Hussein Abu Hussein’in Middle East Eye’da yayınlanan yazısı, Haksöz Haber için tercüme edilmiştir.
Modern hukuk, medeni bir toplumun temel ahlaki ilkelere bağlılığını ve üyeleri arasında adalet ve eşitliği sağlama yönündeki çabalarını yansıtmalıdır.
Hukuk, toplumun sınırlarını belirlemeli, neyin izinli neyin yasak olduğunu göstermeli ve insan haklarına saygı duyan bir dünyanın izlenimini oluşturmalıdır.
İsrail Knesset'i, “terörist” bir eylemde kasten bir kişinin ölümüne neden olduğu gerekçesiyle suçlu bulunan herhangi bir Filistinliye ölüm cezası uygulayan bir yasayı yürürlüğe koyarak bu ilkelere sırtını dönmüştür.
İsrail, aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir'in ruhunu benimsemiş ve sorumlu olduğu kişileri –ister vatandaş ister işgal altındaki halk olsun– koruma görevini terk etmiştir. Böylece, yasayı devlet şiddetinin bir aracı olarak kullanmayı meşrulaştırmıştır.
Son yıllarda, ölüm cezasının azaltılması ve kaldırılmasına yönelik açık bir küresel eğilim hâkim olmuştur. Çoğu demokratik ülke, ölüm cezasının temel insan haklarıyla bağdaşmayan acımasız ve geri dönüşü olmayan bir ceza olduğu anlayışından hareketle, yasalarla ya da uygulamada bu cezayı kaldırmıştır.
Uluslararası hukuk ve küresel kurumlar devletleri bu cezanın uygulanmasından vazgeçmeye teşvik ederken, İsrail’de idam cezasının yeniden yürürlüğe konması, modern dünyanın kabul görmüş normlarından temel bir geri adım anlamına gelmektedir.
Yasa tasarısını ilerletme sürecinde, İsrail Ulusal Güvenlik Komitesi idam cezası tasarısına karşı sunulan 2.000’den fazla itirazı reddetti. Ben Gvir, “Tarihi fırsatların ve büyük başarıların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz” dedi.
Uluslararası hukuku ihlal
Yasanın belirtilen amacı caydırıcılığı artırmak, saldırıları önlemek ve sabotaj eylemlerinin intikamını almaktır. Ancak küresel araştırmalar, idam cezasının potansiyel failleri hapis cezalarından daha fazla caydırdığına dair hiçbir kanıt bulamamıştır; ayrıca suç oranlarının düşmesiyle de herhangi bir bağlantı yoktur. Buna ek olarak, ideolojik gerekçelerle gerçekleştirilen operasyonların failleri zaten ölüme hazırlıklı olabilir.
Yeni İsrail yasası, askeri mahkemelerde ölümcül “terör” suçundan mahkûm edilen Filistinlilere “zorunlu” ölüm cezası verilmesini öngörüyor. Bu ceza, çok dar ve istisnai durumlarda ömür boyu hapis cezasına çevrilebilir.
Uygulamada, işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler yalnızca askeri mahkemelerde yargılanırken, yerleşimciler de dâhil olmak üzere İsrail vatandaşları sivil mahkemelerde yargılanıyor.
Yeni yasa, uluslararası hukukun yerleşik ilkeleriyle çelişmektedir. Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 6. maddesi, yaşam hakkını vurgulayarak, ölüm cezasını henüz kaldırmamış ülkelerin bu cezayı yalnızca “en ağır suçlar” için uygulayabileceğini belirtmektedir. Sözleşmenin İkinci İhtiyari Protokolü ise açıkça ölüm cezasının kaldırılmasını amaçlamaktadır.
Dolayısıyla İsrail’in bu adımı, medeni ulusların üstlendiği uluslararası insan hakları yükümlülüklerinden bir geri adımdır.
İsrail sivil mahkemelerinde, yeni yasa, “İsrail Devleti’nin varlığını inkâr etmek amacıyla” kasten bir başkasının ölümüne neden olan herkesin ölüm cezasına veya müebbet hapis cezasına çarptırılacağını öngörmektedir. Belirsiz ifadelere rağmen, bu tanımın yalnızca Filistinli sanıkları – ister İsrail vatandaşı ister işgal altındaki topraklarda ikamet edenler olsun – kapsayacağı açıktır.
Bunun nedeni, İsrailli Yahudiler tarafından genellikle Filistinlilere karşı uygulanan terörün – BM, Ocak 2024 ile Eylül 2025 arasında 2.660 yerleşimci saldırısını belgelemiştir – tipik olarak “İsrail Devleti’nin varlığını inkâr etme” motivasyonuyla gerçekleştirilmemesidir.
İsrailli yasa koyucular, ölüm cezasını sivil mahkemelerde takdir yetkisine bağlı bir karar haline getirerek, bir Yahudi vatandaşın İsrail'in varlığını inkâr etme amacıyla bir saldırı gerçekleştirdiği tespit edilse bile, idam edilmeyeceğinden emin olmaktadırlar.
