İsrail'in ilhak çabaları hızlandı - çünkü dünya buna izin veriyor

​​​​​​​İşgal altındaki Batı Şeria'da arazi tescili için yeni mekanizma, Filistinlilerin kendi gelecekleri hakkındaki söylemi geri kazanma ihtiyacını vurgulamaktadır.

Abed Abou Shhadeh’in Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber tarafından tercüme edilmiştir.


Dünya, işgal altındaki Batı Şeria'da İsrail'in politikasını kınayan açıklamalar yaparken, ilhakın devam edip etmeyeceğini tartışırken, İsrail kararını sahada uygulamaya koymuş durumda: toplulukları sınır dışı ediyor, topraklarına el koyuyor ve ordudan sivil makamlara yetki devri yapıyor.

Ancak Gazze'de iki yıldır süren soykırımdan sonra bile, hala İsrail'in uluslararası kınamalarla caydırılabileceğine inanan insanlar var.

Bu insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, basit bir gerçeği görmezden gelmeyi tercih ediyorlar: İsrail'in politikasına engel olacak anlamlı bir güç olmadığı sürece, İsrail daha fazla işgallere yönelecek ve bu sürecin işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze ile sınırlı kalacağı ise son derece şüpheli.

İsrail'in planı bu hafta hızlandı, çünkü kabine işgal altındaki Batı Şeria'nın C bölgesinde arazi tescili için bir mekanizma kurmak üzere yaklaşık 244 milyon şekel (79 milyon dolar) tutarında bir başlangıç bütçesini onayladı. Mevcut arazi sahipleri mülkiyetlerini kanıtlamak zorunda kalacaklar ve bunu yapamazlarsa, araziler İsrail devleti tarafından tescil edilecek.

Bu adım, İsraillilere arazi satışını yasaklayan Ürdün döneminden kalma bir yasanın yürürlükten kaldırılması, uluslararası hukuku ihlal ederek işgal altındaki Batı Şeria'da İsrail sivil hukukunun uygulanması, İbrahim Camii'nin yönetim yetkisinin Hebron belediyesinden İsrail sivil idaresine devredilmesi, Filistin liderliğinden yetki devri yoluyla A ve B bölgelerinde İsrail'in kontrolünün artırılması ve yerleşim faaliyetlerinin daha da genişletilmesi gibi bir dizi son kararın ardından geldi.

Doğal olarak, Arap devletleri bu politika değişikliğini kınadılar. Ancak Gazze'deki soykırımdan sonra - ve askeri ve ekonomik söylemlerin tonu belirlediği Trump döneminde - İsrail, boş sözlerin ötesinde, yaptırımlar, ilişkilerin kesilmesi veya ticaret ve silah anlaşmalarının iptal edilmesi gibi anlamlı bir tepki olmayacağını anlamaya başladı.

Daha da kötüsü, durmak bilmeyen haber döngüsünde, önümüzdeki hafta itibarıyla dünyanın dikkati başka bir yere, belki de İsrail'in işlediği başka bir suça, işgal altındaki Batı Şeria'ya, Gazze'ye, Lübnan'a, Suriye'ye veya hatta İran'la bir savaşa odaklanacak gibi görünüyor.

İşgalin derinleşmesi

Gazze'deki soykırım başlamadan önce işgal altındaki Batı Şeria'daki İsrail politikasını incelediğimizde, işgali derinleştirmeyi ve sahada gerçekleri yaratmayı amaçlayan istikrarlı ve kademeli bir strateji görüyoruz. Oslo Anlaşmaları'ndan geçen haftaya kadar olan dönemde, tek anlamlı fark İsrail'in uluslararası kamuoyunu nasıl yorumladığıdır.

Bu süreci tam olarak anlamak için, tarihsel ve hukuki bir bakış açısıyla analiz etmek gerekir. 1967'de Batı Şeria ve Doğu Kudüs'ün işgali, İsrail yargısının işgal altındaki topraklarda askeri önlemler ve arazi ele geçirmeleri için hukuki bir çerçeve oluştururken, generallere ve askerlere koruma sağlayan bir hukuk kültürünü de beraberinde getirdi.

