İran Savaşı sürerken pek çok yalan haber, dezenformasyon ve komplo teorisi ortaya atıldı. Bunlardan birisi, İran’ın Körfez ülkelerindeki radarları yok ederek ‘bulutları özgürlüğe kavuşturduğu’ ve bu yüzden Türkiye dâhil Orta Doğu’da olağanüstü yağışların olduğuydu. İklimbilimciler bu iddiayı yalanladı. Ancak binlerce füze ve bombanın kullanıldığı savaşın çevreye etkisi olmaması da imkânsız. Zehirli duman ve petrol sızıntılarından artan emisyonlara, zehirlenmiş toprağa ve tahrip olmuş ekosistemlere kadar; savaş, çatışmalar sona erdikten çok sonra bile çevreyi yeniden şekillendirebilir.
Wired dergisinin editörleri savaşın çevreye türlü etkilerini derlemiş.
Fikirturu’nun çevirdiği yazıdan öne çıkan bölümleri aktarıyoruz:
“ABD ve İsrail, İran’a 28 Şubat’ta saldırdı. 8 Mart itibarıyla savaş, Tahran’ın gökyüzünü çoktan karartmıştı. Yağmur yağmaya başladığında bölge sakinleri; yağışın yoğun, kötü kokulu ve koyu renkli olduğunu söylüyordu. Bazı tanıklar durumu, sokakları ve çatıları is gibi bir kalıntıyla kaplayan “siyah yağmur” olarak tanımladı. O gece İsrail, İran’daki 30’dan fazla petrol tesisini vurmuştu. Saldırıların boyutu ve ardından çıkan yangınlar o kadar büyüktü ki, ABD’li yetkililer daha sonra bu operasyonların stratejik gerekçesini dahi sorguladı.
Hasar bununla sınırlı kalmadı. Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) doğu kıyısında, Umman Körfezi kıyısında yer alan bir emirliğin başkenti Füceyre üzerindeki duman ve Körfez sularındaki petrol risklerinden, yanmış tarım arazilerine ve Güney Lübnan’daki kirlilik endişelerine kadar, çatışmanın çevresel bedeli tüm bölgeye yayılıyor.
Ekolojik krizin boyutları
Giderek artan açık kaynaklı veriler, uydu görüntüleri, sosyal medya kayıtları ve resmi açıklamalar; İran, Körfez bölgesi ve Lübnan’da derinleşen bir ekolojik krize işaret ediyor. Ortaya çıkan tablo, karada, denizde ve havada çevreye yönelik çok boyutlu bir yıkımı gözler önüne seriyor.
Bazı etkiler duman, sızıntılar ve enkaz aracılığıyla görülebiliyor. Bazıları ise çok daha görünmez durumda. Savaşın yalnızca ilk iki haftasında 5 milyon tondan fazla karbondioksit eşdeğeri emisyon salındı.
Araştırmacılar, her füze saldırısının yaklaşık 0,14 ton CO2 eşdeğeri emisyona yol açtığını tahmin ediyor. Bu miktar, bir otomobille yaklaşık 350 mil yol katetmeye eşdeğer. Hesaplamaya yalnızca saldırının yarattığı doğrudan emisyonlar değil, füzenin üretimi ve tedarik zincirinden kaynaklanan karbon ayak izi de dâhil ediliyor.
Bu emisyonlar yalnızca silahlardan kaynaklanmıyor. Uçak operasyonları, deniz harekâtları, yangınlar, yakıt tüketimi ve yeniden inşa faaliyetleri de büyük ölçüde emisyona neden oluyor. Bazı zararlar emisyon verileri üzerinden hesaplanabiliyor. Ancak çevresel tahribatın önemli bir kısmı fiziksel ve yerel ölçekte gerçekleşiyor; savaş sürerken bunların tamamını ölçmek ise oldukça güç.
Enkazın altında yatan gizli tehlike ne?