Bir hiyerarşi oluşturmak
İşgal altındaki Filistinliler için varsayılan bir seçenek olarak ölüm cezası, bu şekilde ulusal-etnik kökene dayalı ırkçı bir ceza işlevi görecek ve Filistinlilerin yaşam, haysiyet, adil yargılanma ve eşitlik haklarını ölümcül bir şekilde zedeleyecektir.
Yasa, Filistinlilerin Yahudilere karşı sergilediği şiddet içeren milliyetçiliğin, Yahudilerin Filistinlilere karşı uyguladığı milliyetçi şiddet dâhil olmak üzere diğer her türlü şiddetten daha ciddi kabul edildiği bir hiyerarşi oluşturmaktadır.
Askeri mahkemelerde zorunlu ölüm cezası ile sivil mahkemelerde takdiren verilen ölüm cezası arasındaki ayrım, tüm insanların “yasa önünde eşit” olduğunu teyit eden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 7. maddesini ihlal etmektedir. Ulusal veya etnik kökene dayalı iki farklı yargı sistemi kurmak, bu ilkenin açık bir ihlalidir ve apartheid anlamına gelebilir.
Yeni yasa, kendine saygısı olan her hukuk sisteminin temel ilkesiyle de çelişmektedir: yargıya, takdir yetkisini kullanma ve uygun cezaları uygulama konusunda bağımsızlık tanınması. Yasa, askeri mahkemeleri işgal altındaki Filistinlilere ölüm cezası vermeye mecbur kılmakta olup, istisnalar yalnızca olağanüstü durumlarda mümkündür.
Bu tür davalarda ölüm cezasını zorunlu kılmak, mahkemenin hafifletici koşulları veya suçlunun kişisel özelliklerini dikkate alma imkânını ortadan kaldırarak cezayı keyfi hale getirir ve sanığın adil yargılanma hakkını ihlal eder.
Ayrıca, bu yasa uyarınca, bir suçlu askeri mahkemede ölüm cezasına çarptırıldıktan sonra affedilmesi mümkün olmayacaktır. Bu durum, ölüm cezasına çarptırılanların “af veya erteleme talebinde bulunma hakkından mahrum bırakılamayacağını” belirten Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 75. maddesini ihlal etmektedir.
Buna ek olarak, ölüm cezasının verilmesi için yargı heyetinin oybirliği yerine basit çoğunluğu yeterli olacak ve savcılar talep etmese bile ceza verilebilecektir.
Ayrımcı sistem
Yaşam hakkı ve eşitlik hakkına vurulmuş bu korkunç ve geri dönüşü olmayan darbenin yanı sıra, yeni yasa idam mahkûmlarının aile ziyaretlerine izin verilmeyen ayrı bir tesiste tutulmasını ve avukatlarla görüşmelerine kısıtlamalar getirilmesini zorunlu kılıyor.
Asma yoluyla infaz, bu süreyi haklı kılacak herhangi bir acil gereklilik olmamasına rağmen, hüküm verildikten sonra 90 gün içinde gerçekleştirilmelidir. Bu durum, uluslararası hukuk normlarına uygun olarak diğer ülkelerde alışılageldiği üzere, yeniden yargılama talepleri de dâhil olmak üzere, mahkûmun adil yargılanma hakkını ciddi şekilde kısıtlamaktadır.
Üstelik İsrail’in yargı sistemi, özellikle de işgal altındaki topraklardaki askeri mahkemeler, Filistinlilere karşı ayrımcılık yaptığıyla tanınmaktadır.
Tek bir masum insanın idam edilmesi riski bile, bu acımasız ve geri dönüşü olmayan cezayı reddetmek için yeterli bir neden olmalıdır. Örneğin ABD’de, 1973’ten bu yana 200’den fazla idam mahkûmu aklanmıştır.
Dünya genelinde idam cezası, azınlıklara ve savunmasız gruplara orantısız bir şekilde uygulanmakta olup, otoriter devletler bunu muhalefeti bastırmak için bir araç olarak kullanmaktadır. Tüm bunlara dayanarak, dünya ülkelerinin üçte ikisinden fazlası, yasada veya uygulamada idam cezasını kaldırmayı tercih etmiştir.
Avustralya, Almanya, Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık dışişleri bakanlarının, İsrail yasası ve bunun demokratik ilkelere aykırı olması konusunda “derin endişelerini” dile getiren ortak bir bildiri yayınladıklarını belirtmek gerekir. Ancak bu tür duyguların İsrail’in karar vericileri üzerinde pek bir etkisi olmadığı görülüyor.
* Hussein Abu Hussein, Umm al-Fahm kökenli tanınmış bir Filistinli avukat ve insan hakları aktivistidir. Daha önce Arap İnsan Hakları Derneği’nin başkanlığı ve Arap Dernekleri Birliği’nin (Ittijah) başkanlığını yapmıştır. Daha sonra, İsrail’deki Arap Azınlık Hakları Hukuk Merkezi olan Adalah’ın başkanlığına getirilmiştir. İsrail’in askeri ve sivil mahkemelerinde binlerce Filistinli tutukluyu savunmuştur.