Örneğin, 1979 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi, Osmanlı döneminden kalma bir yasanın yorumunu yaparak, özel mülkiyet altında olmayan veya aktif olarak kullanılmayan kamu arazilerinin “devlet arazisi” olarak sınıflandırılabileceğini savunmuştur. Oysa İsrail'in, özel mülkiyet altında olmayan veya ekilmeyen işgal altındaki toprakları kendi toprağı olarak ilan etme hakkı yoktur.

Oslo Anlaşmaları ve işgal altındaki Batı Şeria'nın A, B ve C bölgelerine ayrılmasına hızlıca geçelim. İlk iki bölge Batı Şeria topraklarının yalnızca yüzde 40'ını oluştururken, yaklaşık üç milyon Filistinliyi barındırıyor. C bölgesi ise toprakların yüzde 60'ını oluşturuyor ve yaklaşık 300.000 Filistinliye ev sahipliği yapıyor.

Bugün, İsrail C Bölgesi'nin ilhakını tamamlamak ve kalan bölgelere doğru ilerlemek için harekete geçerken, geniş bir tarihsel perspektif, mevcut hükümetin yalnızca eski bir İsrail stratejisini hızlandırdığını göstermektedir. Değişen tek şey, uluslararası arenanın işleyiş şeklidir.

İşgalin ilk on yıllarında, küresel toplum uluslararası hukuka daha fazla ağırlık vermiş ve İsrail'in politikası daha hesaplıydı - özellikle de İsrail'in o dönemki en yakın müttefiklerinden biri olan Güney Afrika'nın apartheid rejimine karşı küresel bir kampanya sırasında ortaya çıkan ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle aynı zamana denk gelen Birinci İntifada sırasında.

Bu uluslararası gelişmeler, küresel söylemin giderek liberal-demokratik bir dil ve ekonomik büyümeye kaymasıyla birlikte, daha az militarize hale gelen küresel düzeni yeniden şekillendirdi.

Oslo'yu bu açıdan incelersek, tarihi bir İsrail başarısı olarak anlaşılabilir. O zamandan bu yana, İsrailli yerleşimcilerin sayısı yaklaşık 300.000'den bugün yaklaşık 800.000'e yükseldi.

Anlaşma sayesinde, giderek daha fazla Arap devleti normalleşme süreçleri yoluyla İsrail ile ilişkilerini güçlendirdi. Filistin Yönetimi (FY), Filistin sivil yaşamını yönetme ve İsrail ile yakın işbirliği içinde toplumu denetleme sorumluluğunu üstlendi. Ve dünya çapında barış güvercini olarak tanınan aynı kişi, eski İsrail Başbakanı İzhak Rabin, daha sonra işgalcilerin daha fazla toprak ele geçirmek için kullandığı apartheid duvarının inşasını önerdi.

Sistematik ihlaller

Uluslararası kınamalar da dâhil olmak üzere, ilhakla ilgili mevcut söylem, son otuz yılı kasıtlı olarak görmezden geliyor. Mevcut İsrail hükümeti, işgal altındaki Batı Şeria'daki eylemlerini yasal olarak haklı çıkarmaya çalışmanın hiçbir anlamı olmadığını çok iyi biliyor, çünkü buna hiç gerek yok.

Uluslararası Adalet Divanı (UAD), 2024 tarihli bir danışma kararında, İsrail'in Doğu Kudüs dâhil Batı Şeria'yı işgalinin, işgal hukuku kapsamında artık geçici ve “meşru” bir durum olmadığını hükmetti. Bunun yerine, uluslararası hukukun sistematik ihlalleriyle birlikte uzayan bir rejim haline geldi.