Çevrenin savaşın sessiz kurbanı olduğu sık sık söylenir. İran’a yönelik saldırıların başlamasından yedi hafta sonra, çevre bir kez daha ağır bir bedel ödüyor.
Fransız haber ajansı AFP’nin aktardığı Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi (CNRS) verilerine göre, savaşın ilk 45 gününde 50 binden fazla konut hasar gördü veya yıkıldı. Oregon Üniversitesi’ne bağlı Conflict Ecology laboratuvarı ise İran genelinde 7 bin 600’den fazla binanın yıkıldığını bildiriyor. Yalnızca Tahran’da, askeri tesisler dâhil 1.200’den fazla bina yıkıldı.
Ancak yıkılan yapılar, zararın görünen kısmı: Toprak, su ve enkazdaki kirlilik genellikle tespit edilmesi daha yavaş ve ölçülmesi daha zordur.
Lübnan’daki çevre hasarlarını inceleyen akademisyen Antoine Kallab, çatışmaların ekosistemleri kökten değiştirdiğini vurguluyor. Kallab’a göre; binalar bombalandığında duman dağılsa da plastik, ağır metaller ve asbest gibi zehirli maddeler içeren enkaz toprağa ve suya karışarak on yıllarca sürecek bir tehdit oluşturuyor. Evler, yollar, su şebekeleri ve sanitasyon sistemleri de bunlarla birlikte çöktüğünde çevresel zarar daha da artar. Lübnan’ın sadece üç ayda ürettiği moloz miktarı, ülkenin barış zamanındaki 20 yıllık çöp üretimine eş değer durumda.
Zehirli maddeler besin zincirine nasıl sızıyor?
Yakıt ve patlayıcıların yanmasından kaynaklanan kirlilik yok olmuyor. Zehirli parçacıklar toprağa ve suya çöker; burada toprağa, ormanlara ve ekinlere zarar verebilir, besin döngülerini bozabilir ve suyu kirletebilir. Hollanda merkezli PAX kuruluşundan Wim Zwijnenburg, özellikle füze yakıtı üretim tesislerinin vurulmasının son derece tehlikeli kimyasalları açığa çıkardığını belirtiyor.
İklim ve Toplum Enstitüsü’nden Patrick Bigger’e göre, yakıt ve patlayıcıların yanmasıyla salınan kirleticiler, patlamanın hemen olduğu bölgenin ötesinde daha uzun vadeli riskler yaratabilir. “Ayrıca, besin zincirinde ağır metallerin ve kalıcı organik kirleticilerin biyolojik birikimi konusunda gerçekten korkutucu bir potansiyel var,” diye ekliyor. “Bu maddeler toprağa karışıyor, bitkiler tarafından alınıyor, hayvanlar tarafından yeniyor ve besin zincirinde yukarı doğru ilerliyor.”
Lübnan Tarım Bakanlığı’na göre, Eylül 2024 itibarıyla tarım alanlarının yüzde 68’i bu kirlilikten doğrudan veya dolaylı olarak etkilendi.
Deniz ekosistemi ve biyolojik çeşitlilik tehdit altında mı?
Denizlerde de durum farklı değil. Körfez suları sığ, ılık ve yarı kapalı olduğu için kirleticiler açık denizlere göre çok daha uzun süre kalıyor.
Lavan Adası’ndaki rafinerilere yönelik saldırılar, mercan resifleri, yuva yapan deniz kaplumbağaları ve göçmen kuşların bulunduğu ıssız bir bölge olan yakındaki Shidvar Adası için endişe yarattı. Basra, Kuveyt ve BAE’nin kuzeyinde de daha küçük sızıntılar bildirildi; bu durum, dağınık deniz olaylarının nasıl daha geniş bir ekolojik strese dönüşebileceğini vurguluyor.
