İslam’a davette yeterlilik

HAMZA TÜRKMEN

İnsan iradeli bir varlık olduğu için diğer olumlu ve olumsuz istikamette irade kullanan diğer yaratılmışların1 tekliflerine de muhataptır. Olumlu ve olumsuz tekliflere davet, çağrı, teklif veya propaganda desek de Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği kötülük de kendi aleyhinedir.”2

Ama bütün davetlerin üstünde bize idrak etmemiz için kulak, göz ve idrak yetisi veren Rabbimizin daveti vardır. Resulleri vasıtasıyla yapılan Allah’ın daveti (daiyallahi) bütün insanları olduğu gibi gaybi varlıklar olan cinleri de muhatap aldığını Kitab-ı Kerim’den öğreniyoruz: “Ey halkımız! Allah'ın davetine uyun ve Allah'a iman edin ki kötülüklerinizi bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan korusun.”3 Burada Resulullah’ı(s) dinleyen cinlerin kendi kavimlerine Allah’ın davet çağrısını götürdükleri bilgisini yakîni olarak öğreniyoruz.

İbn-i Abbas’tan rivayet edildiğine göre, Resulullah cinleri görmemiş, cinler onu dinlemiş ve sonra dinlediklerini kendi kavimlerine nakletmişlerdir. Cinlerin Resulullah’ı dinlemek için gönderildikleri haberi Ahkaf Sûresi’nin 29. ayetinde yani yukarıda aktardığımız ayet-i celileninin siyakında geçmektedir. Bu ayetler Resulullah için de gayb haberlerindendir. Her ne kadar İbn-i Abbas’ın rivayetine karşı Resul’ün cinleri gördüğü ve onlara vicahi olarak Kur’an okuduğu ile ilgili bazı rivayetler varsa da4, okuma fiilinin “meçhul” kullanımından kalkarak İbn Abbas’ın rivayetinin isabetli olduğu üzerinde durulur5. Bu ayetlerden cinlerin hemen hemen her dönemde insanlara inen vahiyden haberdar olduklarını; bizce gayb olan yaşadıkları evrende olduğu kadar, insanların evreniyle ve tarihiyle de ilgilendiklerini ilgili ayet-i kerimelerden kavrıyoruz: Zira cinler aynı ayet kümesi içinde Musa(a)’a indirilen vahiyle, dinledikleri Kur’an ayetlerinin de aynı hakka yönelttiklerini belirtmektedirler.

Esasında “cin” diye ayrı bir varlık kategorisi yoktur diyen, bunların uzak diyarlardan gelen yabancılar olduğunu söyleyen pozitivist bilimciliğin derin etkisinde kalmış bazı çağdaş yorumculara rağmen cin ve melek olgusu Rabbimizin münzel vahyinde bildirilen vakiigayb haberlerindendir. Farklı bir varlıktan yaratılan cinlerin sorumlu varlıklar olarak insan gibi “rahmani ve şeytani” olmak üzere iki guruba ayrıldıkları anlaşılmaktadır. Cin Sûresi’nde de faklı yollar takip ettiklerini kendileri belirtmektedirler:  “Doğrusu bir kısmımız salihlerdeniz, bir kısmımız da bunun dışındadır. Biz, ayrı ayrı yollar tuttuk.”6

Transhumanizm başlığı altında insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin artırılması, yaşlanma ve hastalanma gibi arzu edilmeyen yönlerinin ortadan kaldırılması amacıyla teknolojiden faydalanılması gerektiğini öne süren, insan fıtratının değişmezliğini tahfif eden uluslararası ateist veya deist olan entelektüel bir hareket Firavun gibi her şeyin sahibi olmaya çalışsa ve tüm yaratılmışları köleleştirme niyeti taşısa da, bilimle bütün aleme hakim olma ululuğunu hedeflese de; insanın sınırsızlığı da ölümsüzlüğü de mümkün değildir. Çünkü her şeyi yoktan var kılan ve bizi kulluk imtihanına tabi tutmak için yarattığını belirten Rabbimiz, Ankebut Sûresi’nda “Her nefis ölümü tadacaktır ve sonra bize döndürüleceksiniz.”7 buyurmaktadır. Yine Enbiya Sûresi’nde belirtildiği gibi müşrikler için Resulullah (s)’e “Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlüğü vermedik; şimdi sen ölürsen onlar ölümsüz mü kalacak?”8 sorusu yöneltilmektedir. Bu konu yanında evrende yalnız olmadığımız hususunu da Allah’a davet edilen cinlerin varlığını, korunmuş vahiy aracılığı bilmekteyiz.

