İran savaşının teolojik dayanakları

Yasin Aktay, İsrail ve ABD’nin İran’la çatışmayı teolojik referanslarla çerçeveleyerek, savaşı varoluşsal bir hesaplaşmaya dönüştürdüğünü aktarıyor.

Yasin Aktay / Yeni Şafak

İsrail’in teolojik takıntıları ve bu takıntıları İsrail’e takarak dünyayı felâkete sürükleyen yorumcular

İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasıyla başlayan son savaş yalnızca askerî bir hesaplaşma değil; aynı zamanda anlamlar, semboller ve kutsal referanslar üzerinden yürüyen bir zihinsel savaş. İsrail ve ABD’nin konvansiyonel savaş kurallarının tamamını ihlâl ederek başlattıkları bu savaşın ilk saatlerinde gelen açıklamalarda dikkat çeken husus, çatışmanın sadece güvenlik ve caydırıcılık diliyle değil, teolojik göndermelerle de çerçevelenmesidir.

Bu bilmediğimiz bir şey değildi gerçi. İsrail’in varoluş sebebi ve tarzı hiçbir zaman kendi teolojik kehanetlerinin dışına çıkmadı. Hep deriz, bütün dünyaya laikliği tam bir pranga gibi dayatırken kendileri neredeyse kutsal kitaplarının içinde yaşamaya başladılar. 1. Dünya Savaşının ardından kurdukları dünya tam da kutsal kitaplarının kendilerine yazdığı senaryoyu hayata geçirmeye yarayan bir sahneden ibaret. Bu sahnede dost, düşman, müttefik hepsi kendi dinlerine hizmet edecek şekilde tanımlanmış ve rolleri ona göre yazılmış durumda. Bu durum hiç kimsenin beklemediği anda, anlam verilemeyecek şekilde bazı olayların ortaya çıkmasının temel sebebi. Görünürde ezberlediğimiz uluslararası teorilere göre yürüyen bir savaş vardır ve birçok uluslararası taraf saf saf arabuluculuk teşebbüsünde bulunur veya taraflara itidal ve sağduyu çağrısında bulunur, diplomatik yolları işaret eder. Oysa konunun aslında bambaşka bir düzeyi var ve bu düzey şimdiye kadarki uluslararası ilişkiler teorilerinin veya analizlerinin çok da önemsemediği, varlığına inanamadığı bir düzey. Varlığına inanamıyor çünkü inanılması gerçekten zor.

Abdullah el-Muhaysini, akıl ve stratejik mantığın bir savaşa giren aktörün, cephe sayısını genişletmeyi değil azaltmaya çalışmasını öngördüğüne dikkat çeker. Bununla Tahran’ın ilave baskı ve yeni çatışma alanları doğuracağını bilmesine rağmen neden Körfez’i hedef almakta olduğunu sormak için yapar. Gerçekten İran’ın da bu savaşta yeterince rasyonel davrandığını söylemek zor. Onun da teolojik gerekçeleri rasyonel gerekçelerinden daha fazla. Ama İran ne kadar teolojik davranırsa İsrail kadar davranamadığını söylemek mümkün. İsrail’in de bu savaşta asıl motivasyonunu kendisi için daha güvenli bir alan oluşturmak olduğunu söylemek mümkün değil. Neticesinde en garantili güvenlik duvarı dostların artırıldığı, düşmanın azaltıldığı bir siyasetle kurulabilir. Oysa İsrail ve ABD’nin bu süreçte düşmanlarını daha da arttırdığı, insanlarda kendilerine yönelik kini ve öfkeyi sürekli biriktirdiğini görmemek mümkün değil. Bu rasyonel bir siyasal analizde hemen görülebilecek bir durum. Bunu İsrail ve ABD görmüyor olabilir mi? Görmemeleri mümkün değil, ama zaten bu savaşa onları yönlendirenin rasyonel gerekçelerden ziyade teolojik ve duygusal gerekçeler olduğunu söylememizin sebebi de bu.