Tehlike sadece sızıntılarla sınırlı değil. Gemiler Hürmüz Boğazı’na geri dönerken, mayınlar, sonar, askeri faaliyetler ve yeniden başlayan nakliye trafiği, dünyanın en zorlu deniz ortamlarından birinde yaşayan türler için su altında ek bir stres yaratabilir.
Mart ayında İran’a ait bir gemiye yapılan saldırı sonrası ağır yakıt sızıntısı yaşandı. Uydu analizleri, bu kirliliğin UNESCO koruması altındaki Hara Biyosfer Rezervi’ndeki mangrov ormanlarına doğru sürüklendiğini kanıtladı. Bu durum sadece yaban hayatını değil; bölge ülkelerinin tatlı su ihtiyacını karşılayan deniz suyu arıtma tesislerini ve balıkçılığı da tehdit ediyor. Çatışma ve Çevre Gözlemevi (CEOBS) Direktörü Doug Weir’ın dediği gibi: “Henüz görmediğimiz muazzam bir yıkım var.”
Gökten yağan “kıyamet” kalıcı mı?
Savaşın en somut zararı gökyüzünde yaşandı. Tahran’daki petrol tesislerine yapılan saldırıların ardından, milyonlarca nüfuslu şehrin gökyüzünü günlerce kalın siyah duman kapladı. İranlılar, yanan petrol yangınlarından çıkan zehirli gazların oluşturduğu kara bulutların başkenti kaplamasıyla “kıyamet gibi” manzaralar yaşandığını anlattı.
Bu yangınlar sırasında salınan kirleticiler arasında, akut solunum sorunlarıyla ilişkilendirilen siyah karbon da vardı. Yanan petrol ve yüksek patlayıcılar ayrıca, daha geniş çaplı çevre ve halk sağlığı riskleri oluşturan uçucu organik bileşikler, kükürt oksitler, azot oksitler ve ince partikül maddeler yayabilir.
Askeri tesislere yönelik saldırılar, yakıt, yağ, ağır metaller, enerjik bileşikler ve PFAS’ları — yani çevrede kalıcı olan ve “sonsuza kadar kalıcı kimyasallar” olarak adlandırılan maddeleri — salabilir.
Lübnan’da beyaz fosfor kullanıldığına dair haberler ek endişelere yol açtı. Beyaz fosfor yangınlara neden olabilir, ekinlere zarar verebilir, toprağın kimyasal yapısını değiştirebilir ve çevreye zehirli partiküller salabilir.
Bu arada araştırmacılar, bir savaş uçağının her uçuş saatinde yaklaşık 15 ton karbondioksit salabileceğini tahmin ediyor. Savaşın ilk haftalarında gerçekleştirilen binlerce sorti, yarım milyon tondan fazla CO2’ye eşdeğer bir miktar salmış olduğu tahmin ediliyor.
Silahlar sustuğunda doğayı kim koruyacak?
Bombalar durabilir ancak çevresel sonuçlar durmaz. Çatışmanın fiziksel zararlarının ötesinde, çatışmalar durduğunda başka bir çevresel risk ortaya çıkıyor: Zayıflamış yönetişim ve toparlanamama.
Doug Weir, savaş sonrası devletlerin önceliklerinin değiştiğini ve çevresel yönetişimin zayıfladığını hatırlatıyor. Ukrayna’daki ekolojik toparlanma için gösterilen uluslararası iş birliğinin Orta Doğu için gösterilip gösterilmeyeceği ise büyük bir soru işareti.
Kallab’ın da belirttiği gibi, insanlar evlerini ve geçim kaynaklarını kaybetmişken doğal çevreyi iyileştirmek çoğu zaman listenin en sonunda kalıyor.
Kalıcı çevresel etki, işaret edilebilecek ve hasarı değerlendirilebilecek tek bir devasa olay olmadığı için hemen fark edilmeyebilir. Etki, bir araya gelen bir dizi olaydan kaynaklanıyor. “Mesele tek bir olay değil,” diyor Weir. “Mesele, binlerce kesikle gelen ölüm gibi bir şey.”