Biz Rabbimizin kesin haberle bildirdiği fiziki veya gaybi bütün yaratıklara iman ediyoruz. İnsan fıtratının da yaratıldığı andan itibaren değişmediği bilincindeyiz. Aksi halde muhatabı nas/insan olan ve Resullerin dilinde aynı olan vahiy dininin evrenselliği veya cihanşumullüğü anlamsız olurdu.

Allah’a kulluk yapmak için yaratılan, insan ve cin taifesinden Hakkı kavramakla yükümlü olan Rahmandan yana olan tüm iradeli varlıklar, muhataplarını hakka davet etmek, zikri hatırlatmak, tebliğ ve ikaz etmekle sorumludurlar. İslam dinini yaymanın, hakkı ve adaleti ikame etmenin yegâne yolunun davet ve tebliğ olduğunu, görevi “belağ” (yani vahyi duyurmak) olan Resulümüz göstermiştir. Rad Sûresinde de belirtildiği gibi Onları tehdit ettiğimiz şeyin bir kısmını sana göstersek de seni vefat ettirsek de sana düşen yalnızca tebliğdir. Hesabını sormak bizim işimizdir.”9

Bu görev, vahyin tebliğini, İslami daveti üstlenen bütün müminler ve tanıklar için geçerlidir. İnsanlar arasında iman edenlerin hâkim olmasını beklemekten ziyade önemli olan davet, tebliğ ve tanıklık görevini yerine getirmektir. Tebliğ, irşad, vaaz, nasihat, inzar, tebşir, emri bi’l ma’ruf nehyi ani’l-münker gibi uygulama ve gayretler aynı gayeye hizmet etmektedir. Ama bütün bu görevler için üç husus söz konusudur:

1) İslami bütünlüğün kavramasında talim ve tertil.

2) Bütünlüğü cüzlere ayırarak birbirinden kopartılmaması.

3) Basiret üzere hikmetle Allah’a davet etmek.

İslami bütünlüğün kavranmasında en güzel örnek Müzemmil Sûresinde zikredildiği gibi Resül’un gecenin azında, yarısında veya çoğunda tertilen Kur’an okuması ve “O’nunla birlikte olanlar”ın da benzer vakitlerde benzer ibadi formları hep beraber yerine getirmesidir. “Tertil” kavramı daha çok ayetlerin üzerinde dura dura, talim ede ede okumak şeklinde ele alınmıştır. Yani “tertil”i, Allah’ın vahyi ile vakıa arasında bağ kurmak olarak da ele almak mümkündür. İlk inzal olan vahyin ilgi alanlarını bazı hatırlatmalarla zikredelim:

Gaybi olanlarla ilgili Rabbimizin bildirdiği sübutu ve delaleti kesin olan sınırlar; vahyi ikazlarla düzeltilen yanlış ilah, veli ve şefaat anlayışı. Ayrıca “Haksız biçimde ölçüp biçenler”in uyarılması, “salat’ı engelleyen ve teraziyi doğru tartmayanlar”ın ikazı, “yetimi itip kakan ve yoksulu doyurmaya ön ayak olmayan”ların korkutulması, “arkadan çekiştirip alay eden ve mal yığıp onu habiresayan”ların ve dahi “kız çocuklarını diri diri toprağa gömen”lerin, “mirası haksızca yiyenlerin, zina yapanların” eleştirilip korkutulması… İtikadi, ibadi, sosyal, siyasi veya ekonomik bu ve benzeri ilgi alanlarının hepsi birbiriyle irtibatladır. Bu konulardan sadece bir veya iki konuyu önceleyip diğerlerini tevhidi bütünlükten uzaklaştırmak, Hicr Sûresi’nde belirtildiği gibi “Kur’an’ı parça parça yapmak”10 anlamına gelir.

