“İsrail Suriye’de anlaşma değil, bilinçli gecikme ve belirsizlik stratejisi izliyor”

Muhammed Tarık Özkan, İsrailli askeri analist Ron Ben-Yishai’nin değerlendirmeleri ışığında,işgalci İsrail’in Suriye dosyasında anlaşma yerine bilinçli gecikme ve belirsizlik stratejisini mercek altına aldı.

Bilinçli Belirsizlik ve Gecikme: İsrail'in Suriye Dosyası

Muhammed Tarık Özkan / Fokus+


Uluslararası ilişkiler literatüründe barış, çoğu zaman anlaşmalarla; istikrar ise mutabakat metinleriyle özdeşleştirilir. Oysa sahadaki gerçeklik, özellikle Orta Doğu gibi çok katmanlı kriz bölgelerinde, bu kabulleri sık sık boşa çıkarır. Yedioth Ahronoth gazetesinden askeri analist Ron Ben-Yishai’nin İsrail-Suriye hattına ilişkin değerlendirmesi, bu durumu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor: 

“Bazı devletler için en rasyonel tercih, anlaşmaya varmamak; hatta belirsizliği, kontrollü bir güvenlik ortamı olarak yönetmektir.” 

7 Ekim sonrasında İsrail’in işgal ettiği hemen her cephede bu uygulamayı meşrulaştırma gayreti dikkati çekmektedir: Gazze Şeridi’ndeki ateşkes sürecinde ikinci aşamaya bir türlü geçilememesi, Lübnan’ın güneyinde Litani Nehri’ne konuşlanma krizi ve Suriye’de tamama eremeyen güvenlik anlaşması…

Şam’da Ahmed Şara liderliğinde şekillenen yeni tablo, dışarıdan bakıldığında “geçiş süreci” olarak sunulsa da İsrail askeri aklı açısından henüz güven üretmeyen bir yapı arz ediyor. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın, Batılı liderlerle temas kurması ve ılımlı söylemlerde bulunması, İsrail nezdinde geçmişin izlerini silmiyor. Konuya ilişkin yazdığı son analizde Ron Ben-Yishai, İsrail açısından meselenin bir imaj değişimi olmadığını, sahadaki güç ilişkilerinin dönüşüp dönüşmediğinin önemsendiğini vurguluyor. Kısa süre öncesine kadar El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi’ni yöneten bir aktörün, bugün tüm Suriye’yi kapsayan siyasi ve askeri kontrol kurabildiğine dair ikna edici göstergeler bulunmadığının altı çiziliyor.

Bu noktada İsrail’in yaklaşımı, ahlaki bir yargıdan ziyade soğuk bir güvenlik hesabına dayanıyor. Ben-Yishai Suriye’nin mevcut durumunu şu şekilde özetliyor: 

“Suriye bugün, merkezi otoritenin zayıf olduğu, silahlı grupların parçalı yapılar halinde hareket ettiği ve dış aktörlerin nüfuz mücadelesi yürüttüğü bir coğrafya. Fiilen Suriye’nin yüzde 60’ından daha azına hakim durumda olan Şara, başında bulunduğu Heyet Tahrir Şam çatısı altındaki radikal cihatçı milis gruplar üzerinde bile tam otorite kurmakta zorlanıyor. Şara’nın Batıya yönelik ılımlı politikası kendisine yakın İslamcı gruplarda bile rahatsızlık oluşturuyor. Böyle bir ortamda imzalanacak herhangi bir güvenlik anlaşması, İsrail açısından bağlayıcılığı sınırlı, ihlal edilmesi ise son derece kolay bir belgeye dönüşme riski taşıyor. Dolayısıyla Tel Aviv, ‘kağıt üzerindeki istikrar’ yerine sahadaki fiili kontrolü tercih ediyor.”

Golan Tepeleri bu bağlamda yalnızca askeri bir savunma hattı değil; İsrail’in 7 Ekim sonrası yeniden şekillenen güvenlik doktrininin merkezinde yer alıyor diyen Ben-Yishai’ye göre İsrail, Demir Kılıçlar Savaşı sırasında Suriye cephesinde elde ettiği hareket serbestisini, erken uyarı kapasitesini ve istihbari üstünlüğü kaybetmek istemiyor. Tampon bölgede bulunan dokuz ileri karakol, klasik anlamda bir işgal ya da genişleme politikasının ürünü olarak değil; ani saldırı ihtimalini önlemeye yönelik önleyici bir güvenlik şemsiyesi olarak konumlanıyor. 

Askeri analist Ben-Yishai, İsrail’in Suriye’de işgal ettiği bölgede kurduğu karakolların yalnızca güvenlik maksatlı olmadığını aynı zamanda diplomaside de elini güçlendirdiğini ifade ediyor: 

“İsrail, sahada tuttuğu bu pozisyonları gelecekteki olası müzakerelerde bir pazarlık kozu olarak görüyor. Şam yönetiminin bu noktaları egemenlik ihlali olarak nitelendirmesi şaşırtıcı değil; ancak İsrail açısından egemenlik söylemi, güvenlik ihtiyacının gerisinde kalıyor. 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’na dönüş çağrıları da bu nedenle Tel Aviv’de karşılık bulmuyor. İsrail, o dönemin devletlerarası savaş mantığıyla şekillenmiş güvenlik düzenlemelerinin, bugün İHA’lar, kısa menzilli roketler ve cihatçı gruplar çağında yetersiz olduğunu savunuyor.”

