünce, bu kez babasından dayak yedi. İlk kez dayağı umursamadı. Artık alışmıştı... Ertesi gün bir fırına çırak oldu. Ama iki gün ancak dayanabildi, kaçtı.

Dördüncü, ya da altıncı çıraklık denemesinden de kaçınca, “Sen adam olmazsın” diye bağıran babası tarafından gecenin bir vakti evden kovuldu. Sokak sokak dolaşıp uyuyabileceği bir mekan aradı. Sonunda surlara gitti. Orada kendisi gibi evden kovulmuş ya da kaçmış sahipsiz çocuklarla tanıştı. Onlarla arkadaş oldu. Tinerle ilk kez o gece buluştu...

Tineri çekince dünya toz pembe oluvermiş, sanki tüm sorunlarından bir anda kurtulmuştu! Bu çok hoşuna gitti. Bir daha, bir daha çekti... Ertesi gün, daha ertesi gün, daha ertesi gün... Artık o “tinerci” bir “sokak çocuğu”ydu.

Onları tek tek toplayabilirsiniz. Bazı pahalı uygulamalarla bazılarını topluma da kazandırabilirsiniz. Ama “sokak çocuğu” yetiştiren yapıyı ve anlayışı değiştirmedikçe sorunu çözemezsiniz.

VAKİT