Ramona Wadi / Middle East Monitor
“Bu, tesadüfî bir şiddet olayı değildir. Bu, insanlıktan çıkarma temeli üzerine inşa edilmiş ve zulüm ile toplu terör politikasıyla sürdürülen yerleşimci sömürgeciliğinin yapısıdır.” BM Özel Raportörü Francesca Albanese’nin BM İnsan Hakları Konseyi’ne sunduğu işkence ve soykırım raporunun özetinin son cümlesi, İsrail’in Filistin halkını kademeli olarak yok etme sürecinin bir parçası olarak işkenceyi nasıl kullandığını özetliyor. Ekim 2023’ten bu yana işkence, İsrail’in soykırımında bir silah haline geldi.
Albanese, işkencenin uluslararası hukukta bir suç olduğunu, ancak Soykırım Sözleşmesi’nin işkenceyi, “korunan bir grubu ‘bu haliyle’ tamamen veya kısmen yok etme niyetiyle uygulandığında” soykırımın temelini oluşturan bir eylem olarak tanımladığını belirtmektedir. Albanese, Soykırım Sözleşmesi’nin hukuki çerçevesinden hareketle, soykırımın “bedenleri, zihinleri ve toplumsal direnci kıran sürekli uygulamalar yoluyla işlenebileceğini” açıklamaktadır.
İngiliz Mandası döneminden bu yana işkencenin tarihsel gerçekleri, İsrail’in bugün Filistinlilere uyguladığı işkence uygulamalarını bir bağlama oturtmaktadır. İngiliz işkence uygulamaları, 1948’den sonra İsrail tarafından benimsenmiştir. 1987’de Landau Komisyonu, “terörist faaliyetlere karıştığından şüphelenilen bir kişiye” işkence yapılmasını fiilen onaylamıştır. Cezasızlığın temeli atılmışken, Filistinlileri yok edilmesi gereken meşru hedefler olarak gören bir yerleşimci-sömürgeci oluşum, tüm Filistinlileri açıkça terörist olarak gördüğünde ne olur?
İşkence normalleşir ve uluslararası toplum zaten İsrail’in güvenlik söylemine katılmış olduğundan, Albanese’nin de gösterdiği gibi, aslında bir soykırım eylemi olan bu uygulamaya karşı hiçbir muhalefet yoktur.
Raporu okurken dikkat çeken, İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana Filistinli tutuklulara uyguladığı işkence değil, İsrail’in soykırımı bir işkence aracı olarak nasıl kullandığına dair analizdir. Albanese’nin raporu, kitlesel yerinden edilme, Gazze’nin altyapısı ve kültürel alanlarının tahrip edilmesi, bu tahribat yoluyla kolektif hafızanın silinmesi, sağlık sisteminin çökertilmesi, açlık, kalıcı sakatlıklar ve Gazze’deki Filistinlilere karşı kullanılan İsrail silahlarının hepsinin işkence biçimleri olduğunu ortaya koyuyor. Aynı durum, gelişmiş gözetleme sistemleri ve askeri baskınların yanı sıra mülteci kamplarının ve tarım arazilerinin tahrip edilmesinin hepsinin işkence ve soykırım niteliğinde şiddet biçimleri oluşturduğu işgal altındaki Batı Şeria için de geçerlidir.
Haklar yerine İsrail’in güvenlik söylemini önceliklendiren hem Knesset hem de İsrail yargısı, işkenceyi normalleştirmiştir. Albanese, “İşkence böylece kolektif bir girişim haline gelmiştir” diye yazarak, İsrail toplumunun tüm dokusunun, yerleşimci-sömürgeci anlatı aracılığıyla kendisini işkence uygulamalarına katılımcı hale getirdiğini göstermektedir. “İşgal altındaki toprağın tamamında, tüm halkı hedef alarak, tüm davranış biçimleriyle soykırım, işkencenin nihai biçimi haline gelmiştir: sürekli, nesiller boyu ve kolektif.”
Albanese, adaletin “işkenceyi münferit bir suç olarak değil, Filistin halkının tamamen ortadan kaldırılmasını – fiziksel ve psikolojik yıkım, yerinden edilme ve yerinin doldurulmasını – amaçlayan soykırım projesinin temel bir direği olarak ele alması” gerektiğini belirtmiştir. Devlet politikası olarak işkence, Filistinlilerin hayatının hiçbir yönünün bundan muaf kalmamasını sağlamıştır. Rapor, istatistiksel verilerin atladığı bir noktayı ortaya koyuyor: Filistinlilerin, uluslararası toplumun sömürgecilik ve soykırıma suç ortaklığı nedeniyle günlük yaşamlarında ödediği bedel.
*Ramona Wadi, bağımsız araştırmacı, serbest gazeteci, kitap eleştirmeni ve blog yazarıdır. Yazıları Filistin, Şili ve Latin Amerika ile ilgili çeşitli konuları kapsamaktadır.