Washington’un bu konuya yaklaşımı ise belirgin biçimde farklı. Donald Trump yönetimi için Suriye dosyası, bölgesel istikrar vizyonunun bir parçası olduğu kadar, uluslararası prestij ve diplomatik başarı hedefleriyle de bağlantılı. 

İsrailli Gazeteci Ron Ben-Yishai

Körfez ülkeleri ve Türkiye’nin yeniden inşa sürecine yönelik talepleri, ABD’nin bu süreci hızlandırma arzusunu daha da pekiştiriyor. Ancak Ben-Yishai’nin analizinde dikkat çektiği üzere, İsrail ile ABD arasındaki bu tempo farkı, ciddi bir çıkar ayrışmasına işaret ediyor.

Paris’te yapılan görüşmelere İsrail’in düşük düzeyli bir heyet göndermesi, bu mesafeli tutumun sembolik bir yansımasıdır: 

“Netanyahu, Paris’teki görüşmelere Suriye tarafının gönderdiği Dışişleri Bakanı ve İstihbarat Başkanı gibi üst düzey isimlere kıyasla, görece düşük düzeyli temsilciler gönderdi. Amerikalı heyette ise ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack ile Trump’ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner yer aldı. Karar alma yetkisine sahip olmayan İsrailli temsilcilerin tek görevi, Amerikalı ve Suriyeli tarafların tutumlarını dinleyip Netanyahu’ya aktarmaktı. Bu fark, Paris görüşmelerine ilişkin açıklamalara da yansıyor. Amerikalı yetkililer, Ürdün merkezli bir yeniden yapılanma ve koordinasyon mekanizmasından ve başlıkların yüzde 90’ında mutabakata varıldığından söz ederken; İsrail Başbakanlık Ofisi yalnızca Suriye’de istikrarın sağlanması için müzakere ihtiyacına, İsrail’in güvenlik taleplerine ve Trump’ın beklentilerine atıf yapıyor. Somut adımlardan bahsedilmiyor.” 

Tel Aviv, Washington’un beklentilerini tamamen reddetmiyor; ancak kendi kırmızı çizgileri karşılanmadan ilerlemeye de niyetli görünmüyor. Güney Suriye’nin silahsızlandırılması, İran ve Hizbullah’a giden silah hatlarının kesilmesi ve Türk askeri varlığının sınırlandırılması gibi talepler, İsrail açısından müzakerenin ön şartları konumunda. Ben-Yishai bu şartlar arasında en çok dikkati çekenin son madde olduğunu belirtiyor: 

“Bir diğer stratejik talep, Güney Suriye’de Türk askeri varlığının önlenmesi. Böyle bir varlık, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye, Ürdün ve bölge genelindeki hareket serbestisini kısıtlayabilir. Türkiye’nin Suriye’deki T4 üssüne hava savunma sistemleri yerleştirme girişimi, İsrail’in net bir müdahalesiyle daha hayata geçmeden durdurulmuştu.”

Sonuç olarak Ron Ben-Yishai’nin çizdiği tablo, İsrail’in anlaşmalara kategorik olarak karşı olmadığını; ancak “kontrollü belirsizliği”, “yanlış barış” riskine tercih ettiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla İsrail bugün, anlaşmanın sağlayacağı kısa vadeli diplomatik rahatlıktan ziyade, Gazze ve Lübnan’da da tercih ettiği “bilinçli geciktirme stratejisini” uygulayarak sahadaki askeri ve istihbari kazanımlarını korumayı seçiyor. Bu tercih, dışarıdan bakıldığında uzlaşmazlık olarak okunabilir. Oysa İsrail güvenlik aklı açısından bu, belirsizliğin içinde hayatta kalmayı öğrenmiş bir devletin, kendi tarihsel tecrübelerinden süzülen temkinli bir rasyonalitesidir. İsrail bu aklı kullanarak işgal ettiği bölgelerde kalıcı bir aktöre dönüşme alışkanlığını meşrulaştırmaya çalışıyor. 

Bu nedenle Suriye dosyasında asıl soru, “Neden anlaşma yapılmıyor?” değil; “İsrail, neden henüz bu anlaşmanın bedelini ödemeye hazır değil?” sorusudur. Ben-Yishai’nin analizi, bu sorunun cevabını açık biçimde ortaya koymaktadır.

Yorum Analiz Haberleri

Korkunun ecele faydası yok!
İsrail’in tehdit üretim stratejisi ve Türkiye
Modi’nin İsrail ziyareti ve kolonyal bir modelin izinde Hindistan
Netanyahu'nun "altıgen" ittifak söylemi ve bölgesel dengelere etkisi
Modernitenin ahlâk krizi ve Taha Abdurrahman’ın emanet paradigması