Gecenin üçte birinde, yarısında veya üçte ikisinde Resul ve O’nunla birlikte olan sahabe Resulullah(s)’in rehberliğinde vahyi eğitimden geçtikten sonra Yusuf Sûresi’nde belirtildiği üzere aldıkları eğitim gereği “İnsanları basiret üzere hakka davet”11 etmişlerdir. Tabii ki insanlar üzerinde hakimiyet kurmak değil, onları basiret üzere hakka davet etmek görevi önemlidir ve önceliklidir. Eğer davet süreçlerimizde başarısızlıklar yaşıyorsak, bunda muhataplarımızın idrak algılarını kapatması söz konusu olabilir. Bu yüzden bize düşen doğru tebliğ ve davet etmektir; sonrası ise muhatabın insani idrak vasıflarını işletmesine ve Rabbimizin hidayetine kalmış. Ama Onların pek çoğu Allah'a ortak koşmaksızın iman etmezler.”12 ilahi hükmünü de biliyoruz.

Tabii ki başarısızlığın tebliğcilere ve şahidliği üstlenenlere düşen zaafları da gözden geçirmemiz gerekir. Bu bahsi davette yeterlilik meselesi olarak da ele alabiliriz.

Gerçekten vahyi tertil üzere okuduk mu? Resulullah(s) aramızda olmadığına göre İslami bir talimin yerine geçen sahih bir dini anlama usulüne sahip olabildik mi? Veya Resül aramızda yaşamadığına göre “korku ve güvene dair haberler”i arz edip, kapsayıcılığı ve varlığı ile mutmain olacağımız bir “ulu’l-emr” heyetimiz var mı? Tebliğimizde “nefs-i emare”mize galebe çalıp basiretli bir üslubu, hilmi, hitabı, daveti yakalayabildik mi?

Bu tür soruların öz muhasebesini de yapmalıyız. Örneğin davet aynı kökten gelen “ziyafet yemeği” anlamında da kullanılmıştır. Buhari ve Müslim’in Sahiheyn’inin13 nikah bahislerinde rivayet edildiğine göre davet, “yemek ve ziyafete çağrı” anlamında kullanılır ki, Resulullah Mekke Dönemi’nde bu örfü kullanarak birçok müşriği evine davet ederek, yemek davetiyle İslam davetini birleştirmiştir. Bizlerin davetlerinde de bu tür imkânları kullanmak ve geliştirmek önemlidir. Ayrıca Saff Sûresi’nde davette “yapmayacağımız şeyleri söylemek, Allah katında büyük bir öfkeyle karşılanacağı”14 ifade edildiği üzere bu tür yanlışların muhataplarının güvenini de sarsacağı unutulmamalıdır.

Rabbim bizleri tebliğinin, vaadlerinin ve tanıklığının arkasında duranlardan eylesin.

Dipnotlar:

1- Rahman, 55/33.

2- Bakara, 2/286.

3- Ahkaf, 46/31.

4- Hayrettin Karaman vd., Kur’an Yolu, DİB. Yay., Ankara, 2008, V. Cilt, s.40.

5- Ali Bulaç, Dirâsâtu’l-Kur’an, Çıra Yay., İstanbul, 2016, VI. Cilt. S. 281.

6- Cin, 72/11

7- Ankebut, 29/57.

8- Enbiya, 21/34

9- Rad, 13/40.

10- Hicr, 15/91.

11- Yusuf, 12/108.

12- Yusuf, 12/106.

13- Buhari, “Nikâh”, 72; Müslim, “Nikâh”, 107, 110.

14- Saff, 61/3.