İsrail siyasal söyleminde zaman zaman başvurulan bu tarihsel-dini referanslar, son açıklamalarda daha görünür bir hâl aldı. Özellikle başta Netanyahu olmak üzere bütün İsrail savaş söyleminde artık alışıldık hale gelen “Amalek” göndermesi, sembolik bir dil gibi görünse de siyasal bağlamda varoluşsal düşman kategorisini ima eder. Tanah’ta geçen Amalek anlatısı, tarihsel bir metnin parçasıdır; ancak modern siyaset sahnesinde bu tür bir atıf, karşı tarafı mutlak ve uzlaşmaz düşman olarak konumlandırma işlevi görür. Bu, sıradan bir retorik tercih değildir. Çünkü bir düşmanı “güvenlik tehdidi” olarak tanımlamakla, onu “tarihsel kötülüğün temsili” olarak sunmak arasında büyük fark vardır.

Bu teolojik bağnazlık noktasından hareket eden ABD-İsrail ittifakının İran’ı mevcut Molla rejiminden sözümona kurtarma adına yaptığı ilk operasyonda 165 çocuğu öldürmüş olması tam da teolojik olarak temellendirilmiş olan Amalek düşman konseptine uygun bir hareket olmuştur. İran halkından rejime muhalif olanlar ABD’nin kendilerini bu rejimden kurtaracağına inanmışlarsa bunun onlar için büyük bir uyarı olması gerekiyor. ABD hiç ve İsrail hiçbir zaman hiçbir halkı zulümden kurtarmak için kıllarını kıpırdatmazlar. Biri teolojik gerekçelerine uydurabilmişse diğeri ise yeterli bir çıkarı varsa ve sadece o çıkar için hareket eder. Bu arada elbette batırdığı, kurtardığının yüz katı olur.

Böyle bir dil, müzakere alanını daraltır ve savaşı sınırlı hedeflerden çıkarıp kutsal bir çerçeveye taşır. Varoluşsal ve metafizik bir anlam yüklenen çatışmaların sonlandırılması daha zordur. Çünkü artık mesele yalnızca stratejik çıkarlar değil, kutsal bir anlatının gereğini yerine getirme iddiasıdır.

Benzer biçimde ABD’de bazı aktörlerin İran’ı “kıyametçi teolojiyle karar alan radikal din adamlarının yönetimi” olarak sunması da dikkat çekicidir. Bu söylem iki yönlü bir işlev görüyor: Bir yandan İran’ı irrasyonel bir aktör gibi resmederek sert müdahaleyi meşrulaştırırken diğer yandan çatışmayı seküler jeopolitik düzlemden çıkarıp teolojik bir karşıtlık düzlemine itiyor. Oysa kendilerinin bal gibi teolojik olan, İran’ınkiyle karşılaştırılamayacak kadar bağnazca teolojik olan kendi motivasyonlarını gizlemeye çalışıyor. Ancak ne kadar gizlese de savaş, klasik güç dengesi mücadelesi olmaktan çıkarak hızla inanç sistemlerinin karşılaşmasına dönüşmüş bile. Böyle yaparak İsrail ve ABD aslında iki milyarlık bütün Müslüman dünyayı kışkırtmış oluyor.

Oysa İran’ın son kırk yıllık pratiği incelendiğinde, Müslüman dünya içindeki alabildiğine mezhepçi ve teolojik siyasetine karşılık, Batı ile ilişkilerinde, retorik düzeydeki ideolojik vurgulara rağmen, son derece hesapçı ve maliyet-fayda temelli bir dış politika izlendiği görülür. Vekil güç kullanımı, doğrudan savaş riskinden kaçınma, ekonomik eşikleri gözetme gibi davranış kalıpları, İran’ı “salt teolojik motivasyonla hareket eden irrasyonel aktör” kategorisine koymayı zorlaştırır. Ancak karşı tarafın söylemi çatışmayı teolojik bir düzleme taşıdığında, rasyonel zeminin daralması kaçınılmazdır.

İşte bu teolojik çerçeve, İran’ın Körfez’e yönelen misillemelerine de farklı bir bakmayı gerektiriyor. Eğer karşı tarafın dili savaşı varoluşsal bir düzeye taşımışsa, Tahran açısından geri adım yalnızca askerî değil, sembolik bir yenilgi anlamına gelir. Bu durumda çatışmayı genişleterek maliyeti küreselleştirme stratejisi devreye girer. Körfez’in hedef alınması, enerji hatları üzerinden tüm dünyaya bir mesajdır: “Bu savaşın bedeli kendisiyle sınırlı kalmayacaktır.”