Mahkeme, İsrail'in yerleşim politikası, fiili ilhak, demografik ve hukuki dönüşüm ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının reddedilmesinin, İsrail'in varlığını hukuka aykırı hale getirdiğini belirtmiştir. UAD, bu nedenle İsrail'in işgali sona erdirme yükümlülüğü olduğunu, diğer devletlerin ise işgalin sürdürülmesine yardımcı olmamakla yükümlü olduğunu tespit etmiştir.

Ancak kararın ardından temelde hiçbir şey değişmedi. Arap dünyası tepkisinde durağan kalırken, İsrail kararlarında dinamik davranıyor. Yine, bu sadece mevcut hükümetle ilgili değil, dünyaya ve güncel duruma uyum sağlayan ve geniş halk desteğine sahip tutarlı bir İsrail politikasıyla ilgili.

İşgal altındaki topraklarda yaşayan İsraillilerin sayısına baktığımızda - devlet vatandaşlarının yaklaşık yüzde 10'u - bu artık küçük bir dini-milliyetçi azınlık meselesi değil. Yerleşimciler İsrail toplumunun her kesiminden geliyor: dindar Siyonistler, Haredimler, seküler İsrailliler, Mizrahimler ve Aşkenazimler.

İsrail bu projenin ekonomik önemini de anlıyor. Geçmişte İsrail, boykotların ve ticaret ya da silah anlaşmalarının askıya alınmasının tetiklenmesinden korktuğu için tereddüt etse de, artık bu tür endişeler kararlarını etkilemiyor. Gazze'de iki yıl süren soykırım sırasında ABD yaklaşık 22 milyar dolarlık askeri yardım sağladı ve Tel Aviv Borsası geçen yıl rekor seviyelere yükselerek küresel piyasaları geride bıraktı.

İsrail'in soykırımı, Gazze'den işgal altındaki Batı Şeria'ya kadar Filistin halkının ulusal hakları fikrini yok etmeyi amaçlamaktadır. Batı Şeria'da bir Filistin devleti kurmanın mümkün olup olmadığı, sahadaki yasal ve askeri gerçeklerle karşı karşıya kaldığında artık bir soru değildir.

İşgal altındaki Batı Şeria'ya yayılmış yüz binlerce İsrailli yerleşimci ve arazi mülkiyeti ile ilgili sayısız yasal karmaşıklıkla birlikte, son adımlar bunun geçici bir durum olmadığını ve devletin hâlihazırda alınan önlemleri geri alamayacağını kesinleştirmek için atılmıştır.

Oslo çerçevesinin ortadan kaldırılması ve Filistin devletinin kurulmasının engellenmesi, Filistin siyasi hayal gücü için önemli bir siyasi fırsat yaratmaktadır. On yıllardır süren devlet kurma vaatlerine dayanan mevcut hayal gücü, özellikle Filistin Yönetimi'nin çöküşü ışığında artık geçerliliğini yitirmiştir. Gelecek ve gelecekteki liderliğin yol gösterici ilkeleri hakkında ciddi bir iç Filistin tartışmasına ihtiyacımız vardır.

* Abed Abou Shhadeh, Yafa'da yaşayan bir siyasi aktivisttir. Abou Shhadeh, 2018'den 2024'e kadar Yafa-Tel Aviv'de Filistin topluluğunun belediye meclisi temsilcisi olarak görev yapmış ve Tel Aviv Üniversitesi'nden siyaset bilimi alanında yüksek lisans derecesi almıştır.

Filistin Haberleri

Siyonist çeteye askerlik yapan Türkiye vatandaşları hakkında işlem yapılacak mı?
Mescid-i Aksa'da kuşatmaya rağmen 60 bin kişi saf tuttu
Hamas yetkilisi Nezzal: Barış Konseyi'nin görevleri belirsiz, tehditler bizi yıldıramaz
Ramazan'da işgal hapishanelerindeki Filistinlilere yönelik kötü muameleler arttı
İftar sofranızdaki ‘hurma’ soykırımı nasıl finanse edebilir?