Bu atmosferde iki gün önce Afganistan-Pakistan hattında yükselen çatışma da ayrı bir dikkat gerektiriyor. İki ülke arasındaki sınır gerilimleri yeni değil; İngilizlerin bölgeden ayrılırken iki ülke arasına ektikleri bir fitne tohumu, ancak tohumun bugün gündüzüne çıkma zamanlaması anlamlıdır. Küresel gündemin Ortadoğu’daki teolojik anlam yüklenmiş bir savaşa kilitlendiği bir anda iki Sünni-Müslüman ülke arasında böyle bir cephe açılması, dikkatleri dağıtır, parçalar, ama kuşkusuz çok daha ötede bir işleve da sahip olabilir. Bu durum, büyük güçlerin manevra alanını genişletir ve bölgesel krizleri birbirine eklemleyerek daha karmaşık bir güvenlik mimarisi doğurur. Pakistan iç siyasetinin kırılganlığı ve bağımsızlığını yeniden kazanmış, düşmanı kovmuş ve ülkede devlet kurumlarını tesis edip ülkesini kalkındırma mücadelesini vermekte olan Afganistan’daki toparlanma sorunları, böyle bir tırmanmayı sonuçları iki ülke arasında kalmayan bir sorun hâline getirip, İran-İsrail-ABD arasındaki çatışmaya eklemleyebilir.

Kuşkusuz konunun Netanyahu’nun Hindistan başbakanı Modi ile görüşmesinde dillendirdiği Sünni Eksenine karşı bir operasyonla ilgili olduğunu düşünmek mümkün değil. Çok acele kurulan böyle bir ilgide Afganistan’ın Hindistan-İsrail-ABD lehine Pakistan’a karşı hareket edebileceğine dair saçma-sapan bir varsayım işletilmiş oluyor ki, bu konuda Taliban yönetiminin tabu derecesinde asla yanaşamayacağı bir teolojik engel vardır. Yeri gelmişken, Afganistan ve Pakistan arasındaki mesele asla çözülmeyecek bir mesele değil, bu konuda Türkiye’nin ve Katar’ın arabuluculuğu kesinlikle çok etkili olabilir.

İsrail ve ABD’nin İran’a saldırılarına tekrar dönersek, ABD iç siyasetindeki Epstein dosyaları tartışmasının da olaya başka bir katman eklediğini belirtmeden geçmeyelim. Siyasî elitlere uzanan bağlantı iddiaları, sistem içi güven krizini derinleştiriyor. Tarihsel olarak büyük dış krizler, iç tartışmaları gölgede bırakma etkisi üretmiştir. Bu durum her zaman bilinçli bir planın sonucu olmak zorunda değildir; ancak zamanlama, dış politikanın iç siyasal gündemle nasıl iç içe geçtiğini gösterir. İçeride baskı arttıkça dışarıda sertleşme eğilimi güçlenebilir. Bu konunun da teolojiyle ilgisi yok, doğrudan iç siyaset dengeleriyle ilgisi var. Tabii Epstein’in yine MOSSAD güdümünde bir operasyon aygıtı olması teolojik uzantılardan ne kadar uzak düşünülebilirse.

Teoloji belirleyince olsa da bu teolojiyi de belirleyen bir yorum ve yorumcuları var tabii. Bu yorumlama süreci de çıkarlarla, hesaplarla, tahriflerle ilerleyen bir şey. Suçun tamamı kitapta değil yani, hatta kitabın hiç suçu yok.

Yorum Analiz Haberleri

Savaşı atlatsa da İran rejimi değişmeden varlığını sürdürebilir mi?
“Kontrolden çıkan bir çatışmada kaybeden Pakistan olacaktır"
Avrupa’nın sağ-muhafazakar kesimlerinde İran çatlağı
Tahran’dan Körfez’e uzanan istihbarat savaşı
Korkunun ecele